Arjen konuşurken kelimeler yerli yerinde duruyordu, cümleler birbirine takılmadan akıyordu. Dinleyenler kendilerinden bir şey bulduklarını sanıyor, bakışları tanıdık bir ifadeye takılıyordu ama o, bu düzenin ardında başka bir boşluk olduğunu hissediyordu; kelimeler yerli yerinde duruyordu ama ruhunda hâlâ bir eksiklik vardı.

Sahnedeki eski tahta sandalye Arjen’in her duraksamasını hissediyor, hafifçe titreşiyordu, pencere camı sesin ritmine uyum sağlıyor, salondaki sessizliği yankılıyordu. Masanın üzerindeki kağıt broşürler kıpırdamadan duruyor ama üzerlerine düşen ışık ve gölge Arjen’in iç çalkantısını sessizce yansıtıyordu. Sandalyenin ve camın sessiz bakışı, konuşmanın akışıyla birleşiyor; kelimeler ile sessiz nesnelerin farkındalığı iç içe geçiyordu.

Konuşmanın ortasında bir anlığına kendi sözlerinden çekildiğini hissetti, cümleler akmaya devam ediyordu ama o biraz geride kalmıştı; sanki yıllar içinde öğrenilmiş bir biçimin içinden konuşuyordu. Bu biçim onu hatalardan, tereddütten, kendisiyle yüzleşmekten koruyan bir kabuktu, ama kabuğun içinde çalkantı vardı, bastırılmış sorular, söylenmemiş itirazlar, kendine bile söyleyemediği cümleler. Sahnedeki ışık Arjen’in duraksamasında hafifçe kaydı, broşürlerin kenarları sanki bir nefesle oynuyordu. Her kıpırtı cümleler arasındaki boşluğu uzatıyor, sessiz bir yankı bırakıyordu. Arjen bu sessiz titremelerde kendi iç çalkantısını duydu, nesneler de onunla birlikte konuşuyordu.

İnsanlar Arjen’i tutarlı buluyordu; kararlı, güvenilir. Oysa içeride çok şey tutarsızdı. Bastırılmış sorular, yarım kalmış itirazlar, kendine bile söyleyemediği cümleler… Dışarıdaki düzen onları daha da derine itiyordu. Belki de propaganda tam olarak buydu, yalan söylemek değil, gerçeğin sadece güvenli tarafını göstermekti. Kafede masaların üzerindeki fincanlar hafifçe titriyor, kahve buharı havada kıvrılarak yükseliyordu. Arjen o bakışları ve nesnelerin sessiz hareketlerini gördü. İnsanlar da tıpkı fincan buharı gibi kendi gerçeklerini gizliyordu, görünmez bir ritimle. Camın dışındaki hafif rüzgar perdeyi sallıyor, ışık oyunları masanın üzerindeki kağıtları titretirken Arjen’in içindeki karmaşayı yansıtıyordu.

İçerideki Sessiz Çalkantı

Dünya krizlerinden, adaletsizlikten, yönsüzlükten söz ederken her cümle yerini buluyordu, ama içinde başka bir cümle dönüp duruyordu: “Ben burada neyi örtüyorum?” Bu soru sesli değildi, kimse duymadı, ama yankısı büyüktü. Tüm kürsüler, salonlar, ülkeler… Siyaset işleyen bir makineye benziyordu. İnsan ritme uyduğunda kabul görüyor, uymazsa dışarda kalıyordu.

Otobüs camından dışarı bakınca, yağmur damlaları camda hafifçe kayıyordu. Arjen, damlaların sessiz yürüyüşünde makinenin ritmine uymayan boşlukları fark etti. Her damla, söylenmeyen sözlerin sessiz bir yankısı gibi akıyordu. İçindeki uyumsuzluğu bastırmak, damlaların sessizliğinde bile imkânsızdı.

Arjen hangi kelimenin alkış getirdiğini, hangisinin rahatsızlık yaratacağını biliyordu ama makine insanın içindeki düzensizliğe alan tanımıyordu. Oysa tam da düzensiz yerlerden insan gerçekti. Konuşurken duraksadı, kimse fark etmedi. İçinde birikenlerin ağırlığını hissetti: kendi sahteliklerini, kendine itiraf edemediği uyum hâllerini, eksik söylediği cümleleri. Pencere kenarındaki saksıdaki yaprak hafifçe sallanıyor, gölge oyunları odanın duvarına düşüyordu. Evdeki eski masa Arjen’in duraksamasını sessizce kaydediyor, her çizik ve çatlak kendi öyküsünü anlatıyordu. Nesnelerin sessiz tanıklığı, Arjen’in karmaşası ile birleşiyordu. Duraksamalar ve bastırılmış sözler artık sadece içsel değil, mekânın ve nesnelerin hafızası hâline gelmişti.

Maskenin Ardındaki Dünya

O an fark etti: bu yük yalnızca onun değildi. Bu yük, bütün dünyanın yüküydü. Herkes biraz böyle konuşuyor, biraz böyle susuyor, biraz böyle maskeleniyordu. Dünya siyaseti devasa bir maske koleksiyonuydu. Her maske içerideki karmaşayı dışarıdan düzenli göstermeye çalışıyordu.

Pazar yerinde tezgâhların üzerindeki sebze ve meyveler sessizce duruyordu. Üzerlerine düşen ışık ve gölge insanların telaşıyla birlikte hareket ediyordu. Arjen o yükün yalnızca fiziksel olmadığını biliyordu. Nesneler bile taşınan görünmez çuvalları yansıtıyordu. Her adım, her ışık ve gölge sessiz bir tanıklık gibiydi. Alkışlar yükseliyor, yüzler memnundu. O ise garip bir dinginlik hissediyordu. İlk kez içindeki kirliliği fark etmişti, henüz temizlememişti, çözmemişti; ama görmüştü.

Parkta bir bank üzerine düşen yaprakları hafifçe sallıyor, gölge oyunları Arjen’in durduğu noktayı sessizce işaret ediyordu. Çocuk koşuyor, düşen yaprakların arasından geçiyordu. Arjen o gülüşte kendi ağırlığını bir anlığına unuttu. Hafiflik böyle küçük anlarda ortaya çıkıyordu. Nesnelerin sessiz tanıklığı, çocuk ve Arjen’in farkındalığı bir araya geliyor, insan ve mekânın birleşik ritmini yaratıyordu.

Kürsüden indiğinde biliyordu: maskeyi hemen çıkaramayacaktı, makineyi hemen durduramayacaktı, ama artık biliyordu ki, biçim ne kadar kusursuz olursa olsun, içerideki kirlilik görülmeden hiçbir yön gerçekten bulunamazdı. Ve belki de bu öykü, Arjen’in değil, bu satırları okuyan herkesin içindeki sessiz sorunun yankısıydı: Ben neyi örtüyorum? Otobüste yanındaki direk hafifçe titriyor, camın üzerine düşen yağmur damlaları sessizce akıyordu. Arjen artık farkındaydı: herkes bir şeyler örtüyor, ama bazı örtüler hem nesneler hem de mekânın sessiz tanıklığıyla ortaya çıkıyordu.