Bazen bir süreci savunmanın en dürüst yolu onu övmek değil, canımızı acıtan gerçeği söylemektir. Çünkü insanlar intiharın eşiğine geliyorsa, aileler dağılıyorsa, gençler geleceğe umutla bakamıyorsa, yıllarını bir mücadeleye vermiş insanlar açlık ve yalnızlık içinde bırakılıyorsa, kurumlar çözüm üretmek yerine çıkmaz yaratıyorsa artık güzel sözlerle yetinmenin anlamı kalmaz. Bir yerde ciddi bir sorun vardır ve o sorun konuşulmadıkça ortadan kalkmaz.
Ortada elli yıllık, ağır bedellerle yürütülmüş bir mücadele var. Bu coğrafyada yaşayan insanların büyük bölümü bu mücadelenin sonuçlarından payına düşen bedeli ödedi, ödüyor ve ödemeye devam ediyor. Tam da bu nedenle bugün ihtiyacımız olan şey geçmişin ağırlığını taşıyabilecek, yaşananlardan ders çıkarabilecek, güçlü, atik ve sorumluluk sahibi insanların öncülüğünde bir toparlanmadır. Bunun ilk şartı ise gerçekle yüzleşmektir.
İnsanların Hayatına Bakmadan Süreci Anlayamayız
Bu topraklarda insanlar intihar ediyor, insanlar intiharın sınırına geliyor. Aileler dağılıyor, aynı evin içinde insanlar birbirine yabancılaşıyor, tahammül azalıyor, ilişkiler çatışmaya dönüşüyor. Gençlerin geleceğe dair umudu zayıflıyor. Bunları yalnızca bireysel sorunlar olarak görüp geçebilir miyiz? Bir toplumda insan yaşama isteğini kaybediyor, aileler birbirine tutunmakta zorlanıyor ve gençler geleceğe umutla bakamıyorsa ortada hepimizi ilgilendiren daha büyük bir mesele vardır.
Aynı tabloyu işyerlerinde, kurumlarda ve yerel yapılarda da görüyoruz. İnsanların hayatını kolaylaştırması, sorunlarına çözüm üretmesi ve onlara nefes alabilecekleri alanlar açması gereken kurumlar çözümün değil, çıkmazın parçası haline geliyor. Kurumun önüne şahsiyet, makam, kişisel menfaat ve ego geçtiğinde toplumun ihtiyacı geri plana düşüyor. Elbette çok iyi işler yapan, büyük bir özveriyle çalışan insanlar ve kurumlar var, onları tenzih ediyoruz. Fakat birkaç iyi örneğin arkasına sığınarak bütündeki sorunu görmezden gelemeyiz.
Değerlerin Yerini Makam Ve Menfaat Alırsa
Onlarca yıl bu değerler için çalışan, hayatını bu mücadeleye adayan, hileye hurdaya ve paraya pula bulaşmadan kendi duruşunu koruyan insanlar var. Fakat bular görünmez. Kapısı çalınmaz, hâli hatırı sorulmaz, emeği hatırlanmaz. Daha acısı, ömrünü bu değerlere adayan insanların çokluğun ve imkânın içerisinde nasıl yalnız ve nasıl yoksun kaldığına tanıklık ediyoruz. Kimi temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyor, kimi emeğinin savruluşuna yanıyor, kimi de yıllarca taşıdığı değerlerin yanında kendi hayatında yapayalnız bırakılıyor.
Bir insan ömrünü bir mücadeleye verecek ve sonunda kendi mücadelesinin içinde aç kalacak. Bunun üzerinde durulmayacak mı? Değerleri savunmak yalnızca değerlerden söz etmek değildir. O değeri taşıyan insanın kapısını çalmaktır, hâlini sormaktır, ihtiyacı olduğunda yanında olmaktır, yıllarca verdiği emeği unutmamaktır. Bunu görmüyorsanız bilin ki onların size değil, sizin onlara ihtiyacınız var.
Bir mücadele yalnızca meydanlarda, sandıklarda veya siyasal alanlarda kaybetmez. Kendi insanını görünmez kıldığı yerde de kaybetmeye başlar. Değer insanların dışarıda bırakılır, onların yerine makam, mevki, para, kişisel yakınlık ve çıkar ilişkileri konulursa kurumlar değer üretmez, kendi içlerinde değer tüketmeye başlar.
Bugün tartışmaların giderek değerden uzaklaşıp paraya, makama, torpile, kimin hangi evde yaşadığına, hangi arabaya bindiğine ve nasıl hareket ettiğine kadar indirgenmesi de bunun işaretlerinden biridir. Değerlerin konuşulması gereken yerde insanların sahip oldukları konuşuluyorsa bir şeylerin ters gittiğini kabul etmek zorundayız. Sorunları çözmek yerine üzerlerini örtmek ise onları ortadan kaldırmaz, yalnızca daha derine iter.
Ulaşılmaz Olmak Güç Değildir
Bugün üzerinde ayrıca durulması gereken bir gerçek daha var. Aylarca ulaşılamayan insanlar var. Telefon açılıyor, cevap yok. Mesaj gönderiliyor, karşılık yok. Bir mesele için görüşmek isteniyor, kapıya ulaşmak bile başlı başına bir meseleye dönüşüyor.
Peki, insan kendisini neden bu kadar ulaşılmaz hale getirir? Kendinizi bir an karşı tarafta düşünün. Bir insana ihtiyacınız var, bir derdiniz var, belki yıllardır taşıdığınız bir sorunu anlatacaksınız ve aylarca kendisine ulaşamıyorsunuz. Ne hissedersiniz? Değer verilmediğinizi mi, önemsenmediğinizi mi, yoksa kapının size kapandığını mı?
Ulaşılmayan insan zamanla insanların hayatından çıkar. Demokratlık, devrimcilik ya da halktan yana olmak yalnızca kullanılan kavramlarla ölçülmez. İnsanların size ulaşabilmesi, derdini anlatabilmesi, eleştirisini söyleyebilmesi ve sizinle aynı fikirde olmadığında da kapınızın açık kalması gerekir. Ulaşılabilir olmak herkesin her talebini karşılamak değildir. Mesele insanlarla aranıza aşılmaz duvarlar koymamaktır.
Çünkü makam, sorumluluk ve yetki insanla toplum arasına mesafe koymak için değil, toplumun sorunlarına daha yakından dokunabilmek için vardır. Bir insan devlet kurumunun yetkilisine ulaşabiliyor ama kendisini demokrat ve devrimci olarak tanımlayan insana ulaşamıyorsa burada yalnızca devlet kurumlarını değil, kendimizi de sorgulamamız gerekir. Belki de en rahatsız edici soru şudur: Biz hangi noktada eleştirdiğimiz şeylere benzemeye başladık? Kimler tarafından kuşatıldığımıza bir bakalım.
Toplumun Sesini Duyabiliyor Muyuz?
Yerel kurumların gerçekten çözüm üreten kurumlar olup olmadığını yalnızca kendi raporlarından, toplantılarından ve açıklamalarından anlayamayız. Biraz da sokağa kulak vermek gerekir. Otobüslerde, dolmuşlarda insanlar ne konuşuyor? Kahvehanelerde, kafelerde, sokaklarda ve pazar yerlerinde ne tartışılıyor? İnsanlar neden yakınıyor, neyi sorguluyor, neye öfkeleniyor, neye umut bağlıyor? Asıl tablo biraz da burada görülür.
Belki bugün en fazla ihtiyacımız olan şey, kendi söylediklerimizi bir süreliğine kenara bırakıp toplumun ne söylediğini dinlemektir. Çünkü yalnızca bizim ne yaptığımız değil, yaptıklarımızın toplumda nasıl bir karşılık bulduğu önemlidir. Siz doğru bir duruşun, doğru bir emeğin ve doğru bir uygulamanın içindeyseniz insanlar bunu konuşur, birbirine anlatır, tartışır ve sahiplenir. Ama insanlar bunları konuşmuyorsa durup düşünmek gerekir. Acaba yaptığımız şey ile toplumun ihtiyaç duyduğu şey arasında bir mesafe mi oluştu?
Her eleştiriyi saldırı, her farklı düşünceyi tehdit, her soruyu düşmanlık olarak görürsek toplumun gerçek sesini duyamayız. Bizi eleştiren, soru soran ve farklı düşünen insanları hemen karşı tarafa koymak yerine onlarla konuşabilmeliyiz. Övgü de sövgü de hakikatin önüne geçebilir. Bu nedenle ne bizi övenlerden bir dünya kurmalı ne de bizi eleştiren herkesi düşman ilan etmeliyiz. Hak edene hakkını, emeği olana emeğinin karşılığını, yanlışa da yanlışın adını vermek gerekir. Çünkü gerçek sahiplenme bazen en zor sözü söyleyebilmektir.
Bu topraklarda yaşayan insanların ne yapacağını bilmediğini düşünmek de büyük bir yanılgıdır. İnsanların sürekli anlatılmaya, yönlendirilmeye ve kendilerine akıl verilmesine ihtiyacı yok. Onların ihtiyacı birleşmek, bütünleşmek, kapsayıcı olmak ve duruşu sağlam insanlarla yürüyebilmektir. Zor olan nutuk atmak değil, söylenenleri kendi hayatında gösterebilmektir. Zor olan eleştiriyi başkasına değil, kendisine de yöneltebilmektir. Daha da zor olan, yıllarını bu değerlere vermiş bir insanın bugün ne yaşadığını gerçekten sormaktır.
Çünkü elli yıllık bir mücadele yalnızca geçmişin hatırası değildir; bugünün insanının hayatında bir karşılığı olmak zorundadır. İnsanların umuduna, ailesine, işine, ilişkilerine, onuruna ve geleceğine dokunamayan bir anlayış ne kadar güzel söz söylerse söylesin zamanla kendi sözlerinin içinde kaybolur. İnsanlar bizim değerlerimizi değil, makamlarımızı, araçlarımızı, evlerimizi, kavgalarımızı ve kişisel hesaplarımızı konuşuyorsa bunun sorumluluğunu yalnızca topluma yükleyemeyiz.
Artık soruyu değiştirmemiz gerekiyor: Biz ne anlatıyoruz değil, insanlar ne yaşıyor? İnsanların yaşadığı gerçekliği dinleyebilir, eleştiriyi tehdit değil imkân olarak görebilir, ulaşılmazlığı güç değil sorun olarak kabul edebilir, yıllardır görünmez kılınan insanları yeniden görebilir ve değerleri makamın, menfaatin ve egonun önüne koyabilirsek bu düğüm hâlâ çözülebilir.
Çünkü bir mücadele, kendi insanının sesini duyamadığı yerde yalnızca gücünü değil, anlamını da kaybeder.