Türkiye’nin bugün ihtiyaç duyduğu en önemli üç kavramı var. Ancak gerçek bir toplumsal ve ulusal mutabakat yalnızca silahların susmasıyla, yasaların çıkarılmasıyla ya da siyasi aktörlerin aynı masa etrafında buluşmasıyla kurulamaz. Mutabakatın asıl sınavı, geçmişin acılarıyla yüzleşebilme cesaretidir.
Kürt meselesini yalnızca silahsızlanma ve güvenlik başlığı altında konuşmak, meselenin insani ve tarihsel boyutunu eksik bırakır. Çünkü ortada sadece bir güvenlik sorunu değil; dili, kimliği, kültürü, eşit yurttaşlığı, yaşam hakkı ve demokratik statüsüyle ilgili derin bir toplumsal mesele vardır.
Kürtlerin istediği şey, başkalarının hakkından eksiltmek değildir. İnsanca yaşamak, kendi dilini konuşmak, kültürünü yaşatmak, kimliğini özgürce ifade etmek ve devlet karşısında eşit yurttaş olarak görülmektir. Mutabakatın ölçüsü acılarımıza nasıl baktığımızdır. Bazen kendime soruyorum: En büyük acı nedir?
Bir insanın öldürülmesi elbette büyük bir acıdır. Fakat öldürülen bir insanın bedenine bile insanlık onurunu çok gören bir anlayışın varlığı daha büyük bir yaradır. Çatışmalı yılların fotoğraflarına baktığımızda; öldürülmüş, ya da yaşamını yitirmiş insanların bedenlerinin teşhir edildiği, insan onurunun ayaklar altına alındığı görüntülerle karşılaşıyoruz. Özellikle kadın bedeninin savaşın, şiddetin ve intikamın nesnesi haline getirildiği görüntüler, insanın vicdanını paramparça ediyor. Bir kadının bedenini sokakta sürüklemek, onu teşhir etmek, ölümünden sonra bile onurunu yok saymak…Hangi vicdan buna sessiz kalabilir? İşte gerçek mutabakat tam da burada başlamalıdır.
Çünkü barış, yalnızca silahların susması değildir. Barış; ölünün de yaşayanın da insan olduğunu kabul etmektir. Cumartesi Annelerinin gözyaşı hâlâ dinmedi. Bir başka fotoğraf geliyor aklıma. Yıllardır Galatasaray Meydanı’nda oturan anneler…Ellerinde çocuklarının, eşlerinin, kardeşlerinin fotoğrafları…
Soruları çok basit: “Evladım nerede?”, “Ne oldu?”, “Bize neden gerçeği söylemiyorsunuz?” Cumartesi Annelerinin acısı, Türkiye’nin yakın tarihinin en ağır vicdan sınavlarından biridir. Bir annenin çocuğunun akıbetini bilmeden yaşaması nasıl tarif edilebilir?
Bir mezarın başında ağlayamamak, bir cenazeye dokunamamak, “Oğlum nerede?” sorusuna yıllarca cevap alamamak…Bunun adı yalnızca siyasi mesele değildir. Bunun adı insanlık meselesidir. İnsanlık dramıdır
Faili meçhul cinayetlerin, zorla kaybetmelerin ve geçmişte yaşanan ağır hak ihlallerinin üzeri kapatılarak toplumsal mutabakat kurulamaz. Çünkü toplumun hafızası vardır. Annelerin hafızası vardır. Çocukların hafızası vardır. Toprağın hafızası vardır. Hep varolacaktır. Kürt meselesinin merkezinde insan vardır
Bugün “ulusal mutabakat” diyorsak, Kürtlerin yaşadığı tarihsel acıları da bu mutabakatın içine koymak zorundayız. Kürt meselesini yalnızca PKK, silah, güvenlik veya terör kavramlarıyla açıklamak mümkün değildir. Çünkü Kürt halkı bir güvenlik başlığı değildir.
Kürtlerin dili vardır.
Kültürü vardır.
Tarihi vardır.
Acıları vardır.
Hayalleri vardır.
Ve en önemlisi, diğer bütün yurttaşlar gibi insan haklarına sahip olma hakkı vardır.
Gerçek demokratik bütünleşme, ya da ayrı kimliklerle yürüme, Kürtlerin kimliğini görünmez kılmak değil; farklılıkları eşitlik temelinde kabul ederek ortak bir gelecek kurabilmektir. Bu nedenle yeni anayasa tartışılırken yalnızca devlet ile örgüt arasındaki ilişkiye bakmak yeterli değildir.
Asıl soru şudur: Devlet, Kürt yurttaşına nasıl bakıyor?
Kürt yurttaş kendi diliyle eğitim, kültür ve kamusal yaşamda ne kadar özgür? Yerel yönetimler ne kadar demokratik? Kimlik ve kültür hakları ne ölçüde güvence altında? Geçmişte yaşanan hak ihlalleriyle yüzleşmek için gerçek bir irade var mı? İşte mutabakatın gerçek olup olmadığı burada ölçülür.
Silahların susması başlangıçtır, adalet ise devamıdır. Silahsızlanmayı elbette önemsemeliyiz. Çocuklarımızın ölmediği, annelerin cenaze beklemediği, gençlerin dağlara veya cezaevlerine gitmediği bir Türkiye hepimizin ortak dileğidir. Ama silahların susması, adaletin susması anlamına gelmemelidir. Normalleşme; geçmişi unutmak değildir. Normalleşme; geçmişin acılarını konuşabilecek kadar demokratikleşmektir. Barış; “olanları unutalım” demek değildir. Barış; bir daha kimsenin aynı acıları yaşamayacağı bir hukuk düzeni kurmaktır. Ve toplumsal mutabakat, herkesin kendi acısını diğerinin acısından daha değerli gördüğü bir anlayışla kurulamaz. Tüm vatandaşların acısı da acıdır.
Kürdün acısı da acıdır. Annenin gözyaşının dili, kimliği, mezhebi yoktur. Bir annenin yüreği, oğlunun hangi halktan olduğuna bakmaz. Fakat bu üç kelimenin yanına bir dördüncüsünü eklemek gerekiyor:
Adalet. Ve bu üç kelime; Bilgi olmadan güven olmaz. Sevgi olmadan kardeşlik olmaz. Güven olmadan ortak gelecek kurulmaz. Ama adalet olmadan hiçbir mutabakat kalıcı olmaz.
Faili meçhullerin aileleri cevap beklerken, kayıpların akıbeti aydınlatılmamışken, geçmişte yaşanan ağır insan hakları ihlalleriyle yüzleşilmemişken “mutabakat” kelimesini yalnızca siyasi bir uzlaşma olarak kullanmak eksik kalır.
Yeni Türkiye’nin gerçek sınavı
Türkiye gerçekten yeni bir dönem başlatmak istiyorsa, zihniyet değişikliği yalnızca siyasi söylemlerde değil, devletin vatandaşına bakışında gerçekleşmelidir. Kürd’e Türk’e, Alevi’ye Sünni’ye, farklı inançlara ve farklı kimliklere aynı yurttaşlık hukukuyla yaklaşan; “Sen kimsin?” diye sormak yerine “Sen de bu ülkenin eşit yurttaşısın” diyebilen bir devlet anlayışına ihtiyaç vardır. Bunun adı demokratik bütünleşmedir. Ama nasıl? Bunun adı gerçek mutabakattır. Ve belki de bugün hepimizin kendisine sorması gereken en önemli soru şudur:
Bir annenin yıllardır cevapsız kalan “Evladım nerede?” çığlığına kulak vermeden nasıl toplumsal mutabakattan söz edebiliriz? Benim için mutabakat, yalnızca Meclis’teki siyasi partilerin el sıkışması değildir. Mutabakat; öldürülmüş bir insanın bedenine saygı göstermek, kaybedilmiş bir evladın annesine gerçeği söylemek, Kürd’ün dilini ve kimliğini tanımak, geçmişin suçlarıyla yüzleşmek ve bundan sonra hiçbir annenin aynı acıyı yaşamayacağı bir Türkiye kurmaktır. Çünkü sonunda mesele sadece siyaset değildir. Mesele insandır. Ve insanın olduğu yerde, önce vicdan vardır. Vicdanın olmadığı yerde ise hiçbir mutabakat gerçek değildir…