Zihnimiz mümkün olduğunca az enerji harcayarak sonuca ulaşmayı tercih ediyor. Önümüzde biri kısa, diğeri uzun iki yol varsa çoğumuz kısa olanı seçiyoruz. Neden seçmeyelim ki?
Fakat biraz düşününce şunu fark ediyoruz: Artık günümüzde neredeyse her şey gittikçe kolaylaşıyor. Dolayısıyla biz seçmiyoruz, önümüze bizim için seçilmiş olan çıkıyor.
Bir şeyi merak ediyoruz, saniyeler sonra cevabı karşımızda. Acıkıyoruz, birkaç dokunuşla yemek kapımızda. Canımız sıkılıyor, cebimizden küçük bir ekran çıkarıyoruz ve En hızlı dopamin kaynağı önümüze seriliyor.
Beklemek giderek hayatımızdan çıkıyor.
Peki beklemeyi hayatımızdan çıkarınca yalnızca zaman kaybını mı ortadan kaldırıyoruz?
Eskiden istemekle sahip olmak arasında bir mesafe vardı. O mesafenin içinde sabır, özlem, emek ve hayal bulunuyordu. Şimdi ise isteğimizle ona ulaşmamız arasındaki mesafe birkaç parmak hareketine kadar düştü.
Belki de bu yüzden çok şeye sahip oluyor fakat çok az şeyden gerçekten tatmin oluyoruz.
Daha ilginci, artık canımızın sıkılmasına bile izin vermiyoruz. Asansör beklerken telefon, yemek yerken video, yürürken kulaklık… Zihnimizin kendisiyle baş başa kalabileceği bütün boşlukları dolduruyoruz. Belki de zihnimizle baş başa kalmaktan korkuyoruz, kim bilir.
Oysa hayatımıza etki edecek fikirler tam da o boşluklarda doğuyor.
Modern çağ bize büyük bir iyilik yaptı: Hayatı kolaylaştırdı fakat hayat kolaylaşırken bazı yeteneklerimizi de ona teslim etmeye başladık. Hatırlamak yerine kaydediyoruz, yol bulmak yerine navigasyonu açıyoruz, bir konuda ne düşündüğümüzü anlamadan once başkalarının ne düşündüğüne bakıyoruz. Hatta artık düşünmek zor geldiğinde bizim yerimize düşünecek cihazlarımız bile var!
Teknoloji kötü olduğu için değil; ona neyi teslim ettiğimizi fark etmediğimiz için bu durum tehlikeli. Neyi teslim ettiğimiz ise gayet bariz: Zihnimizi, bizi hayvanlardan ve diğer canlılardan ayıran tek varlığımızı.
Bircihaz bizim yerimize düşünebilir belki ama bizim yerimize idrak edemez.
İşin en ironik tarafı ise şu: Yüzyıllarca zorluklardan kurtulmaya çalıştık, şimdi zorluğu para vererek hayatımıza geri alıyoruz. Spor salonlarında ağırlık kaldırıyor, doğaya kaçıyor, dijital detoks yapıyor, telefonuna süre sınırı koyuyoruz.
Demek ki yalnızca rahat etmek üzere yaşayan bir varlık değiliz.
Bir dağı anlamlı kılan yüksekliğidir, bir kitabı kıymetli yapan yaşanmışlığıdır. Sabır beklemeden, irade direnmeden, insan da zorlanmadan gelişmiyor.
Velhasıl kelam sevgili okur, belki de çağımızın asıl tehlikesi zorluklarla karşılaşmak değil; zorluklarla karşılaştığımızda ne yapacağımızı unutacak kadar kolaylığa alışmaktır.
Zihnimizi devre dışı bırakacak kadar.