Günün ilk ışıkları evlerin duvarlarına henüz vururken adam kapının önünde durdu. Çantası omzundaydı. İçeride bıraktığı masaya, yarım kalmış kitaba ve duvarda asılı eski fotoğrafa son kez baktı. Bir daha dönmeyeceğini düşünüyordu.
Uzun zamandır içinde büyüttüğü şey buydu: bulunduğu yerden çıkmak, başka bir yere varmak, başka türlü yaşamak. Kapıyı kapattı, anahtarı cebine koydu ve yürümeye başladı. İlk saatlerde adımlarının sesini dinledi. Her adımda geçmişinden biraz daha uzaklaştığını sanıyordu. Yoldan geçenler nereye gittiğini sorduklarında, “Yeni bir başlangıca,” diyordu. Bu cümleyi ilk söylediğinde içinde bir ürperti olmuştu. İkinci kez söylediğinde kendine güveni artmıştı. Üçüncü kez söylediğinde artık buna inanmaya başlamıştı.
Öğleye doğru bir köye girdi. Meydanda toplanmış insanlar vardı. Adamı görünce yanlarına çağırdılar. Çantasını yere bıraktı ve yolculuğunu anlattı. Eski hayatından, değişmesi gereken şeylerden ve insanların birlikte yaşayabileceği yeni bir hayattan söz etti. Konuştukça çevresindekilerin yüzünde bir ilgi oluştuğunu gördü. Bu onu daha da cesaretlendirdi. Tam o sırada meydanın kenarında oturan genç bir kadın ayağa kalktı. “Peki,” dedi, “bizim söylediklerimizi kim dinleyecek?” Adam bir an durdu. “Hepimiz birbirimizi dinleyeceğiz,” dedi. Kadın başını eğdi. “Bunu daha önce de duymuştuk.” Adam cevap vermek istedi ama kelime bulamadı. Kadın tekrar yerine oturdu. Meydandakiler konuşmaya devam etti. Adam ise ilk kez kendi sesini dışarıdan duymuş gibi oldu. Söylediği sözler güzel görünüyordu ama kadının yüzündeki ifade, sözlerinin bir yere değmediğini söylüyordu.
Akşam olduğunda köyden ayrıldı. Bir süre hızlı yürüdü. Kadının sorusu peşinden geliyordu: “Bizim söylediklerimizi kim dinleyecek?” Kendi kendine, “Ben zaten dinleyeceğim,” dedi. Sonra içinden başka bir ses yükseldi: “Gerçekten mi?” Adam bu sesi susturmak istedi. “Elbette,” dedi. “Ben farklı bir şey söylüyorum.” Ses yeniden geldi: “Farklı olan söylediğin mi, yoksa yaptığın mı?” Adam durdu. Yolun ortasında uzun süre kıpırdamadan kaldı. Sonra başını kaldırıp karanlığa baktı. İlk kez kendi sözlerinden şüphe etmişti. Bu şüphe onu korkutuyordu. Çünkü insan başkasından kuşku duyduğunda hâlâ kendisini güvende hissedebilir, ama insan kendi doğrularının içine bir çatlak düştüğünde saklanacak yer bulamaz.
Ertesi gün yoluna devam etti. Öğleden sonra eski bir taş binanın önünde durdu. Kapısı açıktı. İçeride duvar boyunca dizilmiş insanlar vardı. Kimse konuşmuyordu. Adam içeri girdiğinde duvardaki isimleri gördü. Bazılarının altında tarihler, bazılarının yanında birkaç kelime vardı. Bir köşede yaşlı bir adam oturuyordu. Adam ona, “Bunlar kim?” diye sordu. Yaşlı adam başını kaldırmadan, “Senin yolundan geçenler,” dedi. Adam isimlere tekrar baktı. “Neden hiç duymadım onları?” Yaşlı adam bu kez ona baktı. “Duydun,” dedi. “Ama başka sesleri daha önemli buldun.” Adamın yüzü gerildi. “Ben kimsenin sesini küçümsemedim.” Yaşlı adam sustu. Sonra duvarın önündeki boş sandalyeyi gösterdi. “Otur.” Adam oturdu. Yaşlı adam gözlerini kapattı. “Şimdi konuşma.”
Uzun bir sessizlik oldu. Adam önce yalnızca kendi nefesini duydu. Sonra dışarıdan gelen ayak seslerini, rüzgârın kapıya vuruşunu, uzaktan ağlayan bir çocuğu… Bir süre sonra bu seslerin arasından başka şeyler duymaya başladı. Bir kadının yıllarca beklediği bir kapıyı, bir adamın her sabah iş bulma umuduyla çıktığı sokağı, bir çocuğun babasının dönmesini bekleyişini, genç birinin geleceğini düşünürken yüzüne yerleşen boşluğu… Gözlerini açtı. “Bunlar burada mıydı?” diye sordu. Yaşlı adam, “Hep buradaydılar,” dedi. “Sen ilk kez sessiz kaldın.”
Adam binadan çıktığında hava kararmıştı. O gece uyuyamadı. Gözlerini kapattıkça duvardaki isimler beliriyordu. Kendisini yıllardır adalet arayan, değişim isteyen ve yeni bir hayatın mümkün olduğuna inanan biri olarak görmüştü. Şimdi zihninde daha rahatsız edici bir soru dolaşıyordu: “Ya ben de değiştirmek istediğim şeyin bir parçasıysam?” Bu sorudan kaçmak için geçmişini düşünmeye başladı. Nerelerde susmuştu? Kimin sözünü yarıda kesmişti? Kimi kendi doğrularına uymadığı için uzaklaştırmıştı? Kaç kez “hepimiz” demiş ama o “hepimiz”in içinde bazı insanlara yer bırakmamıştı? Hatırladıkça yüzü kızardı. Bazı anıları yıllardır başka isimlerle saklamış olduğunu fark etti. Kendine “zorunluluk” dediği şeyin içinde kibir, “kararlılık” dediği şeyin içinde tahammülsüzlük, “öncülük” dediği şeyin içinde başkalarının yerine karar verme arzusu vardı. En ağır olanı da bunları başkalarına yaptığında fark etmiş, kendisine yaptığında görmemiş olmasıydı.
Sabah olduğunda yeniden yola çıktı. Bu kez yürürken önüne bakmakta zorlanıyordu. Yol aynı yoldu ama adamın içindeki rahatlık kaybolmuştu. Birkaç gün sonra büyük bir şehre ulaştı. Meydanda kalabalık vardı. Bir grup insan yüksek bir platformun üzerinde konuşuyordu. Adam kalabalığın arasına girdi. Konuşmacı yeni bir dönemden, yeni bir toplumdan ve eski alışkanlıkların geride bırakılmasından söz ediyordu. İnsanlar alkışlıyordu. Adam da bir an alkışlamak istedi. Tam ellerini birbirine vuracakken yanında duran yaşlı bir kadının sessizce ağladığını gördü. Kadına baktı. Kadın platforma bakmıyordu. Kalabalığın arkasında duran genç bir adama bakıyordu. Adam gencin yüzünü takip etti. Genç konuşmacılara bakıyor, sonra başını eğiyordu. Adam kadına, “Neden ağlıyorsun?” diye sordu. Kadın gözlerini silerek, “Çünkü yine bizim adımıza konuşuyorlar,” dedi. Adamın eli havada kaldı. “Ama yeni bir şey söylüyorlar.” Kadın acı bir gülümsemeyle, “Yeni sözler eski ağızdan çıkınca insanın hayatı değişmiyor,” dedi.
Adam o gece meydandan ayrılmadı. Kalabalık dağıldıktan sonra platformun önünde tek başına oturdu. Saatlerce konuşmadan bekledi. Sonra ayağa kalktı ve meydanın etrafında yürümeye başladı. Bir tur attı. Sonra bir tur daha. Bir süre sonra durdu. Önündeki çeşmeyi tanıdı. Az önce yanından geçtiği sokağı tanıdı. Aynı dükkân, aynı taş duvar, aynı kırık tabela… Bir kez daha yürüdü. Yine aynı yere geldi. Üçüncü kez yürüdüğünde kalbi sıkışmaya başladı. “Ben burada ne yapıyorum?” diye düşündü. Dördüncü turda artık yürümeyi bıraktı. O anda anladı ki insan bazen hareket ettiği için ilerlediğini sanıyordu. Oysa aynı korkuların, aynı ilişkilerin ve aynı alışkanlıkların çevresinde dönüp durmak da hareketti. Hem de dışarıdan bakıldığında oldukça canlı görünen bir hareket.
Adam meydanın ortasına oturdu. Sabah olduğunda insanlar yeniden gelmeye başladı. O ise yerinden kalkmadı. Bir süre sonra genç kadın yanına geldi. Köyde karşılaştığı kadındı. Adam şaşırdı. “Sen burada ne yapıyorsun?” diye sordu. Kadın, “Seni arıyordum,” dedi. Adam başını eğdi. “Beni buldun. Ama ben kendimi bulamadım.” Kadın yanına oturdu. Bir süre ikisi de sustu. Adam sonunda, “Yeni bir başlangıç yapmak istiyordum,” dedi. Kadın, “Belki de önce nereden başladığını görmen gerekiyordur,” diye cevap verdi. Adam başını kaldırdı. İlk kez bu cümle ona bir öğüt gibi gelmedi. Çünkü artık kendi içinde taşıdığı karanlığı görmeye başlamıştı. Yeni bir yere gitmeden önce eski yeri içinde taşıdığını fark etmişti.
Güneş yükselirken adam ayağa kalktı. Meydanın girişindeki tabelaya baktı. Üzerinde yine aynı söz yazıyordu: “YENİ BAŞLANGIÇ.” Bir süre baktı. Sonra elini uzatıp tabelayı sökmeye çalışmadı. Onu değiştirmeye de kalkmadı. Yalnızca arkasını döndü ve meydandan çıktı. Çünkü artık yeni bir tabelaya ihtiyacı olmadığını biliyordu. Yolun gerçekten değişip değişmediğini tabelanın değil, kendi adımlarının göstereceğini anlamıştı. Yürürken bir süre sonra arkasından sesler geldi. Birileri onu çağırıyordu. Adam dönmedi. Çünkü ilk kez bir yere yetişmek için değil, neyi gördüğünü kaybetmemek için yürüyordu. Yol uzundu. Nereye varacağını bilmiyordu. Ama artık bundan korkmuyordu. Çünkü yolun sonunda ne olduğunu bilmekten daha önemli bir şey öğrenmişti: İnsan kendi gerçeğini görmeden ne kadar uzağa giderse gitsin, sonunda yine kendisinin etrafında dolaşır. Ve açıklığını yitiren her yürüyüş, bir süre sonra ilerlemeyi değil, kendisini tekrar etmeyi öğrenir.