Ciddi bir değişim ihtiyacı artık herkesin önünde duruyor. Eski yöntemlerle, eski ilişkilerle, eski alışkanlıklarla ve aynı insan gerçekliğiyle yeni bir dönem kurulamayacağı açık. Siyasi alanda yeni arayışlar, toplantılar, kongreler ve yeniden yapılanmalar gündeme geliyor ve yapılıyor.
Bunların hepsi önemli, fakat bütün bunlardan önce cevaplanması gereken daha keskin bir soru var: Değişimi kiminle yapacağız? Çünkü değişim yalnızca kurumların, yapıların, programların veya siyasi yöntemlerin değişmesi değildir. Asıl mesele, bütün bunları hayata geçirecek insanın değişip değişmediğidir. Eğer bugün yaşadığımız sorunların önemli bir bölümü yıllardır var olan insan ilişkilerinden, zihniyetlerden, alışkanlıklardan ve örgütlenme biçimlerinden kaynaklanıyorsa, aynı insanlarla yeni bir değişim gerçekleştirmek mümkün müdür? Bunca problemin ortaya çıkmasına neden olan insanla mı yüzleşeceğiz, yoksa problemi yaratan insanı değiştirmeden kurumların biçimini mi değiştireceğiz?
Değişimin Öznesi Kim Olacak?
Tek tek kurumların isimlerini vermeye gerek yok. Bulunduğunuz şehir, mahalle, kurum veya yaşam alanı neresi olursa olsun, bulunduğunuz yere bir kez de bu gözle bakın. O kurumun veya kurumların başında kimler var? Kimler karar veriyor? Nasıl yaşıyorlar? Kimlerle ilişki kuruyorlar? Gerçekten yaşam, özgürlük, insan ve toplum için mi çalışıyorlar, yoksa zaman içerisinde kendi konumlarını, kendi çevrelerini ve kendi ilişkilerini mi örgütlüyorlar?
Bu sorulara dürüstçe bakmadan gerçek bir değişim yaratmak mümkün değildir. Çünkü bir kurumun gerçekliği yalnızca aldığı kararlarla veya yayınladığı metinlerle anlaşılmaz. O kurumda yaşayan insanların hayatına bakmak gerekir. İnsanların birbirleriyle ilişkisine, birbirlerine duydukları güvene, huzuruna, umuduna ve geleceğe bakışına bakmak gerekir. Bir kurum yıllardır özgürlükten bahsediyor fakat o kurumun içerisinde neler yaşanıyor? Enerji nelere kayıyor? insanlar kendilerini nasıl hissediyor?
Bunun için çok basit bir yöntem deneyebiliriz. Bir ev veya bir kurum seçelim. Orada yaşayan ya da çalışan insanlarla konuşalım. Nasıl yaşadıklarını, huzurlu olup olmadıklarını, yıllardır bu gerçekliğin içerisinde nereye geldiklerini soralım. Yıllarca canhıraş çalışan, koşmadıkları yol bırakmayan, bedel ödeyen, duruşlarını korumaya çalışan insanlara bakalım. Bugün bu insanlar nerede duruyor? Hâlâ aynı mı yaşıyorlar, yoksa yılların yükü onları başka bir noktaya mı taşıdı? İşte burada temel bir ayrım ortaya çıkıyor: Biz gerçekten bu insanlarla mı konuşuyoruz, yoksa problemin kaynağı haline gelmiş insanlarla mı yeni bir gelecek kurmaya çalışıyoruz?
Ciddiyet Yaşamda Görülür
Bir başka önemli kavram da ciddiyettir. Kim ne kadar ciddi? Bunu insanların söylediklerine bakarak değil, yaşamlarına bakarak anlamak gerekir. İlişkilerine, kimlerle yan yana durduklarına, ne yaptıklarına ve yaptıklarının nasıl sonuçlar doğurduğuna bakalım. Çünkü doğru duruşun sahibi olmak yalnızca doğru sözleri söylemek değildir. Doğru insan olmak, bunun sonuçlarını yaşamın içerisinde açığa çıkarır. İnsan zihinsel ve yaşamsal olarak doğru bir yerde duruyorsa bunun ilişkilerine, davranışlarına ve yaşam biçimine yansıması gerekir. Aynı şekilde insan doğru değilse, ortaya çıkardığı sonuçların da doğru olması beklenemez.
Peki bu ciddiyet gerçekliğiyle önce kim yüzleşmeli? Kendisine öncü kadro diyenler mi, yoksa bunun dışında kalanlar mı? Eğer bir insan kendisini öncü olarak tanımlıyorsa, taşıdığı sorumluluk da diğerlerinden daha fazla olmak zorundadır. Öncülük bir unvan değil, sonuçlarıyla kanıtlanması gereken bir sorumluluktur. O halde önce insanın kendi yaşamına, kendi ilişkilerine, kendi pratiğine ve yıllar içerisinde ortaya çıkardığı sonuçlara bakması gerekir. Yılların içerisinde ortaya çıkan sonuçlar ortadadır. Bu sonuçları kimler yarattı? Kimler hangi sorumlulukları aldı? Kimler hangi kurumlarda bulundu? Kimler yapılan hatalarla yüzleşti, kimler yüzleşmedi? İnsan kendisini sorgulamadan toplumda değişim imkanı ve alanı yaratamaz. Kendi yarattığı sonuca bakmadan yeni bir sonuç üretemez. Yıllardır aynı sorunları yaratan bir anlayış, yalnızca kendisine yeni bir görev veya yeni bir isim verildiği için değişmiş olmaz, olamaz.
Yirmi Altı Yılın Muhasebesi
Sadece 2000 yılından bugüne kadar geçen yirmi altı yıla bakalım. Kimler geldi, kimler geçti? Kimler hangi alanlarda sorumluluk aldı? Neler yapıldı, neler yapılamadı, hangi hatalar tekrarlandı ve hangi sonuçlar ortaya çıktı?
Buna yalnızca siyaset açısından bakmayalım. Kültüre, ekonomiye, sosyal yaşama, spora, sanata, eğitime, ticarete, gazeteciliğe ve iş dünyasına kadar bütün alanlara bakalım. Her yerde aynı soruyu soralım: Kim nerede ne yapıyor? Kim kiminle buluşuyor? Kim kiminle ilişki kuruyor? Kimler aynı sofralarda buluşuyor? Ne konuşuluyor? Hangi ilişkiler hangi sonuçları doğuruyor? Bunları, toplumsal gerçekliği anlamak için soralım. Çünkü bir insanın kurduğu ilişkiler, çoğu zaman onun nasıl bir dünya içerisinde yaşadığını gösterir. Bir kurumun ilişkileri de o kurumun gerçek yönelimini açığa çıkarır. Söylem ile yaşam birbirinden kopmuşsa gerçeği söylemde değil, yaşamda aramak gerekir.
Bölgemiz ve dünya önemli bir dönüşümden geçerken bu muhasebeyi yapmak daha da zorunlu hale geliyor. Eski dengeler değişiyor, yeni siyasal ve toplumsal koşullar ortaya çıkıyor. Kürt meselesinden demokratik toplum arayışına, devlet-toplum ilişkilerinden bölgesel gelişmelere kadar birçok başlık yeniden ele alınıyor. Böyle bir dönemde yalnızca kurumların yeniden düzenlenmesi yetmez. Yeni dönemin insanını da yaratmak gerekir. Aksi halde eski zihniyet, eski ilişki biçimleri ve eski alışkanlıklar yeni kurumların içerisinde yeniden üretilir.
Yaşamın Nabzı Nerede Atıyor?
Bir toplumun gerçek nabzı nerede atar? Sadece meydanlarda, kongre salonlarında ve toplantı masalarında mı? Hayır. Nabız evlerde atar. İşyerlerinde, pazarlarda, sokaklarda, mahallelerde ve insanların yüzlerinde atar. İnsanların gözlerine bakmak gerekir. Ne konuştuklarını, neden sustuklarını, neden yorulduklarını ve gelecekten ne beklediklerini anlamak gerekir. Bazen bir toplumun gerçekliğini anlamak için uzun raporlara ihtiyaç yoktur. Bir insanın yüzüne bakmak, yaşam biçimini görmek ve onunla gerçekten konuşmak yeterlidir.
Fakat biz çoğu zaman yaşamın kendisine bakmak yerine toplantılardaki konuşmalara, kongrelerdeki kararlara ve siyasi açıklamalara bakıyoruz. Oysa insanların yaşamı başka bir şey söylüyorsa, bizim öncelikle yaşamın söylediğini duymamız gerekir.
Asıl soru burada ortaya çıkıyor: Bunu neden göremiyoruz? Neden anlayamıyoruz? İnsanların gözünde, yüzünde ve yaşamında açıkça görünen gerçekleri neden siyasi ve kurumsal alanda görmekte zorlanıyoruz? Neden ortaya çıkan sonuçları sorgulamak yerine çoğu zaman o sonuçları yaratan ilişkileri korumaya çalışıyoruz?
Yanlış İnsanla Doğru Sonuç Çıkmaz
Toplantılar yapabiliriz. Kongreler düzenleyebiliriz. Yeni platformlar oluşturabiliriz. Yeni siyasi kararlar alabiliriz. Fakat bütün bunları doğru bir duruşun sahibi olmayan insanlarla yapıyorsak sonuç gerçekten değişecek mi? Sorunun en keskin tarafı budur. Biz açıkça bu gerçeklerle yüzleşiyor muyuz, yoksa gerçekleri görüp paylaşmaya çalışan insanları mı yok sayıyoruz? Problemi ortaya koyan insanı mı problem olarak görüyoruz, yoksa problemin kendisiyle mi yüzleşiyoruz? Yıllardır aynı sonuçları üreten ilişkileri sorguluyor muyuz, yoksa aynı insanları farklı görevlerde yeniden karşımıza mı çıkarıyoruz?
Eğer değişim adına yaptığımız şey buysa, değişimden çok bir devamlılık yaratmış oluruz. Oysa bugün ihtiyacımız olan şey geçmişi bütünüyle reddetmek veya geçmişte görev almış herkesi suçlamak değildir. İhtiyacımız olan şey dürüst bir yüzleşmedir. İnsan kendi yaptığına bakabilmeli, ortaya çıkardığı sonucu görebilmeli ve gerektiğinde “Burada benim de sorumluluğum var” diyebilmelidir. Gerçeklerle yüzleşen insan ile gerçekleri görmezden gelen insan arasındaki fark tam da burada ortaya çıkar. Değişim önce insanla başlar. İnsan değişmeden kurum değişmez. İlişki değişmeden siyaset değişmez. Zihniyet değişmeden sonuç değişmez. Bu nedenle bugün “Ne yapacağız?” sorusundan önce “Kiminle yapacağız?” sorusunu sormalıyız. Kendisiyle yüzleşmemiş insanla mı? Yıllardır aynı sorunları üretmiş insanla mı? Kendi konumunu toplumun önüne koyan insanla mı? Yoksa yaşanan gerçekliği gören, hatalarını sorgulayan, ortaya çıkan sonuçlarla yüzleşen ve yeni bir yaşamın sorumluluğunu almaya hazır insanlarla mı? Çünkü yeni bir yaşamı eski ilişkilerin taşıyıcılarıyla kurmaya çalışırsak, gören bir toplum yaratmak yerine eski sorunları yeni biçimler içerisinde yeniden üretiriz.
Şehir ve yaşamlar insanın gerçekliğini yüzüne vurur. Ama bunu görenler dönüşür ve yeniden başlar. Sonuçta mesele çok basit: Değişimi kiminle yapıyorsak, yarını da büyük ölçüde onunla kuracağız.