Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin, okullar açılmadan önce toplu ulaşım ve servis şoförlerine trafik kuralları, trafik güvenliği ve kazalar konusunda eğitim vermesini önemli ve değerli buluyorum.

Çünkü hepimiz biliyoruz ki trafik, artık yalnızca bir ulaşım meselesi değil, kentte yaşayan herkesin günlük hayatını doğrudan etkileyen ciddi bir sorun haline gelmiş durumda.

Hiç lafı dolaştırmadan açık söylemek isterim:

Diyarbakır trafiği berbat.

Üstelik mesele yalnızca yolların yetersizliği, araç sayısının fazlalığı ya da trafik yoğunluğu değil. Asıl sorun, trafikte kurallara ve birbirimize karşı duyduğumuz saygının giderek azalması.

Sanki herkes yolların fatihi, trafik kurallarının da efendisi!

Asgari trafik kurallarına uymayı bırakın, trafikte olması gereken en temel nezaketi ve karşılıklı saygıyı bile göstermeyen sürücülerle dolu yollarımız.

Kırmızı ışık mı? Kimileri için yalnızca bir tavsiye.

Ters yön mü? Ne olacak canım, boş ver!

Yaya geçidi mi? Yaya biraz bekleyiversin ne olacak!

Sinyal vermek mi? O da ne?

Dönüş kuralları, şerit disiplini, hız sınırları, yol verme kültürü… Bütün bunlar sanki başka kentlerin meseleleriymiş gibi davranıyoruz.

Toplu taşıma araçlarında ise ayrı bir tabloyla karşılaşıyoruz. Elbette işini büyük bir özveriyle yapan, kurallara uyan şoförlerimizi tenzih etmek gerekir. Ancak bazı sürücülerin bir an önce yolcusunu ulaştırma telaşıyla trafik güvenliğini ikinci plana attığı da ortada.

Özel araç sürücülerinin önemli bir bölümünde ise bitmek bilmeyen bir acele hali var.

Herkesin acelesi var. Sanki kıyamet kopuyor!

Bir başkasına yol vermek, yayayı kollamak, bisikletliyi fark etmek, kavşakta birkaç saniye beklemek ya da önündeki araca saygı göstermek büyük bir fedakârlık gibi görülüyor.

Oysa trafik biraz da sabır, dikkat ve birbirimizin hayatına saygı gösterme meselesidir.

Bir de son yıllarda özellikle yeni yerleşim alanlarında karşılaştığımız hız tutkusu var.

Bazen gecenin bir saatinde, yerleşim alanlarının ortasında yapılan araç yarışlarını duyuyoruz. İnsanların yaşadığı, çocukların, yayaların ve ailelerin bulunduğu bölgelerde bu hız gösterilerinin yapılmasını hangi akılla açıklayabiliriz?

Baba parasının verdiği özgüvenle direksiyon başında caka satan, otomobili bir ulaşım aracı olmaktan çıkarıp güç ve gösteriş aracına dönüştürenler de ayrıca düşünülmeli.

Bir insanın hayatını tehlikeye atmanın adı özgürlük değildir.

Bir kazada birinin hayatı söndüğünde, geride yalnızca hurdaya dönmüş bir araç kalmıyor. Bir aile dağılıyor, bir anne-baba evladını kaybediyor, çocuklar babasız veya annesiz kalıyor.

Peki bütün bunları anlamak için illa ölmek ve birilerinin ölümüne neden olmak mı gerekiyor?

Trafik kurallarının neden var olduğunu anlamamız için daha kaç canın yitirilmesi gerekiyor?

Bu nedenle Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin gerçekleştirdiği trafik eğitimlerini önemsiyorum ve bu çalışmayı destekliyorum.

Ancak bir ricam da var:

Bu eğitimler yalnızca okulların açıldığı dönemlerde yapılan rutin çalışmalar olarak kalmamalı.

Periyodik hale getirilmeli, kapsamı genişletilmeli ve mümkünse trafik kültürünün geliştirilmesine yönelik sürekli bir kent politikası oluşturulmalı.

Çünkü trafik kültürü bir günlük eğitimle oluşmaz.

Çocuklara okulda trafik eğitimi verirken, onların eve döndüklerinde anne ve babalarının kırmızı ışıkta geçtiğini görmeleri de büyük bir çelişkidir.

Şoföre kuralı anlatırken, trafikte kurala uymayan sürücünün yaptırımsız kalması da aynı şekilde kabul edilebilir değildir.

Bu noktada trafik cezaları konusunda da düşüncem açık:

İnsan hayatını bile bile tehlikeye atanlara uygulanacak yaptırımlar ne kadar caydırıcı olursa, o kadar iyidir.

Çünkü bazı durumlarda ceza yalnızca cezalandırmak için değil, başkalarının hayatını korumak için vardır.

Elbette mesele yalnızca belediyenin, polisin, trafik ekiplerinin ya da şoförlerin sorumluluğu değil.

Hepimizin sorumluluğu.

Direksiyon başına geçtiğimizde yalnızca kendi hayatımızdan sorumlu değiliz. Yanımızdaki yolcunun, karşıdan karşıya geçen çocuğun, kaldırımda yürüyen yaşlının, bisikletlinin, motosikletlinin ve aynı yolu paylaştığımız herkesin hayatından da sorumluyuz.

Daha az korna… Daha az öfke… Daha az acele… Daha çok sabır… Daha çok dikkat… Ve en önemlisi, daha çok saygı.