Bugünlerde sosyal medyada yarım asır kadar öncesi, yani adına “seksenler” dedikleri bir trend gündemde. Yaşı kemale ermişler seksenlere dair boy boy görsellerini paylaşıyorlar. Hatta kimileri de yapay zekadan beslenerek yapıyor bunu. Yapsınlar elbette nostalji iyi ve keyifli, hem de hüzünlüdür…

İsterseniz ben bunu değil de, bunun yerine seksenler ve daha da evvelinin kent yaşam günlerine şöyle bir uzansam mı?

Düşünün sonbahar kapıya dayandı. Hani upuzun kışların yaşandığı, suriçindeki keyfe keder bazalt taş evde yaşıyorsunuz dam boyu kar yağıyor. Kış boyu da kar yerden kalkmıyor.

İşte o günleri düşünerek hazırlık yapmalı. Önce patlıcan biber kurutulacak. Kurutulacak ki o Diyarbekir’e has bıçak kıymalı etten sumak ekşili dolma kışın sofraya gele. Sonra domates salçası, boy boy sinilerde, teştlerde, leğenlerde o bazalt taş evlerin toprak damlarında Mezopotamya güneşinin nimetiyle doğranıp ezilmiş domatesi salçaya dönüştürecek.

1-353

Yassı şırdanlara çeşit çeşit baharatla çekilip yoğrulmuş pastırma yapılıp o bazalt taş avluya bakan damın yassıltılmış sivineklerinin baba / binek taşına iple asılıp sallandırılarak kurumaya bırakılacak. Ki kışın bir kaç dilimine iki yumurta kırıp tavada ateşi görünce bırakın tadını kokusu sizi mest etsin diye.

Ya kavurma, avluda ocak yerinde yaz boyu kurumuş pîrejman’ın meşe odunun çıtırdayan ateşinde kazanda içine atılmış ayvayla fokur fokur kaynarken o gün kokusu yakın komşulara da gitmiştir diye “komşu hakkı” kabilinden bakır sahan içinde tadımlık ikramlar unutuldu sanılmasın!

Pirinç, hani “beyler, paşalar” sofrasına layık denilen pişirilirken pilav niyetine bire dört su isteyen Karacadağın pirinci, işte 25 ya da 50 kiloluk çuvalıyla gelmiştir. Şimdi yay bakır tepsiye de ayıkla pirincin içine dağılan o minnacık kara taşları.

O da ne, işte sokaktan beklediğiniz ses; “Bulğur çeken…”. İki gözden ama bulğur çekicilerin zamanıdır artık güz ayları. Kurar makinayı avlusu en büyük evin avlusunun bir köşesine ve başlar kasnağı çevirmeye. Pilavlık, köftelik, kısırlık ve diğerleri. Her defasında ayrı küplere. Olmazsa olmazı en dibe düşen bulgur artığı ile sadece o gün yapılan “bulgur ekmeği”…

Çok şey yazdım, farkındayım. Şimdi bunların büyükçe bölümü artık yok. Her birini hâla inadına yapmakta ısrar eden yeni zamanların eski insanları olsa da; biz son nesil olarak unutmadık elbette.

Şimdi Diyarbekir Suriçinin hâla inadına ayakta kalmış olan eski bazalt taş evlerinin “paket taşlı” sokaklarında gezinirken her bir evin yanında karşısında üzerinize yıkılıverecekmiş gibi ürküten korkutan kimileri boş ve virane baykuş yuvası tuğladan betondan yapılar o bazalt taş avlulara vuran güneşi bile engelliyor. Eski şehrin elbette yeniden planlanmasına ihtiyaç var. Ama kimlikli kişilikli yapıların özüne / özgünlüğüne dokunmadan, sokak dokusunu iyileştirerek o kimliksiz yapılardan da arındırıp temizleyerek elbette.

Bu görev başta Büyükşehir ve Sur Belediyeleri olmak üzere Valilik ve Şehircilik Bakanlığının ortak koordinasyonu ile olmalı ki kalıcı olsun. İnsan dediğin eşrefi mahlukat memleketinin dışındaki yerleri de gezip görmek ister tabii ki! Bir bölümü turisttir zamanla sınırlıdır seyahati. Gelir, uğrar, bakar, tadar, bir iki de fotoğraf çeker ve gider. Bir başka bölümü de gezgindir; zamana yenik düşmeyip zamana çentik atar. Gezdiği, baktığı yerleri görür ve tarihe not düşer.

İşte onlardan ikisi bakın ne diyorlar.

Tam bin yıl evvel (1046-47) şehre gelen İranlı gezgin Nasır-ı Hüsrev Sefername’sinde demiş ki; “Ben dünyanın dört bucağında Arap, Acem, Hint ve Türk memleketlerinde birçok şehirler ve kaleler gördüm. Fakat yeryüzünde hiçbir ülkede Amid şehrinin kalesine benzer bir kale, ne gördüm ne de bir başka yerde bunun gibi bir kale gördüm diyeni duydum.”

Ve Nasır-ı Hüsrev’den tam 900 yıl sonra şehre gelen Fransız arkeolog Albert Louis Gabriel, ki “Şarki Türkiye’de Arkeolojik Geziler” kitabının yazarıdır kendisi, der ki; “Diyarbekir’in müstahkem surları, burçları tarih ve arkeologya açısından olağanüstü öneme sahiptir. Surların sadece yapımında gösterilen teknik incelik ve sanatkârlık değil, surların cephesindeki kitabelerinde, figürlerindeki olağanüstü zenginlik itibariyle de tarihin canlı birer sayfalarıdır.”

O halde hâla “cami yıkılsa da mihrap yerinde” misali elde olan / kalanları korumak, sürdürerek yaşatmak adına bir “kent mutabakatı” için daha ne duruyoruz ki bu bin yıl arayla şehre dair kelam eden Doğulu ve Batılı iki şahsiyetin hatıra ve sözlerine binaen…