Siyaset denildiğinde çoğu insanın aklına iktidar gelir. Yönetmek gelir. Kitleleri etkilemek, söz söylemek, düzen kurmak ve mücadele etmek gelir. Oysa insanlık tarihinin en büyük kırılmalarından biri tam da burada başlar. Çünkü siyaset, kendini bilmeyen insanların eline geçtiğinde, toplumu dönüştüren bir bilinç alanı olmaktan çıkar, insanın kendi karanlığını büyüttüğü devasa bir güç mekanizmasına dönüşür.

Belki de bu yüzden siyaset, bugüne kadar çoğu zaman insanı özgürleştiren değil, insanın içindeki çözülmemiş korkuları, bastırılmış öfkeleri, yetersizlik duygularını ve iktidar açlığını topluma yayan bir alan hâline geldi. Çünkü kendini tanımayan insan, toplumu yönetmeye çalışırken aslında kendi eksikliğini yönetmeye çalışır. Ve bu çok tehlikelidir.

İnsanlık tarihi biraz da kendini bilmeyen insanların dünyayı şekillendirme girişimlerinin tarihidir. Krallar, liderler, ideolojiler, partiler, devrimler, darbeler ve savaşlar… Bunların büyük kısmının altında çözülmemiş insan psikolojisi vardır. İnsan kendini görmediğinde, kendi içindeki kaosu toplum projesine dönüştürür. Kendi korkusunu güvenlik politikası yapar. Kendi bastırılmışlığını ahlak anlayışı yapar. Kendi öfkesini devrim diye sunar. Kendi yetersizliğini ise otoriteyle kapatmaya çalışır. Çünkü insan, çözmediği her şeyi zamanla sisteme dönüştürür.

Bu nedenle siyaset yalnızca toplumu değil, önce insanın kendisini ilgilendiren bir alandır. Kendini bilmeyen biri için siyaset, tehlikeli bir güç sarhoşluğudur. Çünkü insan kendi iç dünyasını tanımıyorsa, alkışın ne yaptığını da bilemez, gücün zihni nasıl bozduğunu da fark edemez. Başta halk için çıktığı yolda, zamanla kendi içsel düzensizliğini korumaya çalışan bir yapıya dönüşür. İşte siyasetin çürümesi tam burada başlar.

Siyasetin Görünmeyen Krizi

Bugün siyasetin krizi aslında insanın kendiyle kurduğu ilişkinin krizidir. En büyük sorunlardan biri de şudur: İnsanlar siyasete çok erken giriyor ama kendilerine dönmüyor. Bir ideolojiye bağlanıyorlar ama kendi bilinçlerini tanımıyorlar. Bir halk için mücadele ediyorlar ama kendi içlerindeki tahakkümü görmüyorlar. Adalet istiyorlar ama kendi zihinlerindeki yargıçla hiç karşılaşmıyorlar. Özgürlük diyorlar ama içsel bağımlılıklarını fark etmiyorlar.

Bu yüzden bugün dünyada siyaset, insanı büyüten bir alan olmaktan çok, insanın içsel eksikliklerini sakladığı devasa bir sahneye dönüşmüş durumda. İnsanlar neyi savunduklarını biliyor gibi görünürler ama kim olduklarını bilmiyorlar. Ne için mücadele ettiklerini anlatıyorlar ama içsel motivasyonlarının kaynağını tanımıyorlar.

Yıllarca siyasetin içinde bulunan biri olarak benim gördüğüm en temel eksiklik de buydu: Siyasetteki asıl sorun bilgi eksikliği değil, kendilik eksikliğidir. Çünkü insan kendi içindeki iktidarı çözmeden, dışarıdaki iktidar ilişkilerini dönüştüremez. Kendini tanımayan biri siyaset yaptığını sanır, ama çoğu zaman yalnızca kendi psikolojisini örgütler.

Gerçek Değişim Nereden Başlar?

İnsan önce şunu fark etmelidir: “Ben toplumu değiştirmeye çalışırken kendimi ne kadar tanıdım ve pratik sahada uyguladığım ne oldu?” İşte gerçek başlangıç tam burada ortaya çıkar. Çünkü insan kendi zihnini, korkularını, üstünlük arzusunu, ait olma ihtiyacını ve içsel bağımlılıklarını görmeden giriştiği her mücadelede, farkında olmadan eski düzeni yeniden üretmeye başlar.

Bugün siyasetin en büyük krizlerinden biri de budur. Partiler değişiyor ama zihin değişmiyor. Söylemler değişiyor ama insan aynı kalıyor. İdeolojiler dönüşüyor ama iktidar dili dönüşmüyor. Çünkü insanın iç yıkımıyla yüzleşmeden yapılan her siyaset, eski düzeni başka kelimelerle yeniden üretmeye devam ediyor.

Gerçek değişim ise sloganla değil, insanın kendine bakabilme cesaretiyle başlar. Belki de gerçek siyaset ilk kez burada başlayacak ve hayattaki karşılığını bulacaktır. Yani insanın kendini tanıyıp, öğrenmesinde… Çünkü kendini tanımayanların kurduğu her düzen, eninde sonunda insanı yine kendine yabancılaştırır.