Her yıl aynı mevsimde aynı görüntülerle karşılaşıyoruz. Diyarbakır’dan, Urfa’dan, Mardin’den, Şırnak’tan aileler yüzlerce kilometre yol gidiyor. Fındık topluyorlar, soğan söküyorlar; pancarda, kayısıda, pamukta çalışıyorlar.
Bazen bir trafik kazası haberi geliyor. Bazen çadırlardaki yaşam koşullarını görüyoruz. Bazen çocukların da bu ağır hayatın içinde olduğunu hatırlıyoruz. Bazen de bugünlerde yeniden karşılaştığımız gibi ırkçılığı, aşağılanmayı ve şiddeti konuşuyoruz. Elbette bunların karşısında duracağız. Irkçılığa itiraz edeceğiz, saldırıya uğrayan insanlarımızın yanında olacağız. Ama bununla yetinemeyiz. Yıllardır kendimize sormamız gereken daha zor bir soru var: Neden Türkiye’nin en ağır, en güvencesiz ve en hareketli tarım emeğinin önemli bir bölümünü hâlâ Kürt aileler oluşturuyor? Bunun cevabını tembellikte ya da çalışmak istememekte arayamayız. İnsan çalışmamak için evinden yüzlerce kilometre uzağa gitmez. Ailesini yanına alıp çadırda yaşamaz. Sabahın ilk ışıklarıyla tarlaya girip gün boyunca en ağır işlerde çalışmaz. Tam tersine, burada büyük bir emek ve hayata tutunma iradesi var. Sorun çalışmamak değil; bu emeğin kendi kentinde, kendi coğrafyasında yeterince değer üretebileceği ekonomik zeminin uzun yıllardır kurulamamış olmasıdır. Bu yoksulluğun bir hafızası var Bugünkü tabloyu yalnız ekonomik tercihlerle açıklayamayız. İşleyecek bir karış toprağı dahi olmayan ailelerin hikâyesinin, kırsal yoksulluğun ve bölgesel eşitsizliklerin daha eski bir tarihi var. Buna çatışmalı yılların yarattığı zorunlu göçler, yerinden edilmeler ve mülksüzleşme de eklendi. Çok sayıda insan toprağından, üretim araçlarından ve yaşadığı çevreden koptu. Dolayısıyla bugün Karadeniz’de fındık bahçesinde çalışan Kürt emekçinin hikâyesi yalnız bugünün ücret meselesi değildir. Arkasında kuşaktan kuşağa taşınan ekonomik ve toplumsal bir kırılma vardır. Bunun kamusal ve siyasal sorumluluğunu unutmamalıyız. Ama geçmişin sorumluluğunu konuşmak, bugünün ve geleceğin sorumluluğunu bizim üzerimizden kaldırmıyor.
Demokratik toplumun ekonomik ayağı
İçinden geçtiğimiz Barış ve Demokratik Toplum Süreci bize yalnız siyaseti ve hukuku değil, toplum olarak kendi sorumluluklarımızı da yeniden düşünme imkânı 1veriyor. Barışı yalnız silahların susması ya da hukuki düzenlemelerin yapılması olarak görürsek eksik bırakırız. Kalıcı bir barışın, insanların yaşadığı yerde hayat kurabildiği, emeğinin karşılığını alabildiği ve geleceğini başkasının insafına bırakmadan inşa edebildiği ekonomik ve toplumsal bir zemine de ihtiyacı var. Bir toplumun kendi kendisini örgütleyebilmesi yalnız siyasal alanda söz sahibi olması değildir. Kendi emeğini, üretimini, bilgisini, sermayesini ve yerel kaynaklarını örgütleyebilmesi de bunun bir parçasıdır. Komün meselesinin önemini de burada görüyorum. Komünü geçmişe dönüş ya da dünyadan kopuş olarak değil; insanların üretim ve yaşam üzerinde daha fazla söz sahibi olduğu çağdaş bir örgütlenme imkânı olarak düşünmeliyiz. Üstelik bunun piyasa, teknoloji ya da özel girişimle zorunlu bir çelişkisi yok. Mesele bunlardan birini diğerine karşı savunmak değil; insanı ve emeği merkeze alan, ayakları yere basan yeni ekonomik ilişkiler kurabilmek.
Dünyada bunun örnekleri var
İspanya’daki Mondragón deneyimi bunun en bilinen örneklerinden biri. 1950’lerde küçük bir kooperatif girişimi olarak başlayan yapı bugün sanayiden finansa, teknolojiden eğitime kadar birçok alanda faaliyet gösteren büyük bir ekonomik organizasyona dönüşmüş durumda. Mondragón’u kopyalamaktan söz etmiyorum. Bence oradan alınabilecek esas fikir daha basit: Toplumsal örgütlenme ile ekonomik rekabet birbirinin karşıtı olmak zorunda değil. Biz de kendi modelimizi kendi gerçekliğimizden çıkarmalıyız. Üstelik bu mesele yalnız tarımla ilgili değil. Bir yerde küçük üreticilerin ortak makine ve pazarlama kapasitesi kurmasıdır. Başka bir yerde gençlerin ortak olduğu bir teknoloji girişimidir. Bir kentte küçük işletmelerin tek başına ulaşamadıkları pazarlara birlikte açılmasıdır. Başka bir yerde enerji, lojistik, turizm, sanayi ya da hizmet sektörlerinde yerel kapasitenin örgütlenmesidir. Kooperatif olabilir, komün olabilir, çalışanların ortak olduğu bir şirket olabilir; özel sektör ile üreticinin veya emekçinin farklı biçimlerde ortaklaştığı modeller de olabilir. Bence asıl mesele tabelası değil; mülkiyetin, kararın, riskin ve yaratılan değerin nasıl paylaşıldığıdır. Romantik fikirlerden değil; finansmana ulaşan, teknoloji kullanan, profesyonelce yönetilen, ürün ve hizmetini dünyanın herhangi bir pazarına satabilen yapılardan söz ediyoruz. Ölçümüz de gayet somut olmalı: Üretiyor mu? Ayakta kalabiliyor mu? İnsanlara insanca bir gelir sağlıyor mu? Emeği koruyor mu? Yarattığı değeri adil paylaştırıyor mu?
İş dünyasının da sorumluluğu var
Burada sorumluluğu toplumun üzerine bırakıp devleti denklemden çıkarmak gibi bir yanılgıya düşmemeliyiz. Bölgesel kalkınma, eğitim, altyapı, sosyal güvenlik, finansmana erişim ve adil teşvik politikaları kamunun asli sorumluluğudur. Toplumun kendi ekonomik kapasitesini örgütlemesi bunun alternatifi değil, tamamlayıcısıdır. Mesele “kendi başınızın çaresine bakın” demek değil; kamusal imkânlarla toplumsal iradeyi aynı üretim zemini üzerinde buluşturabilmektir. Ama buradan sonra bizim de kendimize bakmamız gerekiyor. Kürt illerindeki iş dünyasının, çiftçilerin, meslek örgütlerinin, sivil toplumun, üniversitelerin ve değer üreten herkesin bu tabloda bir sorumluluğu var. Sermaye biriktirmişsek, işletmeler kurmuşsak, ticaret yapıyor ve büyüyebiliyorsak yalnız kendi şirketlerimizin bilançosunu düşünemeyiz. Yaşadığımız toplumun ekonomik kapasitesinin büyümesinde de payımıza düşen bir iş var. Bu bir hayırseverlik çağrısı değil. İnsanlara yardım dağıtmaktan söz etmiyorum. Tam tersine, insanların yardıma ihtiyaç duymayacağı ekonomik kapasiteyi yaratmaktan söz ediyorum. Bunu yaparken başka bir yanlışa da düşmemeliyiz. Mevsimlik tarım işçisini tarladan alıp fabrikanın, atölyenin ya da hizmet sektörünün ucuz işçisine dönüştürmek kalkınma değildir. Emeğin hakkını gözetmeyen hiçbir model toplumsal olamaz. İnsanların sosyal güvencesinin bulunduğu, insanca gelir elde ettiği, örgütlenebildiği ve yarattığı değerden adil pay alabildiği bir ekonomi kurmak zorundayız. Çünkü demokratik toplum kendi içine kapanan bir toplum değildir. Kendi gücünü örgütleyen, kendi ekonomik kapasitesini büyüten ve bu güçle dünyayla ilişki kurabilen toplumdur.
Bir sonraki yıl ne olacak?
Mevsimlik tarım işçiliğini küçümsemiyorum. Her emek değerlidir. Benim itirazım, bir insanın ailesini ve çocuklarını yüzlerce kilometre uzağa götürmekten başka ekonomik seçeneğinin olmamasına. Bugün saldırıya uğrayan insanlarımızla dayanışacağız. Irkçılığa karşı sesimizi yükselteceğiz. Hukukun gereğini talep edeceğiz. Ama birkaç hafta sonra gündem değiştiğinde bizim sorumluluğumuz bitmeyecek. Çünkü ertesi yaz aynı aileleri yeniden aynı yollara uğurluyorsak, yalnız başkalarına söyleyecek sözümüz değil, kendimize soracağımız sorularımız da olmalı. Barışın hukuki ve siyasal zemini kurulurken demokratik toplumun ekonomik zeminini de güçlendirmek zorundayız. Belki önümüzdeki yıllarda başarımızı biraz da bununla ölçmeliyiz: Bugün yüzlerce kilometre uzağa çalışmaya giden insanların çocuklarının yarın kendi kentlerinde, kendi coğrafyalarında onurlu bir yaşam kurabilmeleri için biz ne ürettik, ne örgütledik, neyi değiştirdik? Çünkü gerçek dayanışma yalnız kötü günde birbirimizin yanında durmak değildir. Bir sonraki kötü günün yaşanmasına neden olan koşulları birlikte değiştirebilmektir.