Bazı karşılaşmalar vardır. Hayatınıza sessizce girer, ilk anda sıradan görünür ama zaman geçtikçe anlamı büyür. Gökhan Biçer arkadaşım İle karşılaşmamız da böyleydi. Cezaevi koşullarında başlayan tanışıklığımız, zaman içinde sözcüklerin ötesine geçen bir dostluğa, birbirini anlamaya çalışan bir yolculuğa dönüştü.

Bugün bu yolculuğun önümüzde duran önemli bir durağı var: Luvî Yayınlarından çıkan Gökhan’ın ilk kitabı, Öpüşmeden Yaşayanların Morgu.

Bir kitabı okumaya başladığınızda bazen daha ilk sayfalarda yazarın yalnızca yazmadığını anlarsınız. Gökhan’ın metinlerinde de böyle bir duygu var. O, yazarken yalnızca geçmişi anlatmıyor. Geçmişin içine yeniden giriyor. Yaşanmış bir anın kapısını yeniden açıyor. Kimi zaman bir sokakta, kimi zaman bir gecenin sessizliğinde, kimi zaman da yıllar önce geride kaldığını düşündüğümüz bir acının tam ortasında yeniden duruyor.

1-358

Belki de bu yüzden kitabın daha başlarında şu sorularla karşılaşıyoruz: “Bir yazar içten içe neden kanar? Yazarken neden o anı yeniden yaşar? Yaşarken, gözlerinin önünden damlalar neden birer birer düşer? Bir yazar en çok neye susar? Susarak, hakikatin coğrafyasında adım adım neyi arar?”

Bu sorular öylesine sorulmuş sorular değil. Kitabın tamamına yayılan bir sorgulamanın kapısını açıyor. Çünkü burada yazmak, yalnızca kelimeleri yan yana getirmek değil. Yazmak, dokunmak. Dokunmak ise bazen insanın kendisiyle yeniden karşılaşması demek.

Gökhan’ın parmaklarının arasına sakladığı kurşun kalem de bu yüzden sıradan bir kalem olmaktan çıkıyor. Kimi zaman cebine gizliyor, kimi zaman avucunda sımsıkı tutuyor. Sanki yaşananların ağırlığını o kalem taşıyor. Sanki söylenemeyenleri, unutulmaması gerekenleri ve yarım kalan cümleleri bir yere emanet ediyor.

Gökhan’ın dünyasında şehir de değişiyor. Şehir yalnızca şehir değil. Sokak yalnızca sokak değil. İnsan yalnızca bir karakter değil.

Sur’un karanlık dehlizleri, gecenin sessizliği, Dicle’nin karaltısı, Hevsel’in ağaçları ve sürgünün soğuğu, insanın iç dünyasıyla birbirine karışıyor. Coğrafya, yalnızca bir mekân olmaktan çıkıp hafızaya dönüşüyor. Surlar geçmişi taşıyor, sokaklar tanıklık ediyor, Dicle susarak anlatıyor. Ve insan o sokaklarda yürürken yalnızca bugünü değil, geçmişin izlerini de görüyor.

“Faili belli bir kan pazarının ortasında, sessiz sessiz yürüyordu. Kadim sokaklarda büyük bir sessizlik vardı. Gece ikiydi. Ne bir bebeğin ağlayışı duyuluyordu ne de çöpü karıştıran kedilerin ürkek telaşı.”

Ardından başka bir görüntü geliyor:

“Dolunay kan kırmızıydı tepesinde. Ezan da çan da derin bir uykunun en tatlı yerinde susmuştu.”

Bu cümlelerde büyük bir sessizlik var. Ama o sessizlik boş değil. İçinde korku var, acı var, hafıza var. Bir şehrin gecesi var. Bir toplumun suskunluğu var.

Gökhan’ın anlatımındaki güç de burada ortaya çıkıyor. Büyük acıları bağırarak anlatmıyor. Sözü büyütmek yerine sessizliği büyütüyor. Okurun karşısına hazır bir duygu koymuyor. Bir görüntü bırakıyor. Bir cümle bırakıyor. Sonra geri çekiliyor.

Ve okur, o cümlenin içinde kendine ait bir şey buluyor.

Sessizliğin İçinden Geçen Hafıza

Kitabın sayfalarında ilerledikçe yorgunluk, sürgün ve geçmişin izleri daha belirgin hale geliyor. Gençliğinin en güzel yılları sürgünde geçen bir insanın hafızasıyla karşılaşıyoruz. Sevincini bile karla kaplı doruklara emanet eden, geçmişini sırtında taşıyan bir insanın hikâyesi bu. Sonra bir gece çıkıyor karşımıza. Bir gece ki sabahı bile değiştiriyor. “O geceden sonra sabah hiçbir zaman gerçekten sabah olmadı. Yıllarca aynı karabasanın içinde uyandı. Uykusunda çığlık çığlığa bağırdı.”

Bir insanın yaşadığı acı bazen bir gecede kalmaz. O gece, yıllarca insanın içinde yaşamaya devam eder. Gündüzün içine sızar. Uykulara girer. Sessizliğe karışır. Bazen bir kokuda, bazen bir sokakta, bazen de hiç beklenmedik bir anda yeniden ortaya çıkar.

Gökhan’ın anlatısı tam da bu hafızanın peşinden gidiyor.

Köylerin kapısına vurulan çarpı işaretleri, süngülerin gölgesi, gecenin çığlıkları ve sürgünün soğuğu birer görüntü olarak karşımıza çıkıyor. Fakat bu görüntülerin arkasında yalnızca geçmiş yok. Bugüne kadar taşınan bir hafıza da var.

Belki de kitabın en güçlü tarafı burada. Gökhan anlatıyor, ama okur yalnızca onu dinlemiyor. Bir süre sonra kendisiyle karşılaşıyor.

Çünkü bazı kitaplar vardır, okuru dışarıdan seyretmez. İçeri çeker. Bir sayfayı okursunuz, sonra bir başka sayfaya geçersiniz ama aklınız hâlâ önceki cümlenin içindedir. Kitap ilerledikçe anlatılanların arasından kendi hatıralarınız, kendi suskunluklarınız, kendi kayıplarınız çıkmaya başlar.

İşte Öpüşmeden Yaşayanların Morgu biraz da böyle bir kitap.

Bir Kitaptan Daha Fazlası

Bu nedenle kitabın adı ile içeriği arasındaki bütünlüğe ayrıca bakmak gerekiyor. Öpüşmeden Yaşayanların Morgu, yalnızca şiirlerin ve denemelerin bir araya geldiği bir kitap değil. Yaşanmışlıkların, ertelenmiş duyguların, suskunlukların, özlemlerin ve insanın kendi içine yaptığı uzun yolculuğun izlerini taşıyor.

Dicle’nin ve surların taşına yaslanan bir anlatı bu. Bir ayağı geçmişte, bir ayağı bugünde. Bir tarafında acı, diğer tarafında özlem var. Bir yerde sürgünün soğuğu, başka bir yerde insanın içinden hiç sönmeyen özgürlük ateşi…

Belki de kitabın asıl meselesi tam burada başlıyor. İnsan ne kadar susabilir? Ne kadarını içinde taşıyabilir? Neleri unutmuş gibi yapabilir? Ve bütün bunlardan sonra yeniden sevebilir mi?

Kitap, bu sorulara yüksek sesle cevap vermiyor. Zaten gücü de biraz buradan geliyor. Cevapları okurun önüne koymak yerine onu kendi sorularıyla baş başa bırakıyor.

Gökhan’ın yaptığı şey, yaşadıklarını yalnızca anlatmak değil. Onları yeniden kelimelerin içinden geçirmek. Acıyı söze, hafızayı cümleye, sessizliği anlatıya dönüştürmek. Bu yüzden bazı cümleler kitap bittikten sonra da insanın peşinden geliyor. Çünkü bazı kitaplar okunur ve biter. Bazı kitaplar ise okunur, kapanır ama insanın içinde devam eder. Öpüşmeden Yaşayanların Morgu da böyle bir yerde duruyor.

Bir kitabın sayfaları arasında yalnızca kelimeler yoksa, yaşanmışlık varsa, hafıza varsa, özlem varsa ve insan kendi içinden bir parçayı o sayfalarda bulabiliyorsa, artık o kitap yalnızca bir kitap değildir. Bir tanıklıktır. Bir hafızadır. Ve belki de en önemlisi, unutulmaması gerekenlerin sessizce tutulduğu bir yerdir.

Yüreğine, içtenliğine ve kalemine sağlık sevgili dostum.