Öcalan’ın “Halkların başarılı olduğu hiçbir devrim yoktur” biçimindeki değerlendirmesini çıkış noktası alırsak, asıl üzerinde durulması gereken soru şudur: Devrimler neden halkın yaşamında kalıcı ve köklü bir değişim yaratamadı? Çünkü bu durum, devrime öncülük edenlerin de başarısızlığı anlamına gelir.
Devrim adına yola çıkan insanlar zamanla neye dönüşüyor? Güç nerede toplanıyor? Halk kararların neresinde kalıyor? Sorgulama neden zayıflıyor? Başlangıçta reddedilen ayrıcalıklar başka biçimlerde yeniden mi ortaya çıkıyor?
Bu sorular yalnızca bugünü anlamak için değil, devrimlerin neden başarısız olduğunu anlamak için de önemlidir. Çünkü içeride yaşanan sorunları görmeden, bütün başarısızlıkların nedenini dışarıda aramak aynı sorunları yeniden üretme riskini taşır.
Bu sorular sorulmadan gerçek nedenlere ulaşmak mümkün değildir. Çünkü bir kurumun değişmesi, onu yöneten insanın değiştiği anlamına gelmez. Bir programın yenilenmesi, karar alma biçiminin yenilendiği anlamına gelmez. İsimler, yapılar ve söylemler değişebilir ama makam tutkusu, kişisel çıkar, yakın çevreyi koruma, eleştiriye kapanma ve farklı düşünceyi dışlama devam eder. Böyle olduğunda eski düzen ortadan kalkmaz, biçim değiştirerek yeni yapının içine taşınır. Devrimin en zor tarafı yalnızca iktidarı değiştirmek değil, iktidarın insanla kurduğu ilişkiyi değiştirmektir.
Devrim Önce İnsanda Başlar
Devrim yalnızca başkalarının değişmesini isteyen bir iddia haline gelirse, kendi çelişkisini üretmeye başlar. Devrim önce insanın kendisiyle ve başkalarıyla kurduğu ilişkide başlar. Savunduğumuz yeni yaşamı kendimiz ne kadar taşıyoruz? Sorumluluk almak, toplumun içine girmek, sonuçlarıyla yüzleşmek ve gerektiğinde kendi bildiklerini değiştirebilmektir. Bir insanın etrafında çok sayıda insan bulunması onun toplumla güçlü bir ilişki kurduğu anlamına gelmez. Ölçü, toplumun tüm kesimleriyle nasıl bir ilişki kurduğudur.
Bu nedenle mesele yalnızca “toplum dinleniyor mu?” değildir. Toplumun hangi kesimleri görülüyor, hangileri görülmüyor? Hangi sözler yukarıya ulaşıyor, hangileri yolda kayboluyor? Bilgi kaç aşamadan geçerken değişiyor? Bu mekanizma görülmeden sağlıklı bir ilişki kurmak zordur. Çünkü en iyi niyetli karar verici bile kendisine ulaşan bilgi kadar toplumu görebilir.
Bir devrimci, bulunduğu kentin esnafıyla, şoförüyle, işçisiyle, memuruyla, emeklisiyle, öğrencisiyle, ev kadınıyla, sanayicisiyle, tüccarıyla, küçük işletme sahibiyle, çiftçisiyle, sanatçısıyla, sporcusuyla, gazetecisiyle, akademisyeniyle ne kadar doğrudan ilişki kurmaktadır? Kentteki sivil toplum örgütlerini, meslek odalarını, sendikaları, ticaret ve esnaf örgütlerini, insan hakları kuruluşlarını, kültür ve sanat çevrelerini, spor kulüplerini, ekonomik hayatın hangi alanlarda sıkıştığını gerçekten biliyor mu? Belediyenin, mahallenin, sokağın, işyerinin ve evin gerçekliğini birbirinden kopuk mu görüyor, yoksa bunların birbirini nasıl etkilediğini anlayabiliyor mu? Bir kentin ekonomik hayatını yalnızca rakamlardan, toplumsal hayatını yalnızca raporlardan, siyaseti yalnızca toplantılardan, kurumlara atamalar yaparak okumak mümkün değildir. Çünkü gerçek hayat çoğu zaman rapora girmeden önce sokakta konuşulur.
Burada daha zor bir soru ortaya çıkıyor: Bu insanlar gerçekten toplumu mu dinliyor, yoksa kendilerine toplumu anlatan dar bir çevreyi mi dinliyor? Çünkü insan bazen toplumdan kopmadan da toplumdan koparılabilir. Etrafında onlarca insan olabilir, her gün toplantılar yapılabilir, sürekli raporlar hazırlanabilir, telefonlar susmayabilir. Fakat eğer hep aynı insanlar konuşuyor, aynı insanlar bilgi taşıyor, aynı çevreler sorunları tarif ediyor ve karar vericiler de esas olarak bu çevrelerin söyledikleri üzerinden hareket ediyorsa, ortaya toplumun kendisi değil, toplumun daraltılmış bir görüntüsü çıkar. Böyle bir durumda insan toplumun içinde olduğunu zannederken, aslında kendi çevresinin oluşturduğu bir fanusun içinde yaşayabilir.
Siyaset yapan insanın toplumu tanıması, yalnızca ideoloji, eğitim, söylem, propaganda ve tarih bilmesiyle ölçülemez. Onlar önemli olabilir ama hayatın kendisinin yerini tutmaz. Kitabı bilmekle hayatı bilmek aynı şey değildir.
Bir kentin nasıl yaşadığını anlamak için yalnızca kurumlara bakmak yetmez. Yukarıda belirtmiş olduğumuz kentin tüm kesimlerini görmek ve iletişimde olmak gerekir. Toplum adına siyaset yapmak, haritaya bakarak şehri tanımak değildir. Çünkü toplum harita değildir. Sürekli değişen, kendi içinde farklılaşan canlı bir ilişkiler bütünüdür. Toplumun talepleriyle mi, yoksa dar bir grubun duruşuyla mı kararlar alınıyor? Bir yapı yalnızca kendisine yakın çevrelerle konuşuyorsa, zamanla kendi sesini toplumun sesi sanabilir.
Bu nedenle özgür ilişkinin gerçek ölçüsü, insanların dinlenmiş görünmesi değil, söylediklerinin kararları değiştirebilmesidir. Bir esnafın itirazı dikkate alınıyor, bir mahallenin talebi kararları etkiliyor, bir meslek örgütünün uyarısı politika değişikliğine yol açıyorsa orada gerçek bir danışma vardır. Karar önceden verilmiş ve insanlardan yalnızca onay bekleniyorsa, bunun adı katılım değil, katılım görüntüsüdür. Buradaki temel soru basittir: Toplumun içinde misiniz, yoksa toplum adına konuşanların içinde mi?
Bugün aynı hataları yeni kavramlarla, yeni kurumlarla veya yeni kadrolarla yeniden üretmiyor muyuz? Bildiklerimizi hayatın önüne koyuyor, dar çevremizden gelen çok yönlü kuşatılmışlığı toplumun tamamının gerçekliği sanıyor, sorgulamayı zayıflık olarak görüyor ve değişimi yalnızca başkalarından mı bekliyoruz?
Bunlara dürüstçe bakmadan yeni bir dönemden söz etmek kolaydır. Zor olan, değişimin kendimizden başlamasını kabul etmektir. Çünkü geçmişin hatalarını bilmek yetmez. O hataları yeniden üretmeyecek insanı, ilişkiyi ve siyaset tarzını oluşturmak gerekir. Bu nedenle başlangıçtaki soruya yeniden dönmek gerekiyor: Devrimler neden başaramadı? Belki de en önemli cevap, yalnızca dışarıda değil, devrimi yapan insanın toplumdan, sorgulamadan, gözlemden ve hayatın gerçek akışından uzaklaşmasında aranmalıdır. Ve bugün bizim için daha önemli soru şudur:
Toplumu değiştirmeye talip olan bizler, toplumun kendisiyle değişmeye ne kadar hazırız?