İnsan, hayattan aldıklarını kendi özünde yeniden yoğurup güzelleştirerek hayata geri sunabildiği ölçüde hem kendi yaşamına anlam katar hem de insanlığın geleceğine değer bırakır.

İnsan neden yaşar? Mutlu olmak, sevmek, üretmek, bir şeylere sahip olmak ve yaşamını güvence altına almak için mi? Yoksa bütün bunların ötesinde, yaşadığı dünyaya bir anlam katmak için mi?

Belki de insanın kendisine sorması gereken asıl soru şudur: Hayattan ne aldım, hayata ne kattım ve benden geriye ne kalacak?

Bu soruların yanıtını ararken zihnimde bir kavram beliriyor: İyilik habitatı.

Habitat, bir canlının yaşamını sürdürebildiği ortamdır. İyilik habitatı ise iyiliğin kök salabildiği, gelişebildiği ve kuşaktan kuşağa aktarılabildiği bir yaşam alanı… İnsanların birbirini tüketmek yerine güçlendirdiği, adaletin kişisel çıkarlara göre değişmediği, doğanın sınırsız bir kaynak gibi görülmediği, mutluluğun başkasının mutsuzluğu üzerine kurulmadığı bir dünya.

Mesele yalnızca iyi insanlar yetiştirmek değil, iyiliğin yaşayabileceği bir dünya kurmaktır.

İNSANIN TERAZİSİ VİCDANIDIR

İnsan, başkalarının hatalarını görmekte çoğu zaman mahirdir. Kendi yanlışlarını görmeye gelince aynı cesareti gösteremeyebilir. Başkasının kusurunu büyütür, kendi kusuruna mazeret bulur. Kendisi için istediği ayrıcalığı başkasına çok görebilir.

Oysa insanın gerçek sınavı, çıkarlarıyla adalet karşı karşıya geldiğinde başlar.

Kendi hakkımızı savunurken başkasının hakkını da gözetebiliyor muyuz? Bize yarar sağlayan bir kararın başkalarına zarar verdiğini gördüğümüzde geri adım atabiliyor muyuz? Yanlış yaptığımızı anladığımızda bunu kabul edip zararı gidermeye çalışıyor muyuz?

Alevi-Bektaşi düşüncesindeki özünü yoklama anlayışı, tam da bu noktada anlam kazanıyor. Önce insanın kendisine bakması, kendi eksiğiyle yüzleşmesi ve başkasını yargılamadan önce kendi davranışlarını sorgulaması…

Çünkü insanın kendisini sorgulaması bir zayıflık değil, ahlaki bir cesarettir.

Vicdanın değeri, yalnızca insanın kendisini iyi hissetmesini sağlamasında değil, onu gerektiğinde kendi çıkarına karşı da durdurabilmesindedir.

Mutluluk başkasının mutsuzluğu pahasına olmamalı

İnsanın mutluluğu nerede bulduğu, onun özüne ilişkin önemli ipuçları verir.

Kimi mutluluğu biriktirdiklerinde, sahip olduklarında ve başkalarından daha yukarıda durduklarında arar. Kimi bir çocuğun yüzündeki gülümsemede, bir insanın yükünü hafifletmekte, doğanın güzelliğinde veya vicdanı rahat bir şekilde günü tamamlamakta bulur.

Elbette insanın maddi ihtiyaçları vardır. Güvenli bir ev, yeterli gelir, emek karşılığı elde edilen kazanç ve kişisel başarı küçümsenemez. Sorun, sahip olmakta değil; sahip olduklarımız uğruna başkalarının haklarını gözden çıkarmaktadır.

Bir insanın kazancı başkasının kaybına, birinin rahatlığı diğerinin yoksunluğuna dayanıyorsa burada sorgulanması gereken bir düzen vardır.

İyilik habitatında mutluluk, başkasının mutsuzluğu pahasına elde edilen bir ayrıcalık değildir. İnsan kendi hayatını güzelleştirirken başkalarının da güzel bir hayat kurabilmesine alan açar.

Çünkü gerçek huzur, yalnızca kendimizin güvende olduğunu bilmek değil, içinde yaşadığımız dünyanın başkaları için de yaşanabilir olduğunu görebilmektir.

İNSAN İNSANLA GÜZELLEŞİR

Koca bir kalabalığın içinde insanın aradığı çoğu zaman kendisini anlayan bir gönüldür. Yargılanmadan konuşabilmek, sevincini paylaşabilmek, acısını anlatabilmek ve bir başkasının hayatında anlamlı bir yer edinebilmek…

İnsan insanla güzelleşir. Bir düşünce başka bir düşünceyle buluştuğunda gelişir. Paylaşılan sevinç çoğalır, dinlenen acı hafifler. Bir insanın verdiği cesaret, başka bir insanın hayatında yeni bir başlangıca dönüşebilir.

Ama her ilişki iyilik üretmez. İnsanlar birbirlerini güçlendirebildikleri gibi tüketebilir, istismar edebilir ve birbirlerinin özgürlüğünü sınırlayabilirler. Bu nedenle iyilik habitatı, yalnızca bir arada yaşamayı değil; saygı, güven, özgürlük ve karşılıklı sorumluluk temelinde ilişki kurmayı gerektirir.

Sevgi, sahip olmak değil, karşısındaki insanın varlığına ve onuruna saygı duymaktır.

Belki de insanın aradığı yalnızca yaşamak değildir. Yaşadığını hissetmek, hissettiğini paylaşmak ve bir başkasının hayatında güzel bir iz bırakabilmektir.

DOĞADAN ALDIĞIMIZ BİZE Mİ AİT?

İnsan doğadan bağımsız yaşayamaz. Soluduğu hava, içtiği su, beslendiği toprak ve yaşamını sürdüren ekolojik denge, varlığının temelidir.

Buna rağmen insan, doğayı çoğu zaman sınırsızca tüketebileceği bir mülk gibi görüyor. Bugünün ihtiyaçlarını ve arzularını karşılamak uğruna doğal kaynakların yenilenme kapasitesini aşabiliyor; başka canlıların yaşam alanlarını daraltabiliyor ve gelecek kuşakların imkânlarını azaltabiliyor.

Oysa dünya yalnızca bugünün insanlarına ait değildir. Henüz doğmamış çocukların ve bizimle aynı yaşam alanını paylaşan diğer canlıların da bu dünyada hakkı vardır.

Âşık Veysel'in Kara Toprak türküsü, insanın toprakla kurduğu bağı ve emeğin değerini yeniden düşünmeye çağırır. Toprak yalnızca ürün aldığımız bir kaynak değil, yaşamın sürekliliğini sağlayan ortak bir zemindir.

Doğadan aldığımızı yalnızca tüketmek yerine, onun kendini yenileyebilmesine imkân tanımak zorundayız. Çünkü bir ormanın, bir nehrin veya verimli bir toprağın değeri yalnızca bugünkü ekonomik getirisiyle ölçülemez.

İyilik habitatı, doğadan aldığını tüketip geride yıkım bırakmayan; yaşamın devamına katkı sunan insan anlayışını gerektirir.

İNSAN YALNIZCA TÜKETMEZ, YENİDEN YARATIR

Bir marangozun kütükten masa yapmasıyla başlayan hikâyeyi düşünelim. Bir bilim insanı o masada oturup insanlığın yararına bir buluş üzerinde çalışabilir. Bir şair aynı masaya, ağaca veya pencereden görünen manzaraya bakarak insanların ruhuna dokunan dizeler yazabilir. O dizeleri okuyan bir genç, duygularını ifade etme cesareti bulabilir. Bir ağaçtan başlayan değer; emeğe, düşünceye, bilgiye, şiire ve yaşanmışlığa dönüşür.

İnsan, doğadan ve başka insanlardan aldıklarını kendi özünde yeniden yoğurabilen bir varlıktır. Öğrendiğini, gördüğünü ve deneyimlediğini dönüştürerek yeni değerler ortaya koyabilir. Böylece yalnızca kendisine ulaşan mirası korumaz; ona yeni anlamlar ekleyerek geleceğe aktarır.

Ancak ortaya çıkan her yenilik kendiliğinden iyilik anlamına gelmez. Üretim başkasının emeğini sömürüyor, hakları ihlal ediyor veya doğaya zarar veriyorsa sonuç sorgulanmalıdır.

İnsanın gerçek yaratıcı gücü, yalnızca yeni bir şey üretmesinde değil, ürettiği şeyin yaşamı ne ölçüde güzelleştirdiğinde saklıdır.

İYİLİK HABİTATI BİR ÜTOPYA DEĞİL, YAŞAM DÜSTURUDUR

İyilik habitatı, kusursuz insanların yaşayacağı bir dünya hayali değildir. Hata yapanın hatasını kabul ettiği, haksızlığın düzeltilebildiği, adaletin güçlüden yana eğilmediği ve dayanışmanın geliştiği bir yaşam idealidir.

Bu dünyada insan, iyiliği karşılık beklemeden yapar. Başkasının hakkını kendi hakkı kadar önemser. Yanlış yaptığında mazeret üretmek yerine sorumluluğunu üstlenir. Bilgisini ve emeğini ortak yaşamın gelişmesi için kullanır. Doğadan aldığını tüketirken gelecek kuşakları düşünür.

Kötülüğü azaltmak için yalnızca kötü davranışları cezalandırmak yetmez; kötülüğün gelişmesine zemin hazırlayan koşulları da değiştirmek gerekir. Adaleti güçlendirmek, eşitsizlikleri azaltmak, insanların birbirine güvenebileceği bir toplumsal düzen kurmak zorundayız.

Adnan Yücel'in “Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek” eserinde dile gelen özlem, daha adil, özgür ve sevgi dolu bir dünya arayışını hatırlatır. Âşık Veysel'in Kara Toprak türküsü ise insanın doğayla bağını ve emeğin değerini düşünmeye çağırır.

Bu iki duyarlılık, farklı yollardan aynı temel soruya dokunur: İnsan, kendisine hayat veren dünyaya ve diğer insanlara nasıl karşılık vermelidir?

Belki de yanıt, aldığımızı tüketip eksiltmek yerine onu özümüzde yeniden yoğurup güzelleştirerek hayata sunmaktır.

BENDEN GERİYE NE KALACAK?

Her kuşak kendisinden önce yaşayanlardan bir dünya devralır. Bu miras yalnızca toprak, bina, yol ve ekonomik kaynaklardan oluşmaz. Dil, kültür, bilgi, sanat, dayanışma ve adalet anlayışı da bu mirasın parçalarıdır.

Bir kuşağın büyüklüğü, yalnızca ne kadar biriktirdiğiyle değil, kendisinden sonrakilere ne kadar yaşanabilir bir dünya bıraktığıyla da ölçülmelidir.

Bu nedenle kendimize şu soruyu sormalıyız: Hayattan ne aldım, hayata ne kattım ve benden sonra ne kalacak?

İyilik habitatı, bu soruların peşinden gitme cesaretidir. İnsanın kendisini dünyanın mutlak sahibi değil, yaşamın sorumlu bir parçası olarak görmesidir.

Çünkü insanın gerçek zenginliği yalnızca sahip olduklarında değil, kendisinden başkalarına ulaşan değerlerde saklıdır.

Hayattan aldığını kendi özünde yeniden yoğur, güzelleştirerek hayata geri sun. Öyle ki senden geriye yalnızca yaşanmış bir ömür değil, başkalarının yaşamını da güzelleştiren bir iz kalsın.

İyilik habitatı, iyiliğin yalnızca bir davranış değil, yaşamın ortak kültürü olduğu dünyadır.

Ve belki de insanlığa bırakabileceğimiz en güzel miras, tam olarak budur.