İnsan, gerçekten kaybettiği şeyi mi arıyor? Yoksa hiç kaybetmediği şeylerin peşinde mi? Ya bütün arayışlarımız, en başından beri yanlış yerden başladıysa? İnsanlık, kaybettiği yere hiç döndü mü? Merhaba,

İlk Soru
Savunmalarınızı uzun yıllardır dikkatle okuyorum. Her okuyuşumda yalnızca bir siyasal hareketin düşünsel çerçevesiyle değil, binlerce yıllık insanlık tarihini yeniden okuma çabasıyla karşılaştığımı hissediyorum. Uygarlığın oluşumundan devletin doğuşuna, iktidarın tarihsel karakterinden kapitalist moderniteye, reel sosyalizmden ulus-devlet anlayışına, erkek egemen zihniyetten kadın özgürlüğüne, ekolojik tahribattan demokratik toplum arayışına kadar uzanan geniş bir tarihsel alanı büyük bir emekle sorguluyor, inceliyor ve yeniden değerlendirmeye çalışıyorsunuz. Kendinizden önce ortaya çıkan düşünceleri ve öncülük deneyimlerini yalnızca aktarmıyor, onları kendi çağlarının sınırları içinde yeniden okuyarak haklarını teslim ediyor, eksik bıraktıkları yönleri görünür hâle getiriyorsunuz. Okumalarıma göre, savunmalarınızın en güçlü yanı da tam olarak burada ortaya çıkıyor. Çünkü düşünceyi canlı tutan şey, onu tartışılmaz doğrular hâline getirmek değil, sürekli sorgulamaya ve incelemeye açık tutabilmektir.
Belki de bu nedenle, uzun zamandır zihnimde büyüyen soruları her mektupta olduğu gibi sizinle paylaşmanın anlamlı olacağını düşündüm. Çünkü insanlık tarihi bana şunu gösteriyor: Her büyük öncü, kendisinden önceki yürüyüşü yeniden inceleyerek kendi çağının kapısını aralamıştır. Hiçbir düşünce gökten inmiş son söz değildir. Her düşünce, kendisinden önce söylenmiş olanı yeniden okuyabildiği ölçüde gelişmiş, kendisinden sonra söylenecek olanlara da yeni imkânlar bırakmıştır. Eğer bugün binlerce yıllık tarihi yeniden konuşabiliyorsak, bunun nedeni her ne olursa olsun, başlı başına önemlidir.
Bu yüzden sizinle paylaşmak istediğim mesele, var olan bir düşünceyi reddetme arayışı değil, belki de şimdiye kadar yeterince görünür olmamış başka bir başlangıç noktasını birlikte inceleme sevdasıdır.
Savunmalarınızı okudukça zihnimde giderek büyüyen tek bir soru oluşuyor. Tarihin birçok kırılma noktasını görünür hâle getiriyorsunuz. Devleti, iktidarı, uygarlığı, kapitalist moderniteyi, reel sosyalizmi, ulus-devleti, erkek egemen sistemi, Kürt ve bölge sorunlarını ve bunların insan ve dünya üzerindeki etkilerini derinlikli çözümlemelere tabi tutuyorsunuz. Fakat bununla da yetinmiyorsunuz. Doğayı, enerjiyi, kuantumu, evreni, zamanı ve zekâyı da aynı düşünsel bütünlük içinde ele alıyorsunuz.
Bütün bunları okurken zihnimde giderek belirginleşen soru ise şudur: Acaba insanlık bugüne kadar kaybettiği şeyi değil, kaybettikten sonra ortaya çıkan sonuçları mı irdeleyip, arıyor? Eğer gerçekten böyleyse, o hâlde yeniden dönmemiz gereken yer tarihin herhangi bir dönemi değil, kaybın başladığı ilk nokta olmalıdır. Çünkü bir kaybın ürettiği sonuçları anlamak, o kaybın kendisini anlamakla aynı şey değildir. Sonuçlarla uğraşmak çoğu zaman insanı kaynağından uzaklaştırır.
Her ne kadar savunmalarınız bu konuları besleyen çok geniş bir düşünsel zemin sunsa da, benim aradığım cevap bütün bu çözümlemelerin biraz daha gerisinde duruyor. Çünkü devleti, iktidarı, uygarlığı, kapitalist moderniteyi, reel sosyalizmi, ulus-devleti ya da erkek egemen sistemi anlamak kadar; doğayı, enerjiyi, kuantumu, evreni, zamanı ve zekâyı anlamak da, bana göre hâlâ kaybın ardından ortaya çıkan tabloyu açıklıyor. Ben ise bütün bunlardan önce gelen, bütün bu kırılmaları mümkün kılan ilk kaybım ve kopuşun ne olduğu sorusunun peşindeyim. Eğer o ilk kopuşu görebilirsek, belki de insanlığın bugüne kadar aradığı birçok sorunun cevabı da kendiliğinden görünür hâle gelecektir.
İşte bu ve diğer tüm mektuplar, tam da o ilk noktayı birlikte sorgulama aşkından doğdu, doğuyor.
Birinci Düğüm
İnsanlık Nerede Kaybetti?
Bu sorunun peşinden yürümeye başladığımda karşıma sayısız cevap çıktı. Bir yaklaşım insanlığın kaybının devletle birlikte başladığını savunuyordu. Başka bir bakış bunu özel mülkiyetin ortaya çıkışına bağlarken, bir diğeri sınıflı toplumun oluşumunu esas alıyordu. Din, kapitalizm, sosyalizm ve modernite de farklı düşünceler tarafından bu kırılmanın temel nedeni olarak gösteriliyordu. Kadının köleleştirilmesini başlangıç kabul edenler de vardı, doğadan kopuşu, demokrasinin gelişememesini ya da özgürlüğün yeterince kurumsallaşamamasını insanlığın asıl kırılma noktası olarak değerlendirenler de.
Bütün bu yaklaşımların kendi içinde güçlü yanları vardır. Çünkü her biri insanlığın yaşadığı büyük acılara ve ağır yıkımlara işaret etmektedir. Ancak uzun yıllardır zihnimi meşgul eden soru, bütün bunlardan biraz daha farklı bir yerde duruyor: Acaba bütün bu tespitler gerçekten kaybın başladığı yeri mi gösteriyor, yoksa kayıp yaşandıktan sonra ortaya çıkan büyük sonuçları mı anlatıyor?
Bu sorunun peşinden yürüdükçe kendimi hep aynı noktada buluyorum. Bana göre insanlık demokraside kaybetmedi. Çünkü demokrasiyi kuracak olan da, onu ortadan kaldıracak olan da insandı. İnsanlık kadın özgürlüğünde kaybetmedi. Çünkü kadını tahakküm altına alan da, onu özgürleştirecek olan da insandı. İnsanlık ekolojide kaybetmedi. Çünkü doğayla uyum içinde yaşayacak olan da, doğayı tahrip edecek olan da insandı. İnsanlık kapitalizmde de kaybetmedi, sosyalizmde de… Çünkü her iki sistemi de ortaya çıkaran, yaşatan, dönüştüren ve kimi zaman yozlaştıran yine insandı. O hâlde bütün bu başlıkların öncesinde duran daha temel bir gerçeklik olmalıdır. Çünkü sonuçlar, kendilerini doğuran bir başlangıç olmadan var olamazlar.
İşte tam bu noktada zihnimde giderek netleşen kanaat şudur: İnsanlık önce insanda kaybetti.
Kuşkusuz, buna benzer tespitleri dile getiren birçok düşünür ve bilge olmuştur. Zerdüşt, Buda, Sokrates ve daha niceleri, farklı dönemlerde insanın kendisine yönelmesi gerektiğini çeşitli biçimlerde ifade ettiler. Fakat sanırım mesele yalnızca doğru tespiti yapmak değildir. Asıl mesele, o gerçeği olduğu gibi görebilmek ve yaşamın içinde karşılığını oluşturabilmektir.
Belki de en büyük eksiklik burada ortaya çıktı. Kimi hakikati ormanlarda aradı, kimi dağlarda, kimi mağaralarda, kimi akademilerde… Her biri insanı ve yaşamı anlamaya çalıştı, emek verdi, düşündü, sorguladı. Fakat görünen o ki, hakikatin yalnızca bir yönüne ulaşmak, bütününü görebilmeye yetmedi. Bu yüzden ortaya konulan büyük çabalara rağmen insanlık aradığı kalıcı sonucu elde edemedi. Çünkü sorun, hakikatin peşine düşmekten çok, onu bütün çıplaklığıyla görebilmek ve hayatın içinde yaşayabilmekti.
Belki de bugüne kadar en çok konuşmamız gereken cümle buydu. Fakat en az üzerinde durduğumuz cümle de yine bu oldu. Çünkü insanı çoğu zaman kurduğu sistemler üzerinden tanımladık. Oysa sistemleri kuran insanın kendisini yeterince incelemedik. Devleti uzun uzun konuştuk, fakat devleti kuran insanı aynı derinlikte konuşamadık. İktidarı sorguladık, fakat iktidarı üreten insanın kendi iç dünyasını aynı açıklıkla göremedik. Kapitalizmi, sosyalizmi, dini, ideolojileri ve uygarlığı tartıştık, fakat bütün bunları üreten insanın, insan olmaktan nasıl uzaklaştığını başlangıç noktası hâline getiremedik.
Benim anlatmaya çalıştığım mesele tam da budur. Eğer insan kendi hakikatinden uzaklaşmamış olsaydı, kurduğu ilişkiler de bu kadar ağır biçimde bozulmayacaktı. İnsan kendisini kaybetmemiş olsaydı, kadını da bu kadar kolay nesneleştiremeyecek, doğayı sınırsızca tüketemeyecek, iktidarı yaşamın merkezine yerleştiremeyecek, kendi ürettiği sistemlerin tutsağı hâline gelmeyecekti. Çünkü insanın kurduğu her şey, önce insanın kendi dünyasında şekillenir. İçeride başlayan bozulma, zamanla dışarıda kurulan bütün yapılara yansır. Bu nedenle bana göre bugün karşı karşıya olduğumuz krizlerin hiçbiri başlangıç değildir, hepsi daha önce yaşanmış büyük bir kopuşun farklı görünümleridir.
İşte bu yüzden kendime de, size de, tüm dünya insanına da aynı soruyu yöneltiyorum: Eğer insanlık gerçekten önce insanda kaybettiyse, o hâlde binlerce yıllık bütün arayışlarımızı yeniden bu başlangıç noktasından okumamız gerekmiyor mu? Çünkü kaybın başladığı yer görülmeden, onu telafi etmek için gösterilen en samimi çabalar bile ister istemez sonuçların etrafında dolaşacaktır.
İkinci Düğüm
Öncülük Geleneğinin Sınırı
Güzel İnsan,
İnsanlığın önce insanda kaybettiği kanaatine ulaştıktan sonra, zihnim beni doğal olarak binlerce yıllık öncülük tarihine götürdü. Çünkü insanlığa yön vermeye çalışan her büyük öncü, yaşadığı çağın en temel sorununu anlamaya ve çözmeye çalışmıştır. Peygamberler kendi çağlarının ahlaki ve toplumsal çözülüşüne karşı bir yön göstermeye çalıştılar. Filozoflar aklı ve bilgiyi öne çıkardılar. Spartaküs zulme karşı başkaldırının sembolü oldu. Marx ve Engels sınıflı toplumun ve kapitalizmin çözümlemesini yaptılar. Lenin devrimci örgütlenmeyi geliştirdi. Mao, Castro ve daha birçok öncü kendi dönemlerinin sorunlarına cevap üretmeye çalıştı. Siz de bu uzun yürüyüşün son önemli halkalarından biri olarak, kendinizden önceki bütün bu tarihsel birikimi yeniden incelemeye tabi tuttunuz. Savunmalarınızın en dikkat çekici yönlerinden biri de budur. Hiçbir düşünceyi yalnızca büyük olduğu için dokunulmaz kabul etmediniz, her birini kendi tarihsel bağlamı içinde yeniden değerlendirdiniz.
İşte tam da burada zihnimde yeni bir soru doğdu. Eğer her öncü kendisinden önceki öncüyü sorguluyorsa, o hâlde binlerce yıllık öncülük geleneğinin tamamını aynı yöntemle yeniden incelemek neden mümkün olmasın? Çünkü bana göre düşüncenin gelişmesi, yalnızca yeni cevaplar vermekle değil, yeni sorular sorabilmekle de ilgilidir. Bugün belki de sormamız gereken soru şudur: Bütün bu büyük öncüler, insanlığın yaşadığı sorunları büyük bir derinlikle çözümlediler. Peki, insanın kendisini kaybetmesini yeterince başlangıç noktası yapabildiler mi?
Bu soruyu sorarken tarihte ortaya çıkmış hiçbir öncünün ya da önderin önemini küçümsemiyoruz. Onların açtığı yolları, verdikleri mücadeleleri ve insanlığa bıraktıkları izleri yok saymak bizim yaklaşımımız değildir. Fakat aynı zamanda her açılan yolun, kendisinden sonra yeni yolların aranmasına neden olan bir süreç yarattığını da görüyoruz. Çünkü ortaya çıkan her düşünce, insanlığın bir düğümünü çözmeye çalışırken, zamanla yeni düğümlerin ortaya çıkmasına da neden olmuştur. Bizim incelemeye çalıştığımız şey tam da bu neden olma hâlidir. Bir yolun neden sadece bir çözüm olarak kalmadığı, aynı zamanda kendisinden sonra aşılması gereken yeni soruların kaynağı hâline geldiğidir.
Tarihi, sürekli aynı sorunların tekrarlandığı ve hiçbir zaman çözülemeyecek bir döngü olarak görmek sorunludur. Hiçbir öncü son söz olmadı, hiçbir paradigma da insanlığın bütün sorularını çözen son nokta hâline gelmedi. Eğer böyle olsaydı, her çağ yeni arayışlara, yeni düşüncelere ve yeni öncülere ihtiyaç duymazdı.
Ancak buradan insanlığın sorunlarının sonsuza kadar devam edeceği sonucu da çıkmaz. İnsanlık elbette evreni tanımaya, bilimi geliştirmeye, yaşamı derinleştirmeye, keşif süreçlerini büyütmeye ve varoluşunu daha derinden anlamaya devam edecektir. Fakat kendi içindeki temel sorunları, çatışmaları ve yıkıcı döngüleri sürekli yeniden üretmek insanlığın değişmez kaderi değildir.
Demek ki mesele, sorunun bitmeyen bir doğaya sahip olması değil, doğru yerden başlanmadığı için aynı düğümlerin farklı biçimlerde yeniden ortaya çıkmasıdır. Bu nedenle olanı yeniden incelemek, düşüncenin bu bitmeyen oyununu görmek, görünmeyeni görünür hâle getirmek ve insanlığın kendi içinde ürettiği sorunların kaynağına inmek büyük önem taşır.
Benim kanaatime göre binlerce yıllık öncülük geleneğinin ortak yönlerinden biri şudur: İnsanı değiştirmek istemiştir. Fakat bu değişimin başlangıç noktasını çoğu zaman kendi geliştirdiği düşünce sistemi içinde kurmuştur. İnsanı bir inançla, bir ideolojiyle, bir siyasal programla, bir ahlak anlayışıyla ya da bir paradigma ile buluşturmaya çalışmıştır. Bunların her biri kendi içinde önemli olabilir. Ancak zihnimde hâlâ cevabını arayan soru değişmiyor: İnsan, bütün bunlardan önce kendisini nasıl kaybettiğini yeterince görebildi mi? Çünkü bana göre insan, kendisini kaybettiği yeri görmeden girdiği her yeni yolculukta, eski kaybını da farkında olmadan yanında taşımaya devam eder, ediyor da.
Belki de bundan sonraki incelememizin ana noktası tam da burası olmalıdır. Çünkü eğer insanlık gerçekten önce insanda kaybettiyse, öncülük tarihini de bu başlangıç noktasından yeniden okumak zorundayız. Ancak o zaman, bugüne kadar neden aynı sorunların farklı biçimlerde yeniden ortaya çıktığını daha açık görebiliriz.
Üçüncü Düğüm
İnsanı Nereden Başlatıyoruz?
Kıymetli İnsan,
Savunmalarınızı okuyan herkes, insan kişiliğine verdiğiniz önemi açıkça görebilir. Hareketin ortaya çıkışını anlatırken de, kadro çözümlemelerini yaparken de, iktidar anlayışını eleştirirken de, erkek egemen zihniyeti incelerken de insanı sürekli tartışmanın merkezine alıyorsunuz. Bu yönüyle, klasik siyasal hareketlerin önemli bir kısmından ayrılıyorsunuz. Çünkü yalnızca sistemi değil, sistemi üreten insanı da anlamaya çalışıyorsunuz. Bu, üzerinde durulması gereken önemli bir farklılıktır.
Fakat tam da bu noktada zihnimde başka bir soru doğuyor. Acaba insanı merkeze almak ile insanı başlangıç yapmak aynı şey midir?
Çünkü insan üzerine konuşmak başka şeydir, insanın kaybettiği noktadan yürümek bambaşka bir şeydir. İnsanı çözümlemek başka şeydir, insanın kendi kaybını bütün çıplaklığıyla görmesini başlangıç yapmak başka bir şeydir. İşte benim asıl üzerinde durduğum ayrım budur.
Savunmalarınızda kişilik çözümlemeleri önemli bir yer tutuyor. Ancak bu çözümlemeler büyük ölçüde paradigmanızın içinde anlam kazanıyor. İnsan, demokratik toplum perspektifiyle, özgür yaşam anlayışıyla, kadın özgürlüğüyle, ekolojik bilinçle ve geliştirdiğiniz ideolojik çerçeveyle birlikte yeniden inşa edilmeye çalışılıyor. Burada çok önemli bir emek vardır ve bunu görmemek haksızlık olur. Fakat zihnimde hâlâ cevap bekleyen soru değişmiyor: İnsan, bütün bunlardan önce yalnızca insan olarak kendisiyle yüzleşiyor mu?
Çünkü bana göre insan, herhangi bir düşünceye inandığı için insan olmaz. Herhangi bir harekete katıldığı için de… Büyük bedeller ödediği için de… Doğru ilkeleri savunduğu için de… Bunların hepsi değerli olabilir, fakat insan olmanın başlangıç noktası bunlar değildir. İnsan, insan olmaktan nasıl uzaklaştığını gördüğü anda yeniden insan olma yoluna girer. Bu yüzleşme gerçekleşmeden kazanılan her yeni kimlik, bazen yalnızca eski insanın yeni bir kimlikle yoluna devam etmesine dönüşür.
İşte bu nedenle, benim zihnimde asıl mesele ideolojiler değildir. Çünkü ideolojileri de insan üretir. Paradigmalar değildir. Çünkü paradigmaları da insan kurar. Örgütler değildir. Çünkü örgütleri de insan oluşturur. Eğer bütün bunları kuran insan kendi hakikatiyle henüz karşılaşmamışsa, o zaman kurduğu yapılar da ister istemez onun taşıdığı eksiklik ve bozukluklardan payını alacaktır.
Belki de binlerce yıllık öncülük tarihinin en önemli sorusu tam burada duruyor. İnsanı hangi düşünceye kazandıracağımızdan önce, insanı kendisine ve gerçek özüne nasıl kazandıracağız? Bana göre bu soru yeterince açıklığa kavuşmadan verilen her cevap, ne kadar güçlü olursa olsun eksik kalmaya devam edecektir.
Dördüncü Düğüm
Aynı Başlangıcın İçinde Kalmak
Sevgili Dost,
Savunmalarınızı okurken üzerinde en çok düşündüğüm noktalardan biri de şuydu: Siz, kendinizden önceki öncülük tarihini büyük bir cesaretle sorguluyor, uygarlığı yeniden inceliyor, devleti, iktidarı, reel sosyalizmi, ulus-devleti ve erkek egemen sistemi kapsamlı çözümlemelere tabi tutuyorsunuz. Bu yönüyle düşünceniz, klasik kalıpları önemli ölçüde zorluyor. Fakat bana göre tam da burada üzerinde yeniden durulması gereken bir eşik bulunuyor.
Çünkü insanlık tarihinin bütün büyük öncüleri, kendilerinden önceki yürüyüşü sorguladılar, fakat yürüyüşün başladığı insanı aynı derinlikte sorgulayamadılar. Her biri yeni bir yol açtı, yeni kavramlar geliştirdi, yeni mücadele biçimleri oluşturdu. Ancak bütün bu yeniliklerin yürüyücüsü yine aynı insandı. Benim uzun zamandır üzerinde durduğum nokta da budur. Eğer yürüyen insan değişimin kaynağıyla henüz yüzleşmemişse, yürüdüğü yol ne kadar yeni görünürse görünsün, eski izleri de birlikte taşıyacaktır.
Bu nedenle ben, kadın özgürlüğünü, ekolojik toplumu, demokratik siyaseti ya da demokratik konfederalizmi insanlığın kaybettiği yer olarak görmüyorum. Bunların her biri son derece değerli arayışlardır. Fakat bana göre bunlar başlangıç değil, insanın yeniden kurmaya çalıştığı alanlardır. Başlangıç ise çok daha geridedir. Başlangıç, insanın insan olmaktan nasıl uzaklaştığıdır. Bu görülmeden, insanın kurduğu her yeni model aynı insanın imzasını taşımaya devam edecektir.
Tam da bu nedenle, benim sorgulamam bir paradigmanın doğrularına ya da yanlışlarına yönelik değildir. Ben, paradigmanın üzerinde yükseldiği zemini incelemeye çalışıyorum. Çünkü bana göre zemin yeterince görünür hâle gelmeden, üzerine kurulan yapının kalıcılığından söz etmek zordur. Eğer insan kendi kaybını bütün açıklığıyla göremezse, en özgürlükçü düşüncenin içinde bile eski alışkanlıklarını, eski iktidar biçimlerini ve eski yönelimlerini farkında olmadan yeniden üretir.
Belki de bundan sonraki en önemli adım, yeni kavramlar üretmekten önce, insanı hiçbir kimliğin, hiçbir ideolojinin ve hiçbir aidiyetin arkasına saklanamayacağı bir açıklıkla kendisiyle buluşturabilmektir. Çünkü insanlığın geleceğini belirleyecek olan şey, hangi düşünceyi savunduğumuzdan önce, o düşünceyi savunan insanın kendi hakikatiyle ne kadar karşılaşabildiğidir.
İşte bu nedenle, bu mektubun bütün amacı tek bir soruyu görünür kılmaktır: Acaba insanlık, binlerce yıldır gerçekten yeni yollar mı arıyor, yoksa hep aynı yerden başlayıp yalnızca farklı yönlere mi yürüyor? Eğer başlangıç noktası değişmiyorsa, yolların değişmesi de bir anlam taşımaz. Çünkü insanı aynı yere götüren şey, yürüdüğü yol değil, yürüyüşe başladığı yerdir. Yollar. bu başlangıçla ortaya çıkan nokta veya modellerdir.
Son Düğüm
Kaybedilen Yere Dönmek
Değerli Arkadaş,
Bu ve önceki mektuplarımı kaleme alırken zihnimde tek bir duruluk vardı: İnsanlığın yürüdüğü yolu değil, yürüyüşün başladığı yeri yeniden inceleyebilmek. Çünkü bana göre bugün karşı karşıya bulunduğumuz krizlerin hiçbiri tek başına başlangıç değildir. Devlet de, iktidar da, kapitalizm de, sosyalizm de, kadın üzerindeki tahakküm de, ekolojik yıkım da, savaşlar da, yoksulluk da, yabancılaşma da daha önce yaşanmış büyük bir kopuşun farklı görünümleridir. O büyük kopuş ise bana göre insanın kendisinde yaşandı.
İnsan kendisini kaybettiği gün, yalnızca kendi hakikatinden uzaklaşmadı, kuracağı bütün dünyaların yönü de değişti. Bu nedenle bugün hangi sistemi tartışırsak tartışalım, hangi ideolojiyi savunursak savunalım, hangi modeli önerirsek önerelim, başlangıç noktasını yeniden düşünmeden insanlığın köklü bir dönüşüm yaşayabileceğine inanmıyorum. Çünkü bozulan sistemi düzeltebiliriz, fakat sistemi kuran insan aynı kaldığı sürece, bozulmanın farklı biçimlerde yeniden ortaya çıkma ihtimali her zaman var olacaktır.
Belki de bundan sonra sormamız gereken soru, hangi düşüncenin daha doğru olduğu değildir. Asıl soru şudur: İnsanı kendisine nasıl geri döndüreceğiz? Yani insanı kendisiyle nasıl buluşturacağız. Çünkü bana göre insan, önce kendisini bulacaktır. Ardından kurduğu bütün ilişkiler de doğal olarak değişecektir. O zaman demokrasi yalnızca bir yönetim biçimi olmaktan çıkacak, insanın yaşam kurma biçimine dönüşecektir. Kadın özgürlüğü yalnızca siyasal bir talep olmayacak, insanın kendisini yeniden tanımasının doğal sonucu olacaktır. Ekoloji yalnızca çevreyi koruma anlayışı olmayacak, insanın yaşamla yeniden kurduğu bağın ifadesi hâline gelecektir. Bunlar artık bir hedef değil, kendisini bulan insanın doğal yaşamı olacaktır.
Bu nedenle benim bütün inceleme ve sorgulamalarım, yeni bir ideoloji kurmak değildir. Yeni bir hareket oluşturmak da değildir. Benim inceleme ve sorgulamam, insanlığın şimdiye kadar en az baktığı yere yeniden bakabilmektir. Çünkü başlangıç doğru kurulmadığında, en güçlü düşünceler bile zamanla kendi sınırlarını üretmeye başlıyor. Tarih boyunca yaşanan büyük kırılmalar bana bunu düşündürüyor. Her yeni öncülük, kendisinden öncekinin eksik bıraktığı alanları tamamlamaya çalıştı; her yeni paradigma, insanlığa yeni bir yön göstermeyi amaçladı. Buna rağmen insanlığın temel sancısı sona ermedi. Bunun nedenini yalnızca yöntemlerde ya da sistemlerde aramanın yeterli olmadığı kanaatindeyim. Belki de asıl mesele, bütün bu yürüyüşlerin hangi insanla başladığıdır.
Çünkü insanlık, binlerce yıldır kurduğu bütün düşüncelerin merkezine insanı koyduğunu düşündü, oysa çoğu zaman insanın ürettiklerini merkeze koydu. Şimdi belki de ilk kez, insanın kendisini esas ve doğru yöne alma zamanı gelmiştir.
Bu mektuplar kesin hükümler vermek için yazılmadı. Tam tersine, sizinle ve ilgili olan ortak insanlıkla daha derin bir incelemenin kapısını aralayabilmek için yazıldı. Çünkü hakikatin tek bir insanın elinde olduğuna hiçbir zaman inanmadım. Fakat bir şeye inanıyorum: İnsanlık, kaybettiği yere dönmeyi başarabildiği gün, yüzyıllardır aradığı birçok sorunun cevabı da yavaş yavaş görünür hâle gelecektir.
Böyle bir buluşma; makam, mevki, yetki, unvan ya da kişisel hırslar üzerinden gerçekleşebilecek bir şey değildir. Çünkü insanın Yeniden İnsanlaşması, bir konum elde etmekle, bir üstünlük alanı oluşturmakla ya da başkaları üzerinde güç kurmakla mümkün değildir. Bu ancak insanın kendisini açmasıyla, paylaşmasıyla, sevgiyle, duyarlılıkla ve ortak bir sorumluluk bilinciyle gerçekleşebilecek bir buluşmadır.
Nefes aldığımız topraklardan başlayarak bütün dünya insanlığına ulaşmanın ve onlarla birlikte solumanın yegâne gücü; insanı bölen zihinsel ayrımları, kendisine yabancılaştıran kalıpları ve binlerce yıldır taşıdığı, aslında kendisine ait olmayan yükleri aşabilmesidir. Çünkü Yeniden İnsanlaşma, önce insanın kendisiyle yüzleşmesiyle, kaybettiği yerde yeniden buluşmasıyla başlar.
Bize ait olmayan düşüncelerden, korkulardan, iktidar ilişkilerinden, ayrıştırıcı alışkanlıklardan ve insanı kendi özünden uzaklaştıran bütün yüklerden arınmak, insanın yaşamla, doğayla, toplumla ve evrenle yeniden bağ kurabilmesinin temelidir. Çünkü insanın dışındaki hiçbir düzen, insanın kendi içindeki düzensizliği çözmeden kalıcı bir bütünlüğe ulaşamaz.
Yeniden İnsanlaşmak, yalnızca bireysel bir değişim değildir. İnsanın kendisiyle kurduğu bağın, diğer insanlarla, toplumla ve yaşamın bütünlüğüyle yeniden kurulmasıdır. Bu nedenle gerçek dönüşüm, içeriden başlayan ve toplumsal alana yayılan bir buluşma hâlidir. Özgür eylem de tam burada ortaya çıkar, insanın kendi özüyle, yaşamla ve hakikatle yeniden bağ kurduğu yerde.
Bu süreç bir makamın, mevkinin ya da yetkinin sonucu değildir. Bu bir aşkın, paylaşımın, sevginin ve ortak duyarlılığın ürünüdür. İnsanların birbirini tamamlamak, birlikte öğrenmek, birlikte üretmek ve birlikte büyümek için gerçekleştirdiği bir buluşmadır.
Bu buluşma gerçekleştiğinde; nefes aldığımız coğrafyada, Anadolu’da, Mezopotamya’da, Ortadoğu’da ve insanın nefes aldığı bütün dünyada yeni bir duyarlılık, yeni bir öğrenme, yeni bir inşa süreci başlayabilir. Bunun için ihtiyaç duyulan şey; kendisini bu duyarlılığa açmış, fark eden, inceleyen, sorumluluk alan ve birlikte yürüyebilen insanların buluşmasıdır.
Çünkü aradığımız şey yeni bir güç alanı oluşturmak değil, kaybettiğimiz insanlığı yeniden bulmak, insanı yaşamla yeniden buluşturmak ve özgür eylemin doğacağı zemini birlikte oluşturmaktır. Yeniden İnsanlaşma, insanlığın kaybettiği bütünlüğe doğru attığı bitimsiz bir soluktur.
Bu yüzden mektubumu başladığım soruyla bitirmek istiyorum. İnsanlık gerçekten nerede kaybetti?
Belki de bu sorunun cevabı, insanlığın geleceğini belirleyecek en önemli başlangıç olacaktır. İnsanlık ile ortaklaşma da bu buluş ile gerçekleşecektir. 6 Ağustos 2026
Sevgi ve özlemle.