Amedspor-Trabzonspor maçında yaşananları hepimiz bir şekilde gördük.
Sonra, sosyal medyaya düşen o korkunç video…
Videoda bir kişi, eline mikrofonu almış, otobüsteki arkadaşlarına muzaffer bir komutan edasıyla nutuk çekiyor. Söyledikleri ise insanın kanını donduracak türden:
Kürtlerin ölüsünün dirisinden daha iyi olduğunu savunan, Kürtleri aşağılayan, onları yaşam alanlarından dışlamayı ima eden nefret dolu sözler…
Daha da korkuncu, bunu dinleyenlerin alkışlaması ve onaylaması.
İşte asıl üzerinde durmamız gereken yer tam da burası.
Hangi ruh hali bir insanı başka bir halkın ölümünü arzulayacak kadar zavallılaştırır?
Hangi öfke, hangi korku, hangi siyasi ve toplumsal zehirlenme bir insanı milyonlarca insanın ölümünü dileyecek noktaya getirir?
Ve daha önemlisi:
Hangi toplumsal iklim, böyle bir sözü söylemeyi mümkün, söyleyen kişiyi alkışlamayı ise normal hale getirir?
Mesele, yıllardır toplumun bir bölümüne yönelik üretilen nefret dilinin, zaman içerisinde gündelik hayatın sıradan bir parçası haline getirilmesidir.
Yıllardır Kürtlerin en küçük demokratik talebinde bile aynı uyarıyı duyuyoruz:
‘Toplumun sinir uçlarıyla oynamayın’.
İyi de kardeşim, Kürdün sinir ucu yok mu? Kürt insanının onuru yok mu? Kürt annenin evladına ilişkin kaygısı yok mu?
Kürt babanın gururu, Kürt gencin geleceğe dair umudu, Kürt kadının yaşadığı haksızlık karşısında öfkesi yok mu?
Kürtçe konuştuğunda aşağılanan, saldırıya uğrayan, dışlanan bir insanın da bir kalbi, bir onuru, bir sabrı olduğunu hiç düşünmediniz mi?
2019'da Çanakkale'de 74 yaşındaki bir yurttaş, eşiyle Kürtçe konuştuğu gerekçesiyle saldırıya uğradığı ve başına soda şişesiyle vurularak yaralandığı basına yansıdı. Yaşlı, saldırganın “Burası Türkiye Cumhuriyeti” diyerek kendisine saldırdığını anlattı.
2025'te ise Mersin'in Çamlıyayla ilçesinde aralarında kadınların ve üç aylık bir bebeğin de bulunduğu sekiz kişilik bir ailenin Kürtçe konuştukları gerekçesiyle saldırıya uğradığı bildirildi. Saldırıda aile üyelerinden biri yoğun bakıma alındı.
Bunlar münferit olaylar denilerek geçiştirilebilir mi?
Hepimiz, el ve gönül birliği ile nefret söylemine karşı çıkmak zorundayız.
Çünkü mesele Türk ile Kürt arasındaki bir kavga değildir. Mesele, insan ile nefret arasındaki kavgadır.
Bir an için tersini düşünelim, Bir Kürt taraftar eline mikrofon alsa ve ‘En iyi Türk ölü Türk'tür’, Türkleri kentlerimize sokmayalım’ gibi sözleri söylese ve o sözler alkışlansa. Ne olurdu?
Ülkenin dört bir yanında infial yaşanırdı. Televizyonlar günlerce bunu konuşurdu. Gazetelerin manşetleri değişirdi. Siyasetçiler açıklamalar yapardı. Sosyal medya ‘haklı’ olarak ayağa kalkardı.
Çünkü bir halka ölüm dilemek kabul edilemez.
Peki aynı cümle Kürtlere söylendiğinde neden sesimiz daha az çıkıyor? Neden bazı insanlar bunu ‘tribün atmosferi, holiganlık, maçın gerginliği’ diyerek geçiştirebiliyor?
Bir insanın ölmesini istemek, hangi tribünde söylendiğinde normalleşir?
Biz bu dili daha önce de gördük
Bu ülkede gazetelerin manşetlerinde Kürtlere yönelik ağır hakaretleri okumadık mı?
Kürt kimliğinin inkâr edildiği, Kürtçe konuşmanın ayıp veya tehdit gibi gösterildiği dönemlerden geçmedik mi?
Kürtlerin demokratik taleplerinin sık sık ‘bölücülük’ yaftasıyla karşılandığını görmedik mi?
Ve bütün bunların toplumsal hafızada nasıl izler bıraktığını hiç düşünmedik mi?
Bir toplumda aynı gruba yönelik küçümseme, aşağılama ve dışlama yıllarca tekrarlandığında, sonunda sıradanlaşır.
Sıradanlaşan nefret ise bir gün şiddete dönüşür. İşte bugün bizi korkutması gereken şey budur. Çünkü nefret söylemi yalnızca bir cümle değildir. Nefret söylemi, şiddetin zihinsel hazırlığıdır. Bugün bir halkın ölümünü isteyen cümleler kurulur. Yarın o cümleler alkışlanır. Bir sonraki gün saldırı normalleştirilir. Sonra saldırının mağduru suçlanır. En sonunda da bütün bunlar ‘münferit bir olay’ denilerek unutulur.
Toplumun sinir uçları herkesindir. Bu ülkenin bütün yurttaşlarının sinir uçları vardır.
Bir halkın tamamını hedef alan ‘ölüm’ söylemini yalnızca siyasi bir tartışmanın parçası olarak görmek büyük bir yanılgıdır.
Bu, her şeyden önce bir insanlık meselesidir.
Bir topluluğu etnik kimliği nedeniyle aşağılamak, onu düşmanlaştırmak, ölümünü dilemek ve bunu alkışlanabilir bir davranış haline getirmek, ahlaki açıdan kabul edilemez bir nefret pratiğidir.
Hukuki açıdan belirli bir söz veya eylemin hangi suçu oluşturduğuna elbette yargı karar verir. Fakat hukuk henüz devreye girmeden önce bizim bir insanlık ölçümüz olmalıdır.
Hiçbir halkın ölüsü dirisinden daha iyi değildir.
Bir insanın ölümünü etnik kimliği üzerinden istemek, insanlığın ortak vicdanına yönelmiş bir saldırıdır.
Ortaya çıkan görüntüler karşısında yapılması gereken yalnızca birkaç kişiyi kınamak değildir.
Elbette hukuk gereğini yapmalıdır. Elbette nefret söylemi suç teşkil ediyorsa soruşturulmalı ve sorumlular hesap vermelidir. Ama bununla yetinemeyiz.
Çünkü mesele birkaç kişinin cezalandırılmasıyla bitmeyecek kadar büyüktür.
Biz toplum olarak kendimize şu soruyu sormalıyız
Nasıl oldu da aynı ülkede yaşayan insanların bir bölümünün ölümünü dilemek bazı insanlar için gurur duyulacak bir davranış haline geldi?
Bu soruyu sormadan toplumsal barışı kuramayız. Nefret dilini siyasetten temizlemeden kuramayız. Medyanın sorumluluğunu konuşmadan kuramayız. Tribünlerdeki ırkçılıkla mücadele etmeden kuramayız. Sosyal medyada nefretin alkışlanmasını engellemeden kuramayız. Ve en önemlisi, çocuklarımıza birbirlerinden nefret etmeyi değil, birbirlerini insan olarak görmeyi öğretmeden kuramayız.
Ve buna sessiz kalanlar şunu unutmamalı. Nefretin yarın kime yöneleceğini kimse bilemez.
Bir halkın ölümünü isteyen sözler karşısında susmak, yalnızca o halka yapılmış bir haksızlık değildir.
İnsanlığa yapılmış bir haksızlıktır.
Tek kelimeyle: Yazıklar olsun.