Bir ülkenin önüne tarihi bir barış fırsatı geldiğinde asıl sınavı, bu fırsatın değerini ne kadar kavradığı ve onu nasıl değerlendirdiğidir. Çünkü barış, yalnızca silahların susmasıyla değil, çatışmalara yol açan nedenlerin doğru anlaşılması, geçmişte yapılan hatalardan ders çıkarılması ve geleceğin buna göre kurulmasıyla mümkün olur.

Bugün Türkiye’nin önündeki mesele de yalnızca yeni bir sürecin başlayıp başlamadığı değildir. Asıl mesele, bu sürecin hangi anlayışla yürütüleceği, kimlerin katılımıyla şekilleneceği ve tarihi bir fırsatın gerçek bir toplumsal dönüşüme dönüştürülüp dönüştürülemeyeceğidir.

Bu noktada Abdullah Öcalan’ın düşüncelerini, yaklaşımını ve yaptığı çağrıları doğru anlamak büyük önem taşıyor. Çünkü Öcalan, Türkiye’de hakkında çok konuşulan ancak düşünceleri, önerileri ve siyasi yaklaşımı çoğu zaman bütünlüklü biçimde ele alınmayan bir figür. Onu yalnızca geçmişteki çatışmalar üzerinden değerlendirmek de, bugün dile getirdiği görüşleri geçmişten bağımsız ele almak da eksik bir yaklaşım olur. Doğru bir değerlendirme, tarihsel süreci, yaşanan deneyimleri, ortaya çıkan sonuçları ve bugün önümüzde duran imkânları birlikte okumayı gerektirir.

Öcalan’ı Anlamak, Tarihi Ve Bugünü Birlikte Okumaktır

1993’teki ateşkes girişiminden, 1999’da Abdullah Öcalan’ın yakalanmasının ardından yaşanan gelişmelere; 2000’li yıllardaki farklı çatışmasızlık ve diyalog arayışlarından, 2009’daki demokratik açılım sürecine ve 2013’te başlayan çözüm sürecine kadar Türkiye birçok önemli dönemden geçti. Bu dönemlerin her biri farklı beklentiler, umutlar ve tartışmalar yarattı. Ancak 2015’te çatışmaların yeniden başlaması ve çözüm sürecinin fiilen sona ermesi, barış arayışlarının yalnızca iyi niyetli açıklamalarla sürdürülemeyeceğini, karşılıklı güvenin, siyasi iradenin ve kalıcı mekanizmaların ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gösterdi.

Geçmişte yaşananları yalnızca kimin haklı, kimin haksız olduğu üzerinden tartışmak, bu deneyimlerden çıkarılması gereken dersleri gölgede bırakır. Asıl yapılması gereken, hangi fırsatların neden değerlendirilemediğini, hangi adımların eksik kaldığını, tarafların hangi yanlışlara düştüğünü ve toplumun beklentilerinin neden karşılanamadığını açıkça ortaya koymaktır. Çünkü geçmişle yüzleşmeden geleceği kurmak, eski sorunları yeni biçimlerde yeniden üretme riskini beraberinde getirir.

2024’ün sonlarına doğru yeniden gündeme gelen gelişmeler, yeni bir sürecin kapısını araladı. Devlet Bahçeli’nin 22 Ekim 2024’te yaptığı çağrı, Abdullah Öcalan’la gerçekleştirilen görüşmeler ve Öcalan’ın 27 Şubat 2025’te kamuoyuna iletilen mesajında PKK’ye silah bırakma ve kendini feshetme çağrısında bulunması, bu dönemin başlıca gelişmeleri arasında yer aldı. PKK, 5–7 Mayıs 2025’te gerçekleştirdiği kongrenin ardından 12 Mayıs 2025’te örgütsel yapısını feshetme ve silahlı mücadeleyi sona erdirme yönünde karar aldığını duyurdu. 11 Temmuz 2025’te ise Irak Kürdistan Bölgesi’nde, Süleymaniye yakınlarında düzenlenen törende bir grup PKK mensubu silahlarını yaktı.

Bunlar küçümsenecek adımlar değildir. Yıllardır devam eden çatışmaların sona ermesi yönünde ortaya çıkan her gelişme, toplumun geleceği açısından önem taşır. Bununla birlikte, alınan fesih kararını ve gerçekleştirilen sembolik silah yakma törenini, silahsızlanmanın bütünüyle tamamlandığının kanıtı olarak değerlendirmemek gerekir. Kalıcı sonuçlara ulaşılabilmesi için kararların sahadaki uygulamalarla desteklenmesi ve sürecin doğrulanabilir, şeffaf ve sürdürülebilir mekanizmalarla ilerletilmesi önemlidir.

Ancak atılan adımların önemini kabul etmek, sürecin bütün sorunlarının çözüldüğü anlamına gelmez. Tam tersine, bugün atılması gereken adımların daha kapsamlı, daha cesur ve daha bütünlüklü olması gerekiyor. Silahlı çatışmanın sona erdirilmesine yönelik gelişmelerin kalıcı bir barışa dönüşmesi için demokratikleşme, hukuk devleti, toplumsal katılım, karşılıklı güven ve ortak yaşam konularının da açık biçimde ele alınması gerekir.

Öcalan’ın çağrılarının hangi çerçevede değerlendirildiği, önerilerinin ne ölçüde dikkate alındığı ve bunların somut adımlara nasıl dönüştürüleceği bu nedenle önemlidir. Bununla birlikte, kalıcı barışın yalnızca tek bir aktörün çağrılarına veya tarafların açıklamalarına bağlı olmadığı da unutulmamalıdır. Sürecin başarısı; bütün tarafların sorumluluk üstlenmesine, şiddetin kalıcı biçimde sona ermesine, hukuki güvencelerin oluşturulmasına ve toplumun farklı kesimlerinin sürece güven duyabilmesine bağlıdır.

Geçmiş deneyimlerin gösterdiği temel gerçek şudur: Ateşkesler, diyalog girişimleri ve siyasi açıklamalar önemli başlangıçlar olabilir, ancak kalıcı barış, bunların somut, denetlenebilir ve toplumsal meşruiyete sahip adımlarla desteklenmesiyle mümkündür. Türkiye’nin önündeki temel mesele, yeni bir başlangıç yapmaktan ibaret değildir. Asıl mesele, geçmişteki başarısızlıkların nedenlerini doğru inceleyerek bu kez süreci kesintiye uğratmayacak siyasi, hukuki ve toplumsal koşulları oluşturabilmektir.

Devlet Ve İktidarın Önündeki Tarihî Sorumluluk

Bugün devletin ve iktidarın önünde önemli bir sorumluluk bulunuyor. Bu sorumluluk, yalnızca gelişmeleri takip etmek veya mevcut adımları yönetmek değil; geçmişin dar kalıplarını aşarak yeni dönemin ihtiyaçlarını doğru tespit etmek ve çözümün önünü açacak bütünlüklü bir siyasi tutum geliştirmektir. Bunun için Öcalan’ın yaklaşımını kapsayıcılığı ve derinliğiyle kavramak; barış sürecinin gelişmesi için uzun yıllardır ortaya koyduğu emeği, çabayı, samimiyeti ve kararlılığı doğru değerlendirmek gerekir. Bu gerçekliği göz ardı eden siyasi hesaplar, sürecin önünü tıkayabilir ya da gereksiz yere uzamasına neden olabilir.

Öcalan’ın yaklaşımını doğru okuyamamak, barış lehine geliştirdiği girişimlerin ve süreci dönüştürme çabalarının pratikte anlamsızlaştırılmasına yol açabilir. Bu nedenle sürecin tarihsel önemini ve taşıdığı imkânları kavramak, barışın toplumsallaşmasına katkı sunmak ve çözümün önünü açacak somut adımlar atmak belirleyici bir önem taşıyor.

Ne var ki devletin ve iktidarın bu tarihî fırsatı gerektirdiği cesaret ve kararlılıkla değerlendirmekte yetersiz kaldığı yönündeki eleştiriler giderek önem kazanıyor. Sürecin dar bir güvenlik çerçevesine sıkıştırılması, toplumsal ve siyasal boyutlarının geri planda bırakılması, çözüm için ihtiyaç duyulan güven ortamını zayıflatıyor. Oysa kalıcı barış, bir tarafın diğerine ne yapması gerektiğini söylemesiyle değil, sorunun bütün boyutlarıyla ele alınması ve geleceğe ilişkin karşılıklı güvence ve güvencelerin oluşturulmasıyla mümkündür.

Bu nedenle atılan adımların yanında, hangi sorunların hâlâ çözümsüz kaldığı da açıkça konuşulmalıdır. Toplumun beklentileri nelerdir? Sürecin ilerlemesini zorlaştıran engeller hangileridir? Demokratik siyaset ve hukuk alanında hangi düzenlemelere ihtiyaç vardır? Farklı kesimlerin kaygıları nasıl giderilecektir? Bu sorulara cevap verilmeden, yalnızca olumlu açıklamalara dayanarak kalıcı sonuçlar elde etmek kolay değildir. Devletin ve iktidarın görevi, bu soruları ertelemek değil, cesaretle gündemine almaktır.

Siyasi Kurumlardan Topluma Uzanan Sorumluluk

Barışın sorumluluğu yalnızca devletin, iktidarın veya Öcalan’ın omuzlarına bırakılamaz. Siyasi partilerin, yerel yönetimlerin, sivil toplum kuruluşlarının, sendikaların, meslek örgütlerinin, insan hakları kuruluşlarının, akademisyenlerin, sanatçıların, iş dünyasının ve toplumun farklı kesimlerinin de bu süreçte sorumluluk üstlenmesi gerekir. Çünkü barış, toplumun dışında hazırlanıp topluma sunulacak bir karar değildir. Toplumun katılımıyla güçlenen, farklı kesimlerin kaygılarını dikkate alan ve ortak geleceğe ilişkin güven oluşturan bir süreç olmak zorundadır.

Demokrasi denildiğinde yalnızca seçimler veya siyasi açıklamalar anlaşılmamalıdır. Demokrasi aynı zamanda danışmak, dinlemek, tartışmak, farklı düşüncelere alan açmak ve kararları toplumun deneyimlerinden yararlanarak oluşturmaktır. Eğer demokrasi, özgürlük ve yeniden yapılanma gibi temel meseleler birkaç kişinin kararlarına bağlı kalırsa toplumun geniş kesimleri kendisini sürecin dışında hisseder. Bu da hem alınan kararların toplumsal karşılığını zayıflatır hem de yeni döneme duyulan güveni azaltır.

Bu nedenle esnafla, ticaret odalarıyla, belediyelerle, kent konseyleriyle, sokak meclisleriyle, mahalle komisyonlarıyla, basın kuruluşlarıyla, sendikalarla, meslek örgütleriyle ve sivil toplum örgütleriyle gerçek ve düzenli istişare mekanizmaları kurulmalı; akademisyenlerin, sanatçıların, gençlerin, kadınların, iş insanlarının ve farklı toplumsal çevrelerin görüşleri sürece yansıtılmalıdır. Çünkü bu kurumlar ve toplumsal kesimler, barışın toplumsallaşmasının ve kalıcılaşmasının vazgeçilmez aktörleridir. Barış, toplumun bu kesimlerinin etkin katılımı ve katkısı olmadan gerçek anlamda inşa edilemez. Bu nedenle söz konusu kesimler yalnızca sürece dâhil edilmeyi beklememeli, kendilerini sürecin aktif birer öznesi hâline getirmek için gerekli girişimlerde bulunmalı ve barışın inşasında tarihsel sorumluluk üstlenmelidir.

Elbette bütün bu çalışmaların yapıldığı, çeşitli görüşmelerin gerçekleştirildiği söylenebilir. Fakat bildiğimiz kadarıyla toplumun geniş kesimlerine yayılan, sonuçları açıkça görülebilen ve alınan kararlara etkisi anlaşılabilen kapsamlı bir istişare sürecine duyulan ihtiyaç devam ediyor. Toplumun sesini yalnızca olumlu değerlendirmeler üzerinden duymak yeterli değildir. Sokaklarda, iş yerlerinde, mahallelerde ve günlük yaşamda dile getirilen eleştiriler de dikkate alınmalıdır. Sorunları olduğundan daha iyi gösteren raporlar hazırlamak yerine, gerçek durumu bütün yönleriyle ortaya koymak gerekir.

Siyasi kurumlar da kendi içlerinde bu anlayışla yüzleşmelidir. Yeni bir dönemden söz ederken eski alışkanlıkların, dar çevrelerin ve kapalı karar alma biçimlerinin devam etmesi çelişki yaratır. Değişim yalnızca kurumların adını, yapısını veya yönetimini yenilemekle gerçekleşmez. İnsanların birbirleriyle kurduğu ilişkiler, karar alma biçimleri ve topluma karşı taşıdıkları sorumluluk da değişmelidir. Çünkü eksikleri konuşmadan, yanlışları kabul etmeden ve farklı görüşlerden yararlanmadan gerçek bir yenilenme sağlanamaz.

Tarihî Fırsatı Cesaretle Değerlendirmek

Türkiye bugün önemli bir eşikte bulunuyor. Geçmişte yaşanan acılar, kayıplar ve başarısızlıklarla sonuçlanan girişimler, yeni bir fırsatın da aynı şekilde sonuçlanacağı anlamına gelmez. Ancak bu fırsatın kendiliğinden başarıya ulaşacağı düşüncesi de gerçekçi değildir. Bunun için geçmişin deneyimlerinden ders çıkaran, bugünün sorunlarını açıkça gören ve geleceği toplumun geniş katılımıyla kurmayı hedefleyen bir yaklaşım gerekiyor.

Öcalan’ı doğru okumak, barışı doğru yönetmenin önemli koşullarından biridir. Fakat tek başına yeterli değildir. Devletin ve iktidarın cesur adımlar atması, siyasi partilerin sorumluluk üstlenmesi, yerel yönetimlerin ve sivil toplumun sürece etkin biçimde katılması, toplumun kaygılarının dinlenmesi ve demokratik mekanizmaların güçlendirilmesi gerekir. Bu alanlardan biri eksik kaldığında diğer alanlarda atılan adımların da kalıcılığı zayıflayabilir.

Burada mesele, herhangi bir kişiyi veya kurumu tartışmanın dışında tutmak değildir. Mesele, herkesin kendi sorumluluğuyla yüzleşebilmesi ve ortak geleceğin gerektirdiği adımları atabilmesidir. Çünkü barış, yalnızca çatışmanın sona ermesi değil, insanların kendilerini güvende hissettiği, sözlerinin dikkate alındığı ve geleceğe umutla bakabildiği bir yaşamın kurulmasıdır.

Şimdi asıl soru şudur: Türkiye, önündeki bu tarihî fırsatı geçmişin alışkanlıklarıyla mı değerlendirecek, yoksa yeni bir anlayışla kalıcı barışın ve demokratik dönüşümün yolunu mu açacak? Bunun cevabı yalnızca yapılan açıklamalarda değil, alınacak kararlarda, atılacak somut adımlarda ve toplumla kurulacak ilişkilerde ortaya çıkacaktır. Tarihî dönemler, yalnızca büyük sözlerle değil, o sözlerin gerektirdiği sorumluluklar yerine getirildiğinde anlam kazanır. Bugün ihtiyaç duyulan da tam olarak budur. Öcalan’ı doğru okumak, süreci bütün yönleriyle kavramak ve barışı cesaretle, samimiyetle ve toplumun katılımıyla yönetmektir.