Bir gün biri bize hiç beklemediğimiz bir söz söyler. İçimizde bir şey kıpırdar, öfkelenir, kendimizi savunmak isteriz. Daha karşımızdaki sözünü bitirmeden cevap hazırlamaya başlarız. Peki, bütün bunlar olurken kendimizde ne olup bittiğini gerçekten görüyor muyuz, yoksa yaşananların içinde kaybolup mu gidiyoruz?
İnsan dünyayı anlamaya çalışıyor. İnsanları, doğayı ve yaşamı inceliyor, sorular soruyor, cevaplar arıyor. Ama bütün bunları yapan kendisine ne kadar dikkat ediyor? Başkalarının yanlışlarını görürken kendi içindeki korkuyu, öfkeyi, kıskançlığı ya da haklı çıkma isteğini ne kadar fark ediyor? Belki de inceleme, tam burada başlamalı.
Çünkü bir duyguyu bilmekle onu kendinde görmek aynı şey değildir. İnsan çoğu zaman hissettiklerini açıklamaya, bastırmaya ya da değiştirmeye çalışır. Oysa bir an durup kendinde olana, onu yargılamadan ve bir sonuca varmadan bakabilir mi? Belki de insanın kendisini anlaması, önce kendi içinde gerçekleşeni olduğu gibi görebilmesiyle başlar.
Yaşadığımız bölgeye, siyaset diline ve birbirimize yaklaşımımıza bakalım. Daha karşımızdaki insan konuşmasını bitirmeden onun hangi tarafta olduğunu anlamaya çalışıyor, dinlemek yerine cevap hazırlıyoruz. Günlük hayatta da siyasette de herkes kendi haklılığını savunuyor. Fakat kendi içinde yükselen öfkeye, korkuya
ve ötekileştirme isteğine dönüp bakmak pek aklına gelmiyor. Üstelik bu durum yalnızca az bilenlerin meselesi değil. Çok okumuş, çok şey öğrenmiş insanlar da kendilerinde olup biteni fark etmeyor. Çünkü bilgi sahibi olmak, insanın kendisini gerçekten gördüğü anlamına gelmez.
Belki de asıl mesele, kimin daha çok bildiği ya da kimin daha doğru konuştuğu değildir. İnsan, savunduğu düşünce kadar, o düşünceyi savunurken kendisinde neler gerçekleştiğine de dikkat ediyor mu?
Bir tartışmanın ortasında öfkemizin yükseldiğini, kendimizi savunmak ve haklı çıkmak istediğimizi fark ettiğimizi düşünelim. Bunları hemen değiştirmeye çalışmadan yalnızca görebilir miyiz? Belki tartışma bitmez, öfke de hemen kaybolmaz. Ama kendimizde olanı görmekle onun içinde sürüklenmek arasında bir açıklık doğabilir.
İnsan kendisini gördükçe, dünyayla kurduğu ilişkiye de başka türlü bakabilir. Başkalarında eleştirdiği şeylerin kendi içindeki karşılıklarını fark edebilir ve başkasını yalnızca kendi düşüncelerinin içinden değerlendirmeyi bırakabilir. Bu, dünyadan uzaklaşmak değil, dünyayla ilişkisinde kendisinin nasıl yer aldığını anlamaktır.
Hakikat, bir şeye inandığımız için doğru olmaz. Belki de hepimizin buluşması gereken yön, aynı düşüncelere sahip olmak değil, olanı kendi isteklerimizden ve yargılarımızdan mümkün olduğunca bağımsız görebilmektir. İnsan kendindeki çelişkileri fark ettiğinde onları hemen çözmek zorunda değildir. Önce gerçekten görmelidir.
Belki hakikatle buluşmak, uzaklarda bir cevap aramakla değil, insanın kendi içinde olup bitene dikkat vermesiyle başlar. Dünyayı anlamaya çalışan insanın, bir an durup kendisinde gerçekleşeni gerçekten görmesiyle…