Bazı yazılar yayımlandıkları andan itibaren yalnızca okunmaz; tartışılır, itiraz edilir, savunulur, sahiplenilir ya da reddedilir. Fakat bütün bunların ötesinde başka bir işlev daha görürler. İçinde bulunduğumuz siyasal ve toplumsal iklimi görünür kılarlar. Soydan Akay’ın Yeni Özgür Politika’da yayımlanan “Kürt Siyaseti İkili Gerilim Yaşıyor” başlıklı yazısı da böylesi yazılardan biri oldu.
Bu nedenle yazının kendisini değerlendirmeden önce şu soruyu sormak gerekir: Gerçekten tartışılan Soydan Akay’ın yazısı mıydı? Yoksa o yazının görünür hâle getirdiği gerçekler miydi? Çünkü kimi zaman bir yazı, yeni bir tartışma başlatmaz, uzun zamandır üzeri örtülen bir tartışmayı görünür kılar. Asıl rahatsızlık da çoğu zaman burada başlar.
Yazının bütünü dikkatle incelendiğinde ilk söylenmesi gereken şudur: Sorun yazılanların yanlış olması değildir. Tam tersine, sorun yazının işaret ettiği gerçeklerin henüz bütün yönleriyle ortaya konulamamış olmasıdır. Soydan Akay önemli bir kapıyı aralamıştır, ancak o kapının ardında duran gerçeklik çok daha kapsamlı bir incelemeyi gerekli kılmaktadır. Bu nedenle eksik olan hakikatin kendisi değil, hakikatin tamamına yürüyebilecek cesarettir.
Belki de bu yüzden yazıya verilen tepkiler, yazının kendisinden daha fazla üzerinde durmayı hak ediyor. Çünkü bir düşüncenin değeri yalnızca kendi içinde taşıdığı doğrularla ölçülmez, ortaya çıkardığı toplumsal ve siyasal reflekslerle de ölçülür. Eğer bir yazı bu kadar farklı tepkiyi aynı anda açığa çıkarıyorsa, durup düşünmek gerekir. İnsanlar gerçekten yazıya mı itiraz ettiler, yoksa yazının kendilerine gösterdiği aynaya mı?
İşte tam da burada yeni bir soruyla karşı karşıya kalıyoruz. Demokrasi dediğimiz şey nedir? Sadece farklı düşünceleri dile getirebilmek midir? Yoksa farklı düşünceler dile getirildiğinde onları dinleyebilme olgunluğunu gösterebilmek midir? Özgürlük yalnızca konuşabilmek midir? Yoksa insanın kendi doğrularını da sorgulayabilecek cesareti gösterebilmesi midir? Eğer ikinci sorulara olumlu cevap veremiyorsak, kullandığımız kavramları yeniden düşünmek zorundayız.
Yıllardır demokrasi, özgürlük, çoğulculuk ve birlikte yaşam üzerine konuşuyoruz. Bunlar elbette küçümsenecek değerler değildir. Ancak bu değerlerin gerçek karşılığı, en çok eleştirel sorgulama karşısında ortaya çıkar. Çünkü eleştirel sorgulama, yalnızca bir düşünceye itiraz etmek değildir, insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin de aynasıdır. Kendisine yöneltilen eleştiriyi peşinen reddeden bir anlayış, farkında olmadan kendi gelişim imkânını da reddetmiş olur. Oysa gelişim, insanın haklı olduğu yerde değil, eksik kaldığı yeri görebildiği anda başlar.
Bugün asıl üzerinde durmamız gereken nokta da budur. Soydan Akay’ın yazısı bize ne söyledi sorusundan önce, bize neyi gösterdi sorusunu sormak zorundayız. Çünkü gösterilen şeyi göremeyen bir göz, söyleneni de doğru okuyamaz. Belki de tartışmanın bütün ağırlığı tam burada düğümlenmektedir.
Sorgulama ve İnceleme İle Kurulan İlişki Demokratik Siyasetin Aynasıdır
Bir yazı neden bu kadar tartışılır? Bu sorunun cevabı yalnızca yazının içinde aranamaz. Çünkü bazen tartışmayı büyüten şey yazının kendisi değil, yazının dokunduğu zihniyettir. Eğer öyle olmasaydı, aynı yazı bu kadar farklı tepkiyi nasıl ortaya çıkarabilirdi? Demek ki mesele yalnızca Soydan Akay’ın ne yazdığı değildir. Mesele, o yazının kimi gerçekleri görünür kılmasıdır.
Peki, görünür olan nedir?
Bana göre görünür olan, sorgulama, inceleme ve eleştiriyle kurduğumuz ilişkidir. Çünkü eleştiri karşısında verilen her tepki, aslında insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin de bir yansımasıdır. Kendisine güvenen bir anlayış eleştiriden korkmaz. Eleştiriyi dinler, tartışır, yanlış buluyorsa gerekçeleriyle ortaya koyar. Fakat eleştiriyi daha baştan tehdit olarak gören bir anlayış, farkında olmadan kendi sınırlarını da ilan etmiş olur. Çünkü korku, çoğu zaman dışarıdaki gerçekten değil, içeride bastırılmış olanla karşılaşma ihtimalinden doğar.
İşte tam bu nedenle şu soruyu sormak zorundayız: Neden eleştiriyi dinlemek yerine eleştireni konuşuyoruz? Neden söylenen üzerinde durmak yerine söyleyenin niyetini tartışıyoruz? Bunun demokratik siyasetle nasıl bir bağı olabilir? Bu soruların kolay cevapları yoktur. Ama bu soruları sormadan da hiçbir yere varamayız.
Yıllardır demokrasi mücadelesi verdiğini söyleyen bir hareketin en büyük gücü ne olmalıdır? Bana göre bu sorunun tek bir cevabı vardır: Kendi kendisini eleştirebilme gücü ve açıklık. Çünkü kendisini sorgulayanmayan hiçbir yapı, toplumu dönüştürme iddiasını uzun süre taşıyamaz. İnsan kendisine dokunamıyorsa, başkasının yarasına da dokunamaz. Kendi gerçeğini göremeyen bir anlayış, toplumun gerçeğini nasıl görebilir?
Bugün en fazla eksikliğini hissettiğimiz şey budur. Sorgulama kültürü yerine onay kültürünün büyümesi… Aynı cümleleri tekrar eden insanların çoğalması… Farklı düşünenin önce yanlış, sonra da sorun olarak görülmesi… Oysa hakikat hiçbir zaman tek sesin içinde büyümez. Hakikat, birbirini gerçekten dinleyebilen insanların arasında filizlenir.
Soydan Akay’ın yazısına verilen tepkiler bize bir şeyi daha gösterdi. Biz hâlâ eleştiriyi, eksik kalan bir yönü tamamlayan bir katkı olarak değil, taraf değiştirmek ya da karşı tarafa geçmek olarak okuyabiliyoruz. Oysa eleştiri taraf değiştirmek değildir, yanlışın bulunduğu yere bakabilmektir. Yanlış kendi tarafında diye susan da, karşı tarafta diye alkışlayan da hakikate hizmet etmez. Hakikatin bir tarafı yoktur. Hakikatin yalnızca kendisi vardır.
Burada durup kendimize şu soruyu sormalıyız: Biz gerçekten yeni bir sürece mi hazırlanıyoruz, yoksa eski alışkanlıklarımızı yeni bir sürecin içine mi taşıyoruz? Eğer ikinci ihtimal doğruysa, değişen yalnızca zaman olacaktır. Oysa zamanın değişmesi yetmez, zihniyet değişmelidir. Çünkü zihniyet değişmediği sürece kavramlar değişir, isimler değişir, aktörler değişir, fakat sorunlar yerinde kalır.
Tam da bu nedenle Soydan Akay’ın yazısı, yalnızca bir yazı olarak okunmamalıdır. O yazı, belki de uzun zamandır sormamız gereken ama ertelediğimiz soruları yeniden önümüze koymuştur. Şimdi asıl mesele o sorulara cesaretle bakabilmektir. Çünkü soru sormaktan korkan bir siyaset, cevap üretme kabiliyetini de zamanla kaybeder.
Yeni Sürecin İlk Adımı Hakikatle Yüzleşmektir
Bugün yeni bir süreçten söz ediliyor. Peki, yeni olan nedir? Takvimin değişmesi mi? Kullanılan kavramların değişmesi mi? Söylemlerin yenilenmesi mi? Yoksa insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin değişmesi mi? Çünkü değişmeyen zihniyet, en yeni kavramları bile kısa zamanda eski alışkanlıkların hizmetine sokar. O zaman gerçekten yeni olan nedir?
Belki de önce bu soruya dürüstçe cevap vermeliyiz.
Abdullah Öcalan’ın dile getirdiği, “Bin kilometrelik yol bir adımla başlar.” sözü bugün her zamankinden daha fazla üzerinde düşünülmesi gereken bir hakikattir. Fakat o ilk adım nedir? İlk adım yalnızca yürümeye başlamak mıdır? Yoksa hangi yöne yürüdüğünü bilmek midir? Çünkü yönünü hakikate çevirmeyen hiçbir yürüyüş, ne kadar uzun olursa olsun insanı varacağı yere ulaştıramaz.
Belki de bugün eksikliğini yaşadığımız şey tam da budur. Hep birlikte yürüyoruz, ama aynı cesaretle durup kendimize bakabiliyor muyuz? Başkalarının yanlışlarını konuştuğumuz kadar kendi eksiklerimizi de konuşabiliyor muyuz? Sorgulama ve özeleştiriyi gerçekten bir özgürlük alanı olarak mı görüyoruz, yoksa zorunlu kalındığında başvurulan bir yöntem olarak mı?
İnsan kendisiyle yüzleşmeden değişemez. Hareketler de böyledir. Toplumlar da… Tarih de… Yüzleşmeden değişim olmaz. Değişim olmadan yenilenme olmaz. Yenilenme olmadan da yeni bir süreçten söz etmek, çoğu zaman yalnızca iyi niyetli bir temenniden öteye geçmez.
İşte bu yüzden Soydan Akay’ın yazısını yalnızca yazılan cümleler üzerinden okumak eksik kalacaktır. Asıl okunması gereken, o yazının açığa çıkardığı siyasal ve zihinsel tablodur. Çünkü bazen bir yazı, cevap vermek için değil, soru sormak için yazılır. Bazen bir eleştiri, birilerini mahkûm etmek için değil, hep birlikte düşünmeye davet etmek için kaleme alınır. Eğer bunu göremezsek, yazıyı okumuş oluruz, ama yazının bize gösterdiğini göremeyiz.
Bugün belki de en çok ihtiyacımız olan şey, haklı çıkmak değil, doğruyu bulmaktır. Haklı çıkma arzusu büyüdükçe hakikat küçülür. Oysa hakikat, hiçbir kişinin, hiçbir grubun ve hiçbir yapının tekelinde değildir. Hakikat, ona yürümeyi göze alanların arkadaşlığıdır. Bu nedenle demokratik siyaset, önce haklı olmayı değil, hakikate açık olmayı öğrenmek zorundadır. Eleştiriyi tehdit değil, gelişmenin imkânı olarak göremeyen bir anlayış, zamanla kendi içine kapanır. Kendi içine kapanan her yapı ise en büyük mesafeyi dışarıyla değil, kendisiyle arasına koyar.
Hepimizin önünde duran en önemli soru şudur: Yeni süreci gerçekten inşa etmek mi istiyoruz, yoksa yeni sürecin içinde eski alışkanlıklarımızı sürdürmek mi? Bu iki tercih arasındaki mesafe, sanıldığından çok daha büyüktür. Çünkü biri geleceği kurar, diğeri geçmişi tekrar eder.
Eğer gerçekten yeni bir başlangıç yapılacaksa, bu başlangıcın ilk adımı birbirimizi ikna etmek değil, önce kendimizi sorgulayabilmektir. İlk adım daha fazla konuşmak değil, daha derin dinleyebilmektir. İlk adım eleştireni susturmak değil, eleştirinin işaret ettiği yere bakabilmektir. Çünkü hakikat çoğu zaman bağırarak değil, sessizce kapımızı çalar. Onu duymak ise ancak zihnimizi ve vicdanımızı açık tutabildiğimiz ölçüde mümkündür.
Belki de Soydan Akay’ın yazısı bize kesin cevaplar vermedi. Belki de vermek gibi bir iddiası da yoktu. Ama çok önemli bir şeyi yaptı: Uzun zamandır sormaktan kaçındığımız soruları yeniden önümüze koydu. Şimdi mesele, o sorulara kimlerin cevap verdiği değildir. Asıl mesele, o soruların bizde nasıl bir değişim başlatacağıdır.
Çünkü bazen bir yazının gerçek değeri, söylediği cümlelerde değil, okuduktan sonra insanın içinde başlayan muhasebededir. Eğer o muhasebe başlamışsa, yazı amacına ulaşmıştır. Eğer başlamamışsa, en doğru cümleler bile yalnızca okunmuş olur.
Belki de bugün hepimiz için ilk adım tam burada atılacaktır.