‘Sosyal medya icat olundu, mertlik bozuldu’. Bu cümleyi çok sık kullanıyorum. Üstelik ne zaman söylesem, ‘haklılık payın çok fazla’ diyenlerin sayısı da azımsanmayacak kadar fazla oluyor.

Belki de hepimizin içinde, eski zamanlara dair küçük bir özlem var.

Naif bir mektup düşünün mesela. Bir insanın duygularını anlatmak için günlerce, belki haftalarca beklediği, kelimeleri defalarca düşünüp kâğıda öyle döktüğü bir mektup…

Arzu hâllerinin, bayram tebriğinin, yılbaşı kutlamasının, doğum gününün kartpostallara yazıldığı zamanlar…

Ya da yeni bir şey öğrenmek için tuşlara bastığımız o ilk zamanlar.

Teknoloji hayatımıza girdiğinde, sanki dünyaya açılan kocaman bir pencere çıkıvermişti önümüze. Bilgiye ulaşacak, birbirimizi daha kolay anlayacak, birbirimizden daha çok haberdar olacaktık.

Öyle olmadı.

Bugün geldiğimiz noktada, aradaki mesafe bana bazen iki ayrı çağ arasındaki mesafe kadar büyük geliyor.

Çünkü sosyal medya yalnızca iletişim biçimimizi değiştirmedi. İnsanların birbirine bakışını, birbirine söz söyleme biçimini ve hatta birbirine zarar verme kapasitesini de değiştirdi.

Eskiden bir insanın yüzüne söylemeye cesaret edemeyeceği şeyleri bugün bir ekranın arkasına saklanarak söyleyebiliyor olması, üzerinde ciddi ciddi düşünmemiz gereken bir mesele.

‘Nefret suçu’ kavramını artık o kadar sık duyuyoruz ki, zaman zaman kavramın kendisinin de içini boşaltıyoruz.

En genel anlamıyla nefret suçları; bir kişiye ya da gruba, ırkı, etnik kökeni, dili, dini, cinsiyeti, cinsel yönelimi, engellilik durumu veya benzeri bir kimlik özelliği nedeniyle yönelen saldırı, tehdit ve benzeri suçları ifade ediyor.

Türkiye’de de ayrımcılık ve nefret saikiyle bağlantılı fiiller farklı ceza hükümleri kapsamında değerlendirilebiliyor. TCK’nın 122. maddesi “Nefret ve Ayırımcılık” başlığı altında belirli ayrımcı davranışları düzenliyor.

Ama benim asıl derdim bugün kanun maddelerinden ziyade, meselenin toplumda geldiği yer.

Okullarda, sokaklarda, eğlence mekânlarında, tribünlerde ve artık en fazla da sosyal medyada.

Aklınıza gelebilecek hemen her yerde bir ‘öteki’ yaratma çabası var.

İnsanları kimlikleri üzerinden hedef alan, onları aşağılayan, tehdit eden, düşmanlaştıran bir dil giderek sıradanlaşıyor.

İşin tehlikeli tarafı da tam burada başlıyor. Çünkü nefretin sıradanlaşması, bir süre sonra nefret edilen insanın da sıradanlaşmasına yol açıyor.

Yani hedefteki insan artık bir insan olmaktan çıkıyor.

Bir etiket oluyor, kimlik, takımın taraftarı, etnik kökene mensup kişi, bir inanç grubunun üyesi…

Sosyal medya başlangıçta insanların birbirine ulaşmasını kolaylaştıran bir alan gibi görünüyordu. Bugün ise ciddi sayıdaki bir kitle için yalnızca iletişim değil, aynı zamanda bir tür ruhsal ve sosyal haz alanına dönüşmüş durumda.

Beğenilmek, takip edilmek, dikkat çekmek, bir başkasının hatası üzerinden kendini var etmek…

Bütün bunlar bir tür ödül mekanizmasına dönüşebiliyor.

Üstelik gerçek kimliğinizi saklamak için önünüzde çoğu zaman yalnızca birkaç saniyelik bir işlem var.

Fake hesap, anonim profil.

Ve ekranın diğer tarafındaki insan artık karşınızda değil.

İşte bu mesafe, vicdanın da mesafesi olabiliyor.

Gerçek hayatta selam vermeye, sohbet etmeye, düşüncesini dinlemeye bir-iki insan bulamayanların sosyal medyada kendilerine küçük bir kale kurduklarına çok sık rastlıyoruz.

O kalenin surlarından da taş atıyorlar.

Kime denk gelirse artık…

İnsanların acısı, bir başkasının etkileşim sayısına dönüşebiliyor.

Linç, ekrandan çıkıp gerçek hayata giriyor

İnsanların aile hayatlarına, işlerine, sosyal çevrelerine, itibarlarına ve bazen doğrudan yaşamlarına kadar uzanabiliyor.

Bir insanın yıllarca inşa ettiği itibarı, birkaç dakika içinde yüzlerce paylaşımın arasında paramparça edilebiliyor.

Üstelik yalanın hızıyla doğrunun hızı aynı değil. Bir yalan saniyeler içinde binlerce kişiye ulaşabiliyor. Tekzip ise çoğu zaman aynı insanlara bile ulaşmıyor.

Çok sevdiğim bir müzisyen arkadaşım, sosyal medyada maruz kaldığı ağır bir linç sonrasında girdiği bunalımdan kurtulamayarak hayatına son vermişti. Hala içim acır hatırlarken.

Nefret yalnızca hedef aldığı kişiyi zehirlemiyor. Nefret, toplumun tamamına yayılan bir zehir gibi.

Bir grubu sürekli aşağılayan dil, zamanla o grubun toplumdaki eşit yurttaşlık duygusunu aşındırıyor. İnsanlar kendilerini güvende hissetmemeye başlıyor. Çocuklar birbirlerini kimlikleri üzerinden tanımayı öğreniyor. İşyerlerinde, okullarda, sokakta ve gündelik ilişkilerde mesafeler büyüyor.

Geçtiğimiz haftalarda oynanan bir Amedspor maçında, babasıyla birlikte maçı izleyen henüz iki-üç yaşlarındaki bir çocuğa yönelik kullanılan ifadeleri gördüğümde dehşete düştüm.

İki-üç yaşındaki bir çocuktan neden nefret edilir?

Özellikle Kürtler’e yönelik ‘Toros, yeşil ve sarı torba’ gibi ifadelerin sosyal medyada tekrar tekrar dolaşıma sokulması da bunun başka bir örneği.

Bunlar sadece birkaç kelimeden ibaret değil.

Her kelimenin bir hafızası var.

Sosyal medya icat edildi, mertlik bozuldu diyorum ya…

Belki meseleyi biraz daha farklı kurmak gerekiyor.

Teknoloji bizi bozmadı. Korkarım ki, teknoloji, içimizde olanı görünür ve çok daha hızlı hâle getirdi.

Bir siyasi görüşü sevmemek o görüşe sahip herkesin düşmanımız olmadığını anlamak,

Bir futbol takımını desteklerken karşı tribündeki insanın da bizim gibi sevinen, üzülen, korkan, çalışan, ailesine ekmek götüren biri olduğunu bilmek,

Ve en önemlisi, nefretin bize sağladığı o kısa süreli hazza karşı ‘hayır’ diyebilmek, ‘insan’ olmanın gereklerindendir.

Evet, nefret bulaşıcıdır. Ama insanlık da bulaşıcıdır.

Bir çocuğa, bir kadına, bir Kürt'e, bir Alevi'ye, bir mülteciye, bir engelliye ya da herhangi bir ‘öteki’ne sırf kimliği nedeniyle yapılan saldırıya sessiz kalmamak…

Nefret suçları ve nefret söylemi yalnızca hedef aldığı insanları değil, hepimizi yoksullaştırıyor.

Çünkü bir toplumda insanlar birbirinden korkmaya başladığında, yalnızca güven duygusu değil; birlikte yaşama iradesi de kaybolmaya başlıyor.

O yüzden mesele, ‘Bana dokunmayan yılan bin yaşasın’ meselesi değil.

Çünkü nefretin yılanı, bir gün mutlaka başka birinin kapısından çıkıyor.

Ve o gün geldiğinde, bugüne kadar sessiz kalanların da söyleyecek pek fazla sözü kalmıyor.

Nefretin önüne geçmek bu yüzden yalnızca hukukun değil, hepimizin görevi.

Aksi hâlde toplumun çürümesi hızlanır.

Ve bazı çürümelerin tamiri, sanıldığından çok daha uzun sürer.