TÜYAP Diyarbakır 10. Kitap fuarının ilk günü Cenap Ekinci hoca ile birlikte Zeynel Hebun Güler moderatörlüğünde şehre ve fuara yakışan bir panel / söyleşi yaptık. Zaman, hepi topu 45 dakikaydı. Her birimiz azami 15’er dakika içinde sunumumuzu yapmakla sorumluyduk.

Başlık şöyleydi; “Kadim şehrin; Bilim, Tıp ve Kültür Tarihi”. Doğaçlama yaptığım sunumla üç zaman diliminde altışar asır arayla üç ayrı alanda rüştlerini ispat etmiş üç şahsiyetin şehirleriyle olan aidiyetini ve şehre izdüşümlerini ve bugün onlara sahip çıkmanın gereğini konuştum.

Tıp, mekanik ve edebiyat alanlarında rüştlerini ispat etmiş, bugünlere kadar gelme / kalma şanslarını ziyadesiyle hak etmiş üç şahsiyet…

Şeymus Diken Kopya1-5

İlki Amidli Aetius ya da bilinen diğer adlarıyla Amidalı Atinos veya Aetius Amidanus. 502’de kadim Amida’da doğmuş. 575 yılında Mısır İskenderiye’de ölmüş bir hekim.

Dönemin Amida’sında tıbbi ameliyatlar yapmış, kitaplar yazmış. Hatta Roma-Bizans ve Eski Asur’un kale şehri Samachi / Zêrzevan’da yürütülen kazılarda ihtimalen ona ait ameliyat aletleri bulunmuş bir tıp bilgini.

Geleneksel tıp konusunda da çalışmalar yapmış; Aloe(vera), şebboy tohumu, biber ve safrandan oluşan bir “kontrasepsiyon” karışımını geliştirerek tedavide kullanmış.

Eserleri 19. Yüzyıl sonu ve 20. Yüzyıl başlarında Latince ve Almanca’da yeniden basılarak tıp literatürüne girmiş. Doğu Roma İmparatoru Büyük Justianianos dönemin Constantinopolis’inde (İstanbul) “üst düzeyde saygı gösterilmesi gereken kişi” anlamında “obsequio comes” ünvanını vermiş kendisine.

Şeymus Diken Kopya2

Aetius’tan tam altı yüzyıl sonra bu kez dönemin adıyla Amid ya da Diyarbekir’inde şimdiki Amida Höyük’ün bulunduğu yerdeki Artuklu Sarayı’nda sibernetiğin atası mekanikçi bir hemşehri çıkar ortaya: Eb-ul İz İsmâil bin Rezzâz el-Cezerî.

1136’da doğup 1206’da vefat eder.

Leonardo da Vinci’ye de ilham kaynağı olduğu ifade edilen Cezerî mekanik ve robotik alanda elli civarında eser yapar ve “kitab-ul xiyel” adını verdiği bir de kitap bırakır ardında. Eserlerinin örnekleri dünya müzelerinde sergilenen dünyanın en azında ilgi alanları çerçevesinde iyi bildiği biridir Cezerî.

Aradan bir altı yüzyıl daha geçer bu kez bir kadın şahsiyet çıkar ortaya. Şair Rahîle Sırri Suzan Hanım.

1814’de Diyarbekir’de doğar. Çok iyi bir eğitim görür. Türkçe’nin yanında Arapça, Farsça ve Kürtçe’yi de bilip konuşur. Osmanlı’nın az sayıdaki kadın divan edebiyatçıları arasında özgün bir yere sahip olur.

Mithat Paşa’nın tavsiyesi üzerine dönemin sadrazamı ve iyi bir edebiyat tutkunu Yusuf Kamil Paşa’nın davetiyle İstanbul’a gider. Sadrazam (Başbakan) Yusuf Kamil Paşa Türkçeye çevrilen ilk edebi roman olarak bilinen Fénelon’un Telemak’ını Fransızca’dan Türkçeye çeviren şahsiyettir.

Şair Sırrî hanım Paşanın eşi Zeynep Hanımın konuğu olur. Dört yıl onların sarayında kalır. Zeynep Hanım Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın kızıdır. Sırri Hanım o sarayda kaldığı dört yıl boyunca Zeynep Hanımın en yakınlarından olmuştur.

Ki o Zeynep Hanım’da eşi Yusuf Kamil Paşa tarafından kendisi adına yaptırılan Üsküdar’daki Zeynep Kamil hastanesinin bahçesinde eşiyle birlikte ebedi istirahatgâhındalar.

Şair Sırrî Hanım 1877’de işte o konukluğunun son yılında İstanbulda vefat eder. Kadiri tarikat ehli olması sebebiyle İstanbul Edirnekapıdaki Otakçılar Dergahındaki mezarlığa defnedilir.

Bir Divan’ı olduğu biliniyor olsa da kayıptır. Hemşehrisi Ali Emîrî Efendi; bulabildiği şiirlerini Dîvân-ı Sırrî Hanım Âmidi Rahmetüllâh-i Aleyhâ(Diyarbakırlı Sırrî Hanım’ın Divan’ı, Allah’ın Rahmeti Üzerine Olsun) adıyla bir araya getirip yayınlar.

Uzun yıllar sonra yine bir başka hemşehrisi Şevket Beysanoğlu, Alî Emîrî’nin topladığı şiirlere, çeşitli yerlerdeki şiirlerini de ekleyerek, Kadın Şairlerimizden Sırrî ve Divançesi (1969) adıyla Diyarbakır Halkevi yayını olarak yayımlar.

Şimdi bu altı yüzer yıl arayla yaşamış üç hemşehri şahsiyetin ve daha birçok önemli bilim kültür insanının adlarıyla yaşıyor olması gereken şehir, acaba bu hemşehrilerinin ne kadar farkında!

Ve onları kentin sadece fiziki mekânlarında değil, ruhunda da yad etmek ve hatırlamak değil hatırlatmak için acaba neyi bekler!

Sormak hakkımız değil mi?

Not: Bu yazım 26 Eylül cumartesi günü Diyarbakır kitap fuarında doğaçlama konuşmamın kısmen metne dönüşmüş hâlidir…