Bir kurumda işlem yaptırmak için sıra bekliyorsunuz. Herkesin işi önemli, herkes bir an önce sırasının gelmesini istiyor. Tam o sırada bekleyenlerden biri telefonunu çıkarıp bir tanıdığını arıyor. Kısa bir konuşmanın ardından görevlinin yanına geçiyor ve işlemini sıradakileri beklemeden yaptırıyor.

Kimse sesini yükseltmiyor. Biri önündeki kâğıtlara bakıyor, bir başkası saate göz atıyor. Belki birinin içinden itiraz etmek geçiyor ama uğraşmak istemiyor. Bir başkasıysa aynı durumda kendisinin de bir tanıdığını arayabilmeyi diliyor.

Aynı olaya tanık olan insanların sessizliği, aynı şeyi düşündükleri anlamına gelmiyor. Kimi çaresiz, kimi çekiniyor, kimi de kendisine tanınmayan bir imkânın eksikliğini hissediyor. Ancak nedenleri farklı olsa da bu sessizlik, haksızlığın sürmesine engel olmuyor. Zamanla insanlar yalnızca sıranın bozulmasına değil, sıranın bozulabileceği gerçeğine de alışıyor.

Bir haksızlığın en tehlikeli hâli, artık kimseyi şaşırtmadığı zamandır.

Bizi rahatsız eden gerçekten haksızlığın kendisi mi, yoksa o haksızlıktan yararlanamamak mı? Aynı imkân bizim elimizde olsaydı, az önce bizi rahatsız eden davranış karşısında yine aynı yerde durabilecek miydik?

Ayrıcalık meselesi, yalnızca başkalarının önüne geçenlerle ilgili değil. Bazen haksızlığa itiraz ederken bile onu ortadan kaldırmaktan çok, kendimize de aynı imkânın tanınmasını istiyor olabiliriz. Adalet duygusu, tam da kendi çıkarımızla başkasının hakkı karşı karşıya geldiğinde sınanır.

Elbette her farklı muamele ayrıcalık değildir. Acil müdahaleye ihtiyaç duyan bir hastaya öncelik tanımak, ihtiyacı gözeten haklı bir uygulamadır. Ayrıcalık ise meşru bir gerekçe olmaksızın birini başkalarının önüne geçirir; yakınlığı, nüfuzu ya da gücü ortak ölçütlerin yerine koyar. Önemli olan herkese her koşulda aynı davranmak değil, farklılığın haklı ve açıklanabilir bir nedene dayanmasıdır.

Hakkaniyet, hakları, ihtiyaçları ve koşulları gözeterek adil bir değerlendirme yapmayı gerektirir. Bunun için ölçütler açık, kararlar gerekçeli, uygulamalar tutarlı olmalıdır. Aynı ilke liyakat için de geçerlidir. İnsanların yeteneklerini geliştirme ve gösterme imkânları eşit değilse, yalnızca sonuçları karşılaştırmak adil bir değerlendirme için yeterli olmaz. Liyakat, doğru insanı doğru yere yerleştirmek kadar, insanların emekleri ve yetenekleriyle ilerleyebilecekleri koşulları oluşturmayı da gerektirir. Fırsatların adil olmadığı bir düzende başarıyı yalnızca bireysel yetenekle açıklamak, eşitsizliğin başlangıç noktasını gözden kaçırır.

Ancak adaleti insanların iyi niyetine bırakamayız. İnsanlar değişir, çıkarlar çatışır, güç ilişkileri oluşur. Hakların korunması kişilerin vicdanına bağlı kaldığında, insanın hakkına ulaşması da başkasının tutumuna bağlı hâle gelir. Oysa hak, birinin lütfu değildir.

Bu nedenle ayrıcalığı ortadan kaldırmak, yalnızca haksız avantaj kullananları uyarmak ya da cezalandırmakla mümkün olmaz. Aynı koşullar varlığını sürdürdüğünde kişiler değişir, fakat sorun yeniden ortaya çıkar. Asıl mesele, kişisel ilişkilerin ortak kuralların önüne geçmesini mümkün kılan işleyişi değiştirmektir. Haklar, kişilerin kim olduğundan bağımsız biçimde korunmalı; adalet, kişisel tercihlere göre değişmemelidir.

Kuralların açık olması kadar, herkese tutarlı biçimde uygulanması da önemlidir. Bir ihlal karşısında kişinin makamına, gücüne ya da ilişkilerine göre farklı davranılıyorsa, kuralın varlığı tek başına adaleti sağlamaz. İhlallerin sonuçları olmalı; yaptırımlar ihlalin ağırlığıyla orantılı uygulanmalı ve başkasının hakkı zedelendiğinde ortaya çıkan zarar gerektiğinde giderilmelidir. Amaç yalnızca yanlış yapanı cezalandırmak değil, haksızlığın tekrarlanmasını önlemek ve hakkı zedelenen kişinin güvenini yeniden kurmaktır.

Kuralların uygulanması ise denetimi gerekli kılar. Yetki kullananlar kararlarının gerekçelerini açıklayabilmeli, uygulamaları sorgulanabilmeli ve gerektiğinde hesap verebilmelidir. Denetleyenler de denetim dışında tutulmamalıdır. Ancak herkesin birbirini sorgulayabilmesi, herkesin herkes üzerinde keyfî bir güç kurması anlamına gelmez. Denetim kanıta, açık kurallara ve itiraz hakkına dayanmalıdır. Aksi hâlde ayrıcalığı önlemek için kurulan mekanizmalar da yeni bir ayrıcalık alanına dönüşebilir.

Hakkaniyete dayalı bir düzenin amacı, insanları sürekli hak aramak zorunda bırakmak değil, haklarına ulaşmak için böyle bir mücadeleye ihtiyaç duymamalarını sağlamaktır. İnsan, hakkını elde etmek için tanıdık aramak, gücünü kanıtlamak ya da başkalarının önüne geçmek zorunda hissetmemelidir. Denge bozulduğunda ise sessizlik, haksızlığın yerleşmesine zemin hazırlamamalıdır.

Başkasının hakkı ihlal edildiğinde sessiz kalmak, haksızlığın bize dokunmadığı sürece kabul edilebilir olduğu anlamına gelir. Oysa adalet, yalnızca kendi hakkımızı korumakla değil, başkasının hakkını da kendi hakkımız kadar değerli görebilmekle anlam kazanır. Özellikle gücü ve imkânı sınırlı olanların haklarının korunması, bir toplumun adalet duygusunun gerçek sınavıdır.

Bütün bunlar, kişisel sorumluluğun önemini ortadan kaldırmaz. İnsan, kendisine sunulan haksız bir avantajı kabul edip etmediğini de sorgulamalıdır. Kurallar vicdanın, vicdan da kuralların yerini tutmaz; ikisi birbirini tamamlar. İnsanların zaaflarını hesaba katan, gücü sınırlayan ve haksızlığı karşılıksız bırakmayan kurumlar oluşturmak kadar, kişinin kendi çıkarıyla başkasının hakkı karşı karşıya geldiğinde nasıl davrandığı da önemlidir.

Mesele, farklılıkları ortadan kaldırmak değildir. Mesele, farklılıkların üstünlük iddiasına, ilişkilerin torpile, gücün dokunulmazlığa dönüşmesini önlemektir. Hakkaniyetli bir düzen, ayrıcalık kullanmayı zorlaştırırken herkesin hakkını güvence altında hissederek emeğiyle ilerleyebilmesini sağlamalıdır.

Başlangıçtaki sıraya yeniden dönelim. Birinin tanıdığını arayarak öne geçtiği o yerde adalet, yalnızca sırayı bozan kişinin vicdanına bırakılamaz. Kurumun işleyişi hakkı korumalı, kurallar herkese uygulanmalı ve insanlar başkasının hakkı yenirken kendi sıralarının gelmesini beklemekle yetinmemelidir.

Bir toplumun adaleti, kimin sıranın önüne geçebildiğiyle değil, kimsenin hakkına ulaşmak için sırayı bozmak zorunda kalmamasıyla ölçülür.