Arda genç yaşından beri dünyayı değiştirmek istiyordu. Sokaklarda, hayatın farklı yerlerinde, toplantı salonlarında yürüdü; özgürlük ve eşitlik için çabaladı. Ama zamanla fark etti ki, her adımında kendini başkalarıyla kıyaslıyor, kendi yetersizliklerini sessizce besliyordu.
Arkadaşlarının duruşu, önderlerin karizması, karşıtlarının stratejileri… Her kıyaslama zihninde görünmez yarılmalar açıyor, onu yavaş yavaş küçültüyordu. Kendi doğallığından, kendi özünden uzaklaştığını fark etmediği sürece sessiz yıkım devam ediyordu.
İnsan Ve Bozulmuş Dünyalar
Bir gün Arda gözlerini yalnızca insan dünyasına değil, doğanın bütününe çevirdi. Tüm enerji, tüm yaşam formları bir düzen içinde akıyordu: rüzgar, nehir, ağaç ve kuşlar birbirine uyumla bağlıydı. Ama insan? İnsan bozulmuştu. İçindeki eksiklik ve kırılganlık, ilişki kurmasını, paylaşmasını ve gerçekten özgürce var olmasını engelliyordu. Bütün düşünce tarihi geçmiş deneyimlerin birikimi olarak şekillenmiş, yanlış bir zemin üzerinde kendini var etmişti. Yön sapması da böyle oluşmuş ve yaşam bu kurumsallaşmış sapma üzerinden sürmüştü. Arda bunu gördüğü anda şok olmuş; o güne kadar bildiği her şey yıkıma uğramış, düşünsel sınırları sarsılmıştı. Bozuk bir insandan sağlıklı bir toplumsal düzen, sağlıklı bir ilişki, sağlıklı bir toplum doğamazdı. Arda bunu görüp şaşırdı: Dünyayı kurtarmaya çalışırken, aslında değişmesi gereken ilk şeyin kendisi olduğunu anlamıştı.
Gördükçe Arda daha da derinleşti. Kapitalizm, sosyalizm, feminizm, anarşizm, emperyalizm… Bütün bu büyük fikirler, bütün bu büyük yapılar… Onları kuran, inançlarını biçimlendiren ve zamanla yapıya dönüştüren yine insandı. Eksikleri, korkuları, kırılganlıkları ve yargılarıyla insan… Kendi içindeki çelişkileri çözemeyen insan, kurduğu yapılara da bu çelişkileri taşıyordu. Arda bunu gördüğünde şaşkınlığa kapıldı: “Biz dünyayı değiştirmek için uğraştık. Ama kurduğumuz sistemlerde, savunduğumuz fikirlerde, hatta en büyük ideallerimizde bile kendi kırıklığımızın izlerini taşıdık.”
Kaosun Ortasında
Bir sabah Arda, devrimci arkadaşlarıyla birlikte büyük bir protestoya katıldı. İnsanlar sokakları doldurmuş, öfke ve umut birbirine karışıyordu. Ama Arda gözlemliyordu: İnsanlar birbirine zarar veriyor, sistemleri eleştiriyor ama kendi içlerindeki bozulmayı görmüyordu. Burada, hem toplumsal kaos hem de kendi içsel kaosu çarpışıyordu. Arda, kalabalığın ortasında durdu ve bir anda fark etti: Kendini ve insanları düzeltmeye çalıştığı her an, bu bozuk yapının içinde sıkışıyor, özgürlüğü uzak bir hayal olarak izliyordu.
Arda artık kendine soruyordu: Bugün kendimi kimlerle kıyasladım? Bu kıyaslamalar bana ne hissettirdi? İnsanlarla ve sistemlerle kurduğum ilişkilerde hangi parçalarımı korumaya veya saklamaya çalıştım? Bu sorular suçlama değil, dürüst bir gözlemdi. Kendini görmek, anlamak ve fark etmek, Arda için gerçek devrimin ta kendisiydi.
Doğanın Öğretisi
Gece çöktüğünde Arda bir ormanda yürüyordu. Her ağaç, her nehir, her canlı kendi bütünlüğünde akıyordu. İnsan ise kendi bozulmuşluğu ile doğaya uyum sağlayamıyor, ilişkilerde, paylaşımda, yaşamda eksik kalıyordu. Bozuk insanlarla kurulan yapılar da bozuk oluyordu. Ama farkındalıkla, gözlemle ve içtenlikli ilişkiyle Arda bunu değiştirebilir, en azından kendi alanını temizleyebilirdi.
Arda şunu fark etmeye başladı: İnsan çoğu zaman başkasındaki durumu hemen görüyor, kendi içindeki durumu ise kolay kolay görmüyordu. Bir zamanlar kızdığı bir davranışı kendisi yaptığında ona başka bir isim buluyor, başkasının hatasını büyütürken kendi hatasının üzerinden sessizce geçebiliyordu. Arda, bir sözünde, bir susuşunda, birini dinlerken ya da dinlemezken kendisinden küçük izler yakalamaya başladı.
Kurumlarda gördüğü bozulmanın da insandan bağımsız olmadığını anlıyordu. Oradaki ağırlaşma, kapanma, çıkar ilişkileri ve birbirini kollama hâli, aslında insanın kendi içindeki bozulmanın dışarıya yansıyan biçimleriydi. Kurumları değiştirmek yetmiyordu. Aynı insan, aynı alışkanlıklarla, aynı korkularla ve aynı hesaplarla başka bir yapının içinde de benzer sonuçlar yaratabilirdi. Bunu başkaları da görüyordu. Arda’nın farkı, gördüğü her şeyden sonra dönüp kendisine bakmasıydı. Arda artık dış dünyayı değiştirme eylemi ile iç dünyasını dönüştürme çabasını birlikte yürütüyordu.
Bu görme hâli kolay değildi. Çünkü insanın kendisiyle karşılaşması, başkalarını eleştirmekten çok daha ağırdı. Ama Arda kaçmamayı öğrendi. Kendi içindeki değişimleri gördükçe insanlara ve yaşananlara bakışı da değişti. Artık yalnızca ne olduğuna değil, insanların nasıl o hâle geldiğine, hangi yaşantıların onları değiştirdiğine daha büyük bir duyarlılıkla bakıyordu. Bu onu geri çekmedi. Tam tersine, nerede durması, neye karşı çıkması ve neyi değiştirmek için harekete geçmesi gerektiğini daha açık görmesini sağladı.
Artık başkasında gördüğü her şey, dönüp kendisine sorduğu bir soruya dönüşüyordu. Çünkü dışarıdaki bozulmayı değiştirmek, insanın kendisini o bozulmanın dışında görmeyi bırakmasıyla başlıyordu.