Nenem, köyün en güzel Kürt elbisesini taşıyan kürt kadınıydı ..( arkadaşımın nenesi)

Renkleri dağlardan ödünç alınmış gibiydi; eteği toprağın bereketini taşır, başındaki heybetli kofîsi ise bir halkın asaletini taçlandırırdı. Kofîsinin etrafına sardığı rengârenk puşiler, rüzgârda dalgalanan birer özgürlük bayrağı gibiydi. O kofînin üzerindeki altın ve gümüş penezler (sikkeler), nenem her adım attığında hafifçe şıkırdar, sanki yüzyıllık bir ağıtı ve saklı bir neşeyi fısıldardı. Ben o kıyafete, o gümüşlerin ışıltısına bakınca evimizi görürdüm. Tandırın sıcaklığını, koyunların sesini, dengbêjlerin o yürek dağlayan uzun havalarını, annemin ve nenemin Kürtçe konuşurken yüzlerine yerleşen o sarsılmaz huzuru…Sonra göç ettik.

Büyük şehir bize sadece yeni bir adres vermedi; eski hayatımızı, kimliğimizi ve o kofînin asaletini de kapının dışında bıraktı. Okulun ilk günü öğretmen, daha ismimizi öğrenmeden başka bir şey öğretti: “Burada Türkçe konuşulur.” O cümle, aslında bir dil kuralı değildi. Bir çocuğun ruhuna bırakılmış görünmez, keskin bir sınırdı.
Evde bir dünya vardı. Okulda başka bir dünya…

Evde nenem bana Kürtçe masallar anlatıyor, her penez şıkırtısında bana köklerimi fısıldıyordu. Okulda ise o dünya yok sayılıyordu. Evde “ez kurdim” demek gururdu; okulda susmak en güvenli kaleydi. Evde alkışlanan o canım kelimeler, okul bahçesinde ağır bir utanca dönüşüyordu.

Bir gün nenem beni okuldan almaya geldi. Üzerinde her zamanki rengârenk Kürt kıyafeti, başında tüm heybetiyle o kofîsi vardı. Puşisi omuzlarına dökülüyor, alnına düşen gümüş penezler şehrin gri betonları arasında parıldıyordu. Yüzündeki kırışıklıklar kadar onurlu, coğrafyası kadar yaralı ama dimdik bir Kürt kadınıydı.
Kapıda beni görünce gülümsedi. O gümüşler neşeyle şıkırdadı.
“Kuro, were…” dedi. Koşup o puşinin kokusuna, o şefkatli boynuna sarılmam gerekiyordu. Ama sınıf arkadaşlarım bana bakıyordu. Öğretmen bakıyordu.
Koca şehir, nenemin kofîsine yabancı ve yargılayan gözlerle bakıyordu.

Ben ise neneme değil, bizi ayıplayan o gözlere bakıyordum. Kendimi o gümüşlerin ışıltısından, o rengârenk puşiden koparılmış hissettim. Yanına gittim ama Kürtçe cevap vermedim. Sanki o dili bilmiyormuş, sanki o kadının yabancısıymışım gibi davrandım. Nenem bir an sustu. Kofîsindeki penezlerin sesi bıçak gibi kesildi. O yaralı Kürt kadınının vakur duruşuna bükülmez bir hüzün çöktü.
Sonra yavaşça, kelimeleri diline yakıştıramayarak Türkçe söylemeye çalıştı: “Gel…”
O tek kelimeyi söylerken, o koca çınarın yüzündeki mahcubiyeti bugün hâlâ içim kanayarak hatırlıyorum. O gün utanan nenem değildi. Utanması, kendi köklerinden hicap duyması öğretilen bendim.

Çünkü okul bana sadece Kürtçenin yasak olduğunu söylemekle yetinmedi; o kofîyi taşıyan, o puşiyi bağlayan insanın, yani benim canımın, nenemin bu şehirde “eksik” ve “tehlikeli” olduğunu hissettirdi. Kürt kadınının yüzyıllardır taşıdığı o asil dram, torununun gözlerindeki korkuda saklanmıştı. İşte asimilasyon tam burada başlıyordu.
Bir dili yasaklamak kadar ağır olan şey, o dili konuşan, o geleneksel kofîsiyle dünyaya meydan okuyan bir neneyi, torununun gözünde değersizleştirmek, onu bir utanç nesnesine dönüştürmekti.

Göç, zaten bizi toprağımızdan koparmıştı. Şehir ise hafızamızdan ve bağlarımızdan…
Ben iki ayrı çocuk olarak büyüdüm. Evde başka biriydim. Okulda başka. Evde Kürttüm. Sokakta bunu saklayan ürkek bir gölgeydim. Evde nenemin, o puşili kadının torunuydum; okulda ise ondan utanmayı öğrenen bir yabancı. İnsan iki dil öğrenebilir. İki kültürü tanıyabilir. Aman iki ayrı ruhla, ikiye bölünmüş bir kalple büyümek… İşte en ağır, en yaralı travma budur.

Bir yanı nenesinin dizinin dibinde, o gümüş penexlerin sesinde kalmak isteyen; diğer yanı arkadaşlarının arasında görünmez ve "normal" olmaya çalışan bir çocuk…
Bu yalnızca benim hikâyem değildi. Büyük şehirlere göç etmek zorunda bırakılan, köylerinden ve kimliklerinden koparılan binlerce Kürt çocuğunun ortak, sessiz çığlığıydı. Kürt kadınının evladını korumak için çektiği o gizli acının, çocuktaki yansımasıydı.

Göç sadece evimizi değiştirmedi. Sesimizi, bakışımızı, hatta aynaya baktığımızda gördüğümüz o masum çocuğu bile değiştirdi.
Yıllar sonra anladım ki, nenem bana sadece Kürtçe konuşmayı öğretmiyordu. O, başındaki kofîsiyle, puşisinin her ilmeğiyle bana bir halkın hafızasını, acısını ve asaletini emanet ediyordu. Dağların adını…Taşların saklı hikâyesini…
Uğradığı her haksızlığa rağmen bir Kürt kadını olarak dimdik kalmayı…
Ben ise okul sıralarında bunların unutulması, o kofînin gizlenmesi gerektiğini öğreniyordum.

İşte bu yüzden buna çifte travma diyorum.

İlki, göçle toprağından ve kültüründen koparılan bir ailenin, o yaralı Kürt kadınının travmasıydı. İkincisi ise okulun ve tek tip anlayışın, bir çocuğu kendi nenesine, kendi puşisine, kendi diline ve öz kimliğine yabancılaştırmasının travması…
Bir halkın en büyük kaybı, çocuklarının başka bir dili öğrenmesi değildir. En büyük kayıp; bir çocuğun, başı kofîli nenesinin uzattığı o şefkatli eli, çevresindeki ırkçı ve yargılayıcı bakışlardan korkarak tereddütle tutması, ya da o eli hiç tutamamasıdır.

Çünkü o anda sadece iki insanın arasına mesafe girmez.
Bir dil sessizleşir.
Bir hafıza eksilir.
O puşinin renkleri solar, penezlerin sesi kesilir.

Ve bir çocuk, daha hayatın en başında, kendi evine ve asıl varlığına yabancı olmanın o omuzları çökerten, dünyadan ağır yükünü taşımaya başlar.