Ortaokul son sınıfını bir askeri darbe ile karşılıyorlardı. Ergenliğin ilk döneminde karşılaştıkları darbenin ne olduğunu bilmiyorlardı. Ama toplumum kaygısını onlar da içten içe hissediyordu.
Ders hocaları bir bir tutuklanıyordu. Yerlerine yenileri gelmiyordu. Bu yüzden eğitim döneminin bir yarısı boş derslerle tamamlanmıştı. İkinci yarısında derslere branş dışı hocalar girmeye başladı.
Buna rağmen bazı branşlar telafi edilemiyordu. Bunlardan biri İngilizce dersiydi. Zaten birinci sınıftan beri İngilizce dersi neredeyse boş geçmişti. İngilizce dersine kendine ‘sınıf öğretmeni ‘ misyonu biçen Sosyal Bilgiler hocası giriyordu.
O gün yine hoca içeri girmiş, sıralar arasında bir subay gibi geziniyordu. Birden “herkes sırayla türkü söylesin, biraz neşelenelim”dedi. Sıra ona geldiğinde ne yapacağını şaşırdı. İki yıl önce Liseden devrimci abilerine ‘hernepêş’ söylediğini hatırladı. Hernepêş’i söylediğinde diğer sınıflar da onu dinlemeye gelirdi. O anda ülkede bir darbe olduğunu unuttu. Ve refleks olarak ‘brayêmindelal!” diye başladı. ‘Hernepêşê geldiğinde ensesinden bir tokatla sarsıldı. Kendini yerde buluverdi. Hiç kimse yerden kalkması için ona yardıma cesaret edememişti. Yavaş yavaş toparlandı. Başını kaldırıp bulanık gözlerle etrafa baktı. Hoca en önde ona sertçe bakıyordu. Böylece ülkede bir darbe olduğunu kendi pratiğiyle de anlıyordu. Bunu anlaması ile sakinleşmesi de bir oldu.
“ Sen ayağa kalk! Kürtçenin yasak olduğunu bilmiyor musun!”, “Bilmiyordum!”
“O zaman öğren.” Bundan sonra sınıfta,okulda, sırada, bahçedeKürtçe konuşmak yasaktır. Konuşanlar disiplin kuruluna verilecektir.”
Hiç kimseden çıt çıkmıyordu. Sınıfın sessizliğini “ Bakıyorum kendine gelmişsin. Senbize Türkçe bir türkü oku, herkes kendine gelsin.”
“ Ben türkü bilmiyorum!”, “ Bilmiyorsan öğreneceksin . Bu sana bir ödev olsun. Bir sonraki derste okuyacaksın!“
Sınıfı yine derin bir sessizlik sarmıştı. Ve sessizlik nefessizliğe dönüşmüştü .gerçekten kimse nefes alamıyor gibiydi . Hoca da nefes alamıyor olacak ki sınıfın pencerecini açtı. O arada dışarıda on dokuz mayıs bayram provası vardı. Kız öğrenciler kültür fizik hareketleri yapıyordu. Hocalardan biri bağlama çalıyordu. Hocanın çaldığı ‘Bitlis’te beş minare’ydi. Türküyü ezberlemeye karar verdi. Teneffüste bir cesaretle bağlama çalan hocasına gitti.
“Ben bu türküyü öğrenip okumak istiyorum.”
“Öğrenme kolay. Ama sana bunu okutmam. Ben hareketlere müzik eşlik etsin diye çalıyorum. ”
Bağlama hocası törende okuyacakmış diye anlamıştı.
Nihayet türküyü ezberledikten sonra hocanın derse girecek günü bekledi. Ve o gün geldi. Yine boş geçecek İngilizce dersi zamanıydı. Sınıf öğretmenleri İlhan hoca içeri girdi. Önce milliyetçiliği tutuverdi. Selçuklu,Osmanlı kahramanlıkları derken kendisiyle göz göze geldi
“ Sen türkü okuyacaktın değilmi?”
“Evet hocam. Türkü okuyacaktım.”
“Seni dinliyoruz o zaman.”
Nefes alarak türküyü okumaya başladı. Elbette heyecanlıydı. Ve dizeler ezberinden kaçıyordu
“ Dur, okuma !”
Sınıfı bir sessizlik sardı. İlhan Hoca ona yaklaştı. Anlamıştı, bu defa türküyü iyi okumadığı için tokat yiyecekti. Ancak İlhan Hoca tokat yerine, bu defa başını okşadı. “Sen en iyisi geçen başladığın Kürtçe türküyü oku. Onu daha iyi okumuştun. Bu türküye yazık etme.“ Bir şok daha yaşıyordu. Geçen hafta Hernepêşokudu diye cezalandırılmışken bu defa cezayı veren oku diyordu.
Heyecandan titremeye başladı. Sınıf arkadaşları da onu heyecanlı gözlerle izliyordu. Nekadar gayret etse de bir türlü okumaya başlayamadı.
“Tamam kendini zorlama!” dedi hocası. Ve sınıftan dışarı çıktı. Hocası ne kadar yumuşarsa yumuşasın ilk tokadınetkisi hala devam ediyordu. Sonraki günlerde bir daha hiçbir türkü okuyamadı. Geçirdiği ağır zatürre sesini kısmıştı.
Elbette yasağa aldırmadılar. Arasıra hocalardan sopa yeseler de Kürtçe konuşmaktan vazgeçmediler. Yıllar sonra Bitlis’ten geçerken içinden durupminareleri saymak geldi. Ama sayması gereken çok şey vardı.
Ve anılar bugünden kopuk değildi. Bugünü anlamak ve onu değiştirmek içindi.