Gastronomi artık sadece mutfakta pişen yemeğin hikâyesi değil. Sosyal medya, influencerlar, gurmeler, ödüller ve yıldızlar sofranın başköşesine oturdu. Peki bu değişim mutfağımızı zenginleştiriyor mu, yoksa lezzetin üzerini parlak bir ambalajla mı kapatıyor?

Bir tabak düşünün…

‎

‎Önünüzde yılların emeğiyle hazırlanmış bir yemek var. İyi malzeme, doğru teknik, ustalık ve geçmişten bugüne taşınmış bir tarif…Fakat bugün bütün bunların yanında başka sorular da soruluyor: Kaç kişi bu tabağı Instagram’da paylaştı? Kaç takipçisi olan bir influencer bu restorana gitti?Mekânın Michelin yıldızı var mı?Rezervasyon için kaç ay beklemek gerekiyor? Yemeğin fotoğrafı sosyal medyada ne kadar dikkat çekiyor? İşte gastronominin yeni dünyasında tartışma tam da burada başlıyor.

‎LEZZET Mİ, GÖRÜNTÜ MÜ?

‎

‎Bir zamanlar iyi yemek denildiğinde akla öncelikle kaliteli ürün, doğru pişirme, ustalık ve damakta bıraktığı tat gelirdi.

‎

‎Bugün ise tabağın görüntüsü çoğu zaman tadından önce konuşuluyor.

‎

‎Yemeğin üzerine konulan birkaç mikro filiz, duman efektleri, özel tabaklar, masaya yapılan gösterişli servisler ve kameraya uygun sunumlar gastronominin önemli parçaları haline geldi.

‎

‎Elbette görsellik kötü bir şey değil.

‎

‎İyi hazırlanmış bir tabak göze de hitap eder. Ancak sorun, görselliğin lezzetin önüne geçmeye başladığı noktada ortaya çıkıyor.

‎

‎Çünkü yemek fotoğraf değildir.

‎

‎Yemek; kokudur, sıcaklıktır, dokudur, sestir, hafızadır.

‎

‎Bazen annemizin yaptığı bir tencere yemeğinde hiçbir Michelin yıldızının anlatamayacağı bir hikâye vardır.

‎

‎INFLUENCER GASTRONOMİSİ

‎

‎Sosyal medya gastronomiye büyük bir güç verdi.

‎

‎Bugün küçük bir işletme, iyi hazırlanmış bir içerikle milyonlarca insana ulaşabiliyor. Yerel ürünler, unutulmaya yüz tutmuş yemekler ve geleneksel tarifler daha geniş kitleler tarafından keşfedilebiliyor.

‎

‎Bu yönüyle sosyal medyanın gastronomiye katkısı tartışılmaz. Ancak başka bir tarafı da var. Bir restoranın başarısı bazen yemeğin kalitesinden çok, sosyal medyada ne kadar konuşulduğuyla ölçülmeye başlanabiliyor.

‎Takipçi sayısı yüksek bir kişinin söylediği bir cümle, yıllardır mutfakta emek veren bir ustanın deneyiminden daha fazla görünürlük kazanabiliyor. Burada şu soruyu sormak gerekiyor: Bir yemeğin değerini takipçi sayısı mı belirlemeli?

‎Gastronomi, algoritmaların sevdiği içeriklere göre şekillenen bir sektör haline gelirse, geleneksel mutfağın sessiz kahramanları ne olacak?

‎

‎Mahallesinde 40 yıldır aynı yemeği aynı ustalıkla yapan esnaf…Mevsiminde ürün kullanan küçük üretici…Annesinden öğrendiği tarifi değiştirmeden yaşatan ev kadını…Tandırın başında yıllarını geçiren usta…Bunların hikâyesi kaç takipçi eder?

‎MICHELIN YILDIZI DEĞERLİDİR AMA…

‎

‎Michelin yıldızı, restoranlar açısından önemli bir uluslararası değerlendirme sistemi ve gastronominin görünürlüğüne katkı sağlayan unsurlardan biri. Ancak bir yıldızın bulunması, o mutfağın bütün hikâyesini anlatmaya yetmez. Çünkü gastronomi sadece ödülden ibaret değildir.

Bir ülkenin mutfağı; coğrafyasıdır, tarımıdır, üreticisidir, tarihi ve kültürüdür.

‎

‎Diyarbakır’ın tandırı, Mardin’in sembuseği, Gaziantep’in baklavası, Hatay’ın tepsi kebabı, Karadeniz’in hamsisi, Ege’nin zeytinyağlıları sadece birer yemek değildir.

‎Bunların her birinin arkasında coğrafya, iklim, insan ve kültür vardır. Bu nedenle Türk mutfağını yalnızca restoranların yıldızları üzerinden konuşmak büyük resmi eksik bırakır.

‎GASTRONOMİ BİR GÖSTERİYE Mİ DÖNÜŞÜYOR?

‎

‎Bugün bazı restoranlarda yemek kadar deneyim de satılıyor. Özel ışıklar, müzikler, teatral servisler, masada yapılan gösteriler…Bunların hepsi doğru kullanıldığında gastronomi deneyimini zenginleştirebilir. Fakat gastronominin temel sorusu hiçbir zaman değişmemeli:

‎Yemek güzel mi?

‎

‎Çünkü bütün gösteri bittikten sonra geriye tabakta kalan yemek kalıyor.

‎

‎Kamera kapanıyor. Influencer gidiyor. Takipçiler başka bir içeriğe geçiyor. Yıldızın ışığı bir süre sonra gündelik hayatın içinde kayboluyor. Ama iyi yemek hafızada kalıyor.Çocukluğumuzun bir kokusu, annemizin yaptığı bir yemek, köyde yediğimiz bir ekmek, tandırın başında içtiğimiz bir çorba yıllar sonra bile hatırlanabiliyor. İşte gastronominin asıl gücü burada.

‎ŞEFİN BAŞARISI TAKİPÇİ SAYISIYLA ÖLÇÜLMEZ

‎

‎Bugün şefler de yeni bir baskıyla karşı karşıya.

‎

‎İyi yemek yapmak yetmiyor; kamera karşısında olmak, içerik üretmek, kişisel marka oluşturmak ve sürekli görünür kalmak gerekiyor.

‎

‎Fakat mutfakta geçirilen saatlerin, ürün bilgisinin, hijyen disiplininin, reçete standardizasyonunun ve yıllar içinde kazanılan ustalığın karşılığı yalnızca sosyal medya etkileşimi olamaz.

‎

‎Şefin gerçek sınavı bazen alkışsız bir mutfakta gerçekleşir. Kimsenin kamera çekmediği bir anda…İyi ürünü seçerken. Doğru pişirme derecesini yakalarken.Bir reçeteyi defalarca deneyerek standarda ulaştırırken. İsimsiz bir üreticinin ürününe değer verirken.

‎ARTIK DAHA ÇOK DEĞİL, DAHA DOĞRU KONUŞMALIYIZ

‎

‎Gastronominin geleceği ne sadece sosyal medyada ne de sadece yıldızlı restoranlarda.

‎

‎Gelecek; gelenek ile yeniliğin, ustalık ile teknolojinin, yerel ürün ile modern sunumun doğru şekilde buluşmasında. Bizim ihtiyacımız daha fazla gösteri değil; daha fazla doğru bilgi.

‎Hangi ürün nereden geliyor?

‎

‎Gerçekten mevsiminde mi?

‎

‎Geleneksel tarif nasıl hazırlanıyor?

‎

‎Ürünün coğrafi hikâyesi nedir?

‎

‎Reçete gerçekten doğru mu?

‎

‎Hijyen ve gıda güvenliği standartları nasıl?

‎

‎Üretici bu zincirin neresinde?

‎

‎Bu soruların cevaplarını konuşmadan yalnızca tabağın fotoğrafını konuşursak gastronominin ruhunu eksik bırakırız.

‎Çünkü gastronomi bir moda değildir. Gastronomi; insanlığın ateşle başlayan, toprakla büyüyen ve sofrada buluşan hikâyesidir. Bugün belki de kendimize şu soruyu sormanın zamanı geldi: Bir yemeği gerçekten lezzetli olduğu için mi konuşuyoruz, yoksa herkes konuştuğu için mi lezzetli olduğunu düşünüyoruz?

‎Benim için gastronominin ölçüsü hâlâ çok basit: İyi ürün, doğru teknik, gerçek emek ve damakta kalan lezzet. Gerisi hikâyenin süsüdür.