Çerçeve yasanın TBMM’de görüşülmesi sırasında ve sonrasında yaşananları hayretler içinde izliyorum.

İnsan, ister istemez soruyor:
Ölümün olmadığı, acının dindiği, talanın son bulduğu, demokrasinin güçlendiği, insanların ekonomik darboğazdan çıkabildiği bir ülke yaratabilmenin ihtimali varken, bütün bunları elinin tersiyle itmeye ne denir?
Doğrusu, bilemiyorum.
Hatta gelin bütün bu kavramları bir kenara bırakalım.
Demokrasiyi, ekonomiyi, hukuku, siyaseti, tarihi bir anlığına konuşmayalım.
Sadece ölümlerin olmaması ihtimalini düşünelim.
İnsanların çocuklarına sarılarak eve dönmesi ihtimalini…
Bir annenin, ‘acaba bugün oğlumdan haber gelecek mi’ korkusuyla yaşamaması ihtimalini…
Bir babanın, kapısı çalındığında kötü bir haber almaktan korkmaması ihtimalini…
Bir çocuğun, babasının fotoğrafına bakarak büyümemesi ihtimalini…
Ve soralım:
Ölümler olmasın demekten neden korkar insan?
Neden bir ülkede, insanların birbirini öldürmeyeceği bir gelecek ihtimali bazılarını bu kadar huzursuz eder?
Neden ‘artık başka anneler ağlamasın’ demek, geçmişte yaşanan acıları inkâr etmek gibi algılanır?
Oysa geçmişte yaşanan hiçbir ölümün geri dönüşü yok.
Hiçbir özür, hiçbir yasa, hiçbir anlaşma, hiçbir siyasi karar kaybettiğimiz bir insanı geri getiremiyor.
Tam da bu nedenle, geçmişteki ölümlerin acısını taşımanın en anlamlı yolu, yeni ölümlerin önüne geçmektir.
‘Benim canım yandı, başkalarının canı yanmasın’ diyerek feryat edenlerin sesi, insanlığın en kıymetli seslerinden biridir.
Ama bir de insanları, ‘ben yandım, başkası da yansın’ sözünü söyletmeye zorlayan bir anlayış var.
İşte insanın asıl ürkmesi gereken yer burasıdır.
Çünkü acı, paylaşılmadığında büyür.
Öfke, sorgulanmadığında mirasa dönüşür.
İntikam, bir sonraki kuşağa devredildiğinde artık yalnızca geçmişin değil, geleceğin de esiri oluruz.
Oysa bir yerde bu zinciri kırmak gerekir.
Belki de tam bugün.
Tam şimdi.
Peki öç mü alınmalı?
Yoksa helalleşilmeli mi?
Bu sorunun cevabı, yalnızca bugünün siyaseti açısından değil, bu coğrafyada yeşermeyi bekleyen barış çiçeğinin ömrü açısından da hayati önemde.
Elbette helalleşmek, unutmak değildir.
Barışmak, yaşananları yok saymak değildir.
Acıları inkâr etmek hiç değildir.
Tam tersine, gerçek bir barış ancak acıları görerek, onları kabul ederek ve bir daha yaşanmaması için ortak bir irade ortaya koyarak mümkündür.
Geçmişle yüzleşmek ile geçmişin esiri olmak aynı şey değildir.
Geçmişi hatırlayalım.
Ama geleceği geçmişe teslim etmeyelim.
Çünkü ölenlerin ardından tutulacak en anlamlı yas, başkalarının ölmemesi için gösterilecek çabadır.
Bir insanın hayatını kurtarmak, geçmişte kaybedilmiş binlerce insanın acısını küçültmez.
Aksine, onların ardından söylenebilecek en anlamlı cümlelerden biri belki de şudur:
‘Sizin başınıza gelen, bundan sonra kimsenin başına gelmesin’.
Barış, sanıldığı gibi zayıflık ya da vazgeçmek değildir.
Barış, korkmak hiç değildir.
Bazen barış, savaşmaktan çok daha büyük bir cesaret ister.
Çünkü savaşmak kolaydır.
Öfkeye teslim olmak kolaydır.
Karşımızdakini düşman ilan etmek kolaydır.
‘Onlar hak etti’ demek kolaydır.
Zor olan, bütün acılara rağmen elini uzatmaktır.
Zor olan, ‘Artık yeter’ diyebilmektir.
Zor olan, kendi acımızın başkalarının acısına dönüşmesine izin vermemektir.
Ve belki de en zor olanı şudur:
Kendi haklılığımızdan vazgeçmeden, karşı tarafın da insan olduğunu hatırlamak.
İşte barış tam burada başlar.
Bu coğrafyanın yeterince mezarı, yeterince ağıdı, yeterince yarası var.
Yeterince insan toprağa verildi.
Yeterince anne-baba evladının ardından ağladı.
Yeterince çocuk babasız büyüdü.
Yeterince hayat yarım kaldı.
Artık birbirimize yeni mezarlar bırakmak yerine, yeni hayatlar bırakmanın zamanıdır.
Bunu yapabilir miyiz?
Elbette kolay olmayacak.
Kuşkusuz itiraz edenler olacak.
Geçmişin hesabını bugünün çocuklarından sormak isteyenler olacak.
‘Unutmadık’ diyenler olacak.
Unutmayalım zaten.
Ama unutmadığımız için yeniden öldürmek zorunda da değiliz.
Aksine, unutmadığımız için barışmak zorundayız.
Çünkü barış, ölenleri unutturmaz.
Barış, yaşayanları kurtarır.
Ve belki de bugün ihtiyacımız olan en büyük cesaret, birbirimize şunu söyleyebilmektir:
‘Benim acım burada son bulsun. Benden sonrakine miras kalmasın’.
Şimdi önümüzde bir tercih var.
Ya geçmişin acılarını geleceğin çocuklarına devredeceğiz,
Ya da o acıların bizim kuşağımızda son bulması için elimizi taşın altına koyacağız.
Ya ‘öç’ diyeceğiz ve yeni öfkeler üreteceğiz,
Ya ‘helalleşme’ diyeceğiz ve birbirimize yeni bir hayatın kapısını aralayacağız.
Ben ikinci yolu tercih etmek istiyorum.
Çünkü barışın kaybettireceği hiçbir can yok.
Ama barışın kazandırabileceği binlerce, milyonlarca hayat var.
Bu yüzden, bugün bize düşen belki de geçmişin bütün hesaplarını tek tek kapatmak değil, geleceğin hesabını başka türlü yazmak.
Çocuklarımızın yaşayacağı ülkenin hikâyesinde ölümün değil, yaşamın başrolde olduğu bir sayfa açmak.
Birbirimizin acısını çoğaltmak yerine azaltmak.
Birbirimizin yarasına tuz basmak yerine merhem olmak.
Ve şu küçücük ama insanlık kadar büyük cümleyi çoğaltmak:
‘Bir daha ölüm olmasın’.
Bundan daha değerli bir siyasi hedef, bundan daha büyük bir insani dilek, bundan daha onurlu bir gelecek tasavvuru olabilir mi?
Keşke bugüne kadar yaşanan ölümlerin hiçbiri yaşanmasaydı.
Keşke hiçbir anne-baba evladını toprağa vermeseydi.
Keşke hiçbir çocuk babasının yolunu gözleyerek büyümeseydi.
Ama geçmişi değiştiremeyiz.
Değiştirebileceğimiz bir şey var:
Geleceği.
Öyleyse gelin, geçmişin ölülerine yeni ölümler eklemeyelim.
Gelin, acıyı miras bırakmayalım.
Gelin, bu coğrafyada yıllardır yeşermeyi bekleyen barış çiçeğine biraz daha ömür katalım.
Katalım ki başka ömürler yitip gitmesin zamansız.