Merhaba, Bugüne kadar insanlık, sayısız çıkış yolu aradı. Yeni yönetimler kurdu, yeni düşünce sistemleri geliştirdi, yeni kurumlar oluşturdu, yeni kurallar koydu. Her dönem, bir önceki dönemin, eksikliklerini gidereceğini söyledi. Bugün geldiğimiz noktada görüyoruz ki değişen, çoğunlukla biçimler oldu. Değişmeyen ise, bütün bu biçimleri üreten zemin oldu. Belki de bu yüzden, her yeni başlangıç, bir süre sonra eski sorunların, başka isimlerle, yeniden ortaya çıkmasına engel olamadı.

Bir önceki paylaşımda da üzerinde durmaya çalıştığım nokta tam da buydu. İnsanlık kaybettiği yeri göremediği için, kaybedilen zemin üzerinde doğrular üretmeye çalıştı. Oysa yanlış zeminde üretilen her doğru, zamanla kendi yanlışını da birlikte büyüttü. Bu nedenle, bugün cevap aradığımız asıl soru “Ne yapmalıyız?” sorusu değildir. Asıl soru şudur: Yeniden inşa nereden başlamalıdır?
İlk Temel: Başlangıç Neresidir?
İnsanlık bugüne kadar, öğretilerden, ezilenlerden ve örgütlenmelerden başladı. Belki de hiç başlamaması gereken yerlerden başladı. Çünkü başlangıç olarak seçilen her alan, zamanla insanı kendi amacı için kullandı.
Oysa nsanla başlamaktan söz ettik, fakat insanla başlamayı çoğu zaman insanı bir yönün içine yerleştirmek olarak anladık. Önce nasıl bir yaşam istediğimize karar verdik, ardından insanı o yaşama göre şekillendirmeye çalıştık. Önce nasıl bir toplum kuracağımızı belirledik, sonra insanı o toplumun taşıyıcısı yapmaya yöneldik. Önce nasıl bir gelecek tasarladık, ardından insanı o geleceğe hazırlamaya çalıştık. Oysa ki bütün bu sıralama baştan sona yeniden incelenmelidir.
Başlangıç, insan dışında bir yerden alınamaz. Çünkü bozulan ne yalnızca kurumdur, ne yönetimdir, ne de toplumdur. Bunların hepsi, insanın ürettiklerinin sonucudur. Sonucu değiştirerek sebebi değiştirmek mümkün değildir. Belki de bugüne kadar en büyük yanılgımız, insanı başlangıç noktası yapmak yerine, amaçlarımıza dönük bir hedef olarak işlememizdi. Önce bir yol çizildi, sonra insan o yola uydurulmaya çalışıldı. Önce bir kalıp oluşturuldu, sonra insan o kalıba yerleştirildi. Önce bir yön belirlendi, sonra insan o yöne taşınmak istendi. İnsan ise görülemedi. İnsan, düşüncelerin ulaşacağı son durak değildir. İnsan, görülmesi gereken ilk hakikattir. Çünkü insanı görmeden kurulan her düzen, sonunda insanı kendisine benzetmeye çalışır. Oysa insanı değiştirmeye çalışan her yapı, farkında olmadan kendini yeniden üretir.
Belki de yeniden inşa, ilk kez insanı hiçbir kalıba sokmadan görebildiğimiz gün başlayacaktır.
İkinci Temel: İnsanla Nereden Başlanır?
Güzel insan,
İnsanla başlamak, insan adına konuşmak değildir. İnsanı savunmak da değildir. İnsanı bir davanın, bir öğretinin, bir dünya tasarımının veya herhangi bir düşünce düzeninin malzemesi yapmak ise hiç değildir. İnsanla başlamak, insanı olduğu gibi görebilmektir. Bugüne kadar birçok öncü, önder, hareket ve yapı, insan için yola çıktığını söyledi. Fakat gerçekte başlangıç noktası insan olmadı. Önce kendi zihinlerinde bir algı oluşturdular, bir yön belirlediler, bir paradigma kurdular, sonra insanı bu oluşturdukları düşüncenin içine yerleştirmeye çalıştılar. Yani insanı olduğu hâliyle görüp oradan yürümek yerine, önce nasıl bir insan olması gerektiğini kendi zihinlerinde belirlediler ve insanı buna göre biçimlendirmeye yöneldiler. Böylece insan, görünmesi gereken başlangıç olmaktan çıktı, önceden kurulmuş düşüncenin taşıyıcısı hâline geldi. İnsan kendisini anlamaya ve görmeye yönelmek yerine, kendisinden bekleneni yerine getirmeye başladı. Belki de asıl kopuş tam burada yaşandı: İnsan için yola çıkıldığı söylendi ama insan görülmedi.
Oysa insan, hiçbir düşüncenin yükünü taşımak için var olmadı. Düşünce, insanı açıklayabildiği ve anlayabildiği ölçüde anlamlıdır. İnsanı görmeyi bırakıp, onu kendi oluşturduğu kalıba sığdırmaya başlandığı anda, kendi bütünlüğünü kaybeder. Çünkü insan, önceden kurulmuş bir düşüncenin içine sığdırılabilecek kadar tek boyutlu ve mekanik bir canlı değildir.
Bugüne kadar en az yaptığımız şey, insanın kendisine bakmasını sağlamaktı. İnsan sürekli dışarıya bakmaya yönlendirildi. Kime karşı duracağı öğretildi. Neyi savunacağı belirlendi.Neye inanacağı söylendi. Neyi reddedeceği gösterildi. Fakat kendisini nasıl göreceği hiç sorulmadı. Oysa insan kendisini gerçekten görmeye başladığında, birçok sorunun cevabı dışarıda değil, kendi içinde görünür hâle gelir.
İnsan kendi bozulmasını açık bir şekilde gördüğü an, onu eski hâlinde tutacak güç kalmaz. Nasıl ki insan büyük bir tehlikeyi gördüğünde aynı rahatlıkla yoluna devam edemezse, kendi zihnindeki bozulmayı da bütün açıklığıyla gördüğünde eski yaşamını sürdüremez. Çünkü gerçek anlamda görmek, yalnızca fark etmek değildir, aynı zamanda dönüşümün başladığı andır.
Bu nedenle yeniden inşa, önce yeni düşünceler üretmekle değil, yeni bir görme ve fark etme hâli oluşturmakla başlayacaktır. Çünkü insanı değiştiren şey; sloganlar, ezberler, aidiyetler ya da isimler değildir. İnsanı değiştiren, kendisini hiçbir mazeretin arkasına saklanmadan görebilmesidir. Kendini gören insanın dönüşmek için ayrıca zorlanmaya ihtiyacı kalmaz. Görmek, dönüşümün kendisini içinde taşır. İnsan gerçekten gördüğü anda artık eski hâliyle kalamaz. Eğer hâlâ aynı yerde duruyorsa görmemiştir. Sadece fark ettiğini sanmıştır. Çünkü bilgiyle görmek insanı değiştirmez. Bir şeyi bilmek onun ne olduğunu anlamak da değildir. Görmek ise olanı olduğu gibi görmek ve onunla kendin arasında hiçbir perde bırakmamaktır. İnsan bunu gerçekten yaptığında artık gördüğü şeyin karşısında eski hâliyle duramaz. Çünkü gördüğü artık dışarıdaki bir şey değildir. Kendisine dönmüştür.
Üçüncü Temel: Görmek Neden Dönüştürür?
İnsan çoğu zaman değişmek için yeni bilgiler aradı. Daha fazla bilgi edinirse, daha güçlü bir inanca sahip olursa, daha doğru bir düşünceye ulaşırsa değişeceğini sandı. Oysa bugün dönüp baktığımızda görüyoruz ki bilgi arttı ama çatışmalar azalmadı. Anlatılanlar çoğaldı ama insan kendisine yaklaşamadı. Demek ki eksik olan bilgi değil, görme hâlidir. Çünkü görmek ile bilmek aynı şey değildir. İnsan yıllarca kendi öfkesini anlatabilir ama öfkesini gerçekten görmeyebilir. Kendi korkularından söz edebilir ama onları bütün çıplaklığıyla fark etmeyebilir. Kendisini dürüst, adil ve doğru biri olarak tanımlayabilir; fakat zihninin ürettiği üstünlük duygusunu, sahip olma isteğini, hükmetme eğilimini ve kendisini merkeze koyan alışkanlıklarını hiç göremeyebilir. İşte insanın en büyük kaybı burada başlar.
İnsan kendisini göremediği zaman, eksiklerini kimliklerle, aidiyetlerle, sloganlarla ve alışkanlıklarla örter. Böylece değiştiğini zanneder. Oysa çoğu zaman yalnızca yeni maskeler edinmiştir. Maske değişmiştir ama onu taşıyan yüz aynı kalmıştır. Gerçek dönüşüm ise tam tersidir. İnsan kendi bozulmasını açıkça gördüğü anda artık onu savunamaz. Çünkü hakikat görüldüğünde onu eski hâliyle sürdürmek ağırlaşır. İnsanın eli ateşte olduğunda uzun uzun düşünmez. Elini çeker. Çünkü bu öyle bir fark etme hâlidir ki, gördüğü gerçek karşısında başka bir seçeneğe ihtiyaç duymaz. İnsan kendi bozulmasını da böyle gördüğünde artık onu sürdürmek için bir düşünceye ihtiyaç duymaz. Görmek insanı harekete geçirir.
Kendisini gerçekten gören insanın dönüşümü de buna benzer. Onu değiştiren şey baskı değildir, ödül değildir, korku değildir. Onu değiştiren, gördüğü gerçeğin ağırlığıdır. Belki de insanlık bugüne kadar en çok bu yüzden aynı yerde dönüp durdu. Görmeyi fark ettiren bir yaklaşım yerine ne yapılacağını söyleyen yöntemler geliştirdi. Oysa yapılacaklar görüldükten sonra zaten kendiliğinden değişir. İnsan kendi bozulmasını bütün açıklığıyla gördüğünde artık başkasını ezerek güçlü olmaya ihtiyaç duymaz. Toprağı sahiplenmeye ihtiyaç duymaz. Sınırlar çizerek kendisini güvende hissetmeye ihtiyaç duymaz. Para uğruna insanı değersizleştirmeye ihtiyaç duymaz. Çünkü bütün bunları üreten kaynak dışarıdaki dünya değil görmediği kendi iç dünyasıdır.
İşte yeniden inşanın en güçlü dayanağı da budur. İnsanı değiştiren, ona ne yapacağını söylemek değildir, kendisini olduğu gibi görebileceği bir açıklığa ulaşmasına yardımcı olmaktır. Görme gerçekleştiğinde dönüşüm zorunluluk olmaktan çıkar, insanın en doğal yönelişi hâline gelir.
Dördüncü Temel: Yeniden İnşa Hangi İnsanla Başlar?
Yeniden inşa kusursuz insanı arayarak başlamaz. Çünkü kusursuz insan yoktur. İnsanı önceden çizilmiş ölçülere göre seçerek de başlamaz. Zihnini hazır kalıplarla doldurup onu belirlenmiş bir biçime sokarak hiç başlamaz. Yeniden inşa kendisini görebilen insanla başlar. Kendi bozulmasını inkâr etmeyen insanla başlar. Onu başkalarının üzerine yıkmayan ve kendisini olduğundan farklı göstermeye çalışmayan insanla başlar. Çünkü insanın ne olması gerektiğini önceden belirlemek yerine onun ne hâlde olduğunu görmesine alan açmak gerekir. İnsan kendisini gerçekten gördüğünde başkasının tarifine ihtiyaç duymadan değişmenin yönünü de görmeye başlar. Çünkü hakikati gören insan artık kendisini eski hâliyle kandıramaz.
Bugüne kadar en büyük yanılgılarımızdan biri yeniden inşayı “iyi insanları” bir araya getirerek ya da “iyi insanları” oluşturarak gerçekleştirebileceğimizi düşünmekti. Peki “iyi insan”ı neye göre oluşturacağız? Zihnimizde önceden kurduğumuz ölçülere göre mi? Kendi paradigmamıza uyum sağlayan insanı mı “iyi insan” sayacağız? Eğer böyleyse yeniden inşanın içinde ortaya çıkan insan gerçekten kendisi olarak mı var olacak? Yoksa bizim zihnimizde kurulmuş bir insan tasarımının taşıyıcısı mı olacak? Oysa mesele insanı belli bir ölçüye uydurmak değil. İnsanın kendisini görmesini sağlamaktır. Çünkü kendisini görmeyen insan, iyi niyetlerle hareket etse bile, taşıdığı zeminin dışına çıkamaz. Aynı zeminden beslenen insanlar farklı isimler taşısalar da zamanla benzer sonuçlar üretirler. Dilleri değişir. Bayrakları değişir. Kurumları değişir. Yönetim biçimleri değişir. Fakat insanın kendisini görmeyen zihinsel zemini değişmediği sürece üretilen hayat da özünde değişmez.
Bu nedenle yeniden inşa belirli bir kimlikle, belirli bir toplulukla, belirli bir coğrafyayla ya da belirli bir dünya görüşüyle başlayamaz. Çünkü kaybedilen zemin yalnızca bir halkın, bir ülkenin veya bir dönemin sorunu değildir. Kaybedilen zemin, insanlığın ortak kaybıdır. Ortak olan kayıp, ortak bir görmeyle yeniden kazanılabilir. İnsan kendisini gerçekten gördüğünde karşısındaki insana da başka türlü bakmaya başlar. Çünkü onda gördüğü şey yalnızca bir kimlik, bir aidiyet ya da bir etiket değildir, kendi taşıdığı kırılganlığı da görür. İşte o anda üstünlük duygusu zayıflar, hükmetme isteği anlamını yitirir, düşmanlık kendisine tutunacak zemin bulamaz. İnsan, başka bir insanı yönetilecek bir nesne olarak değil, kendisi gibi yeniden inşa sürecinde olan bir yaşam olarak görmeye başlar.
Belki de insanlık ilk defa burada gerçek anlamda eşitliği yaşayabilir. Çünkü eşitlik, herkesin aynı düşünmesi değildir. Eşitlik, herkesin aynı hakikatin karşısında durabilmesidir. Hiç kimsenin kendisini diğerinden daha tamamlanmış, daha üstün ya da daha değerli görmediği bir başlangıçtır. İşte yeniden inşa edecek insan budur. Kendisini görebilen, gördüğü için dönüşebilen ve dönüştüğü için artık başkasını değiştirmeye çalışan değil, birlikte yeniden insanlaşmanın yolunu açan insan…
Beşinci Temel: Dünya Yeniden Nasıl Kurulur?
Bazen bir soruyu anlamanın en doğru yolu, onu bugünün dışına taşıyabilmektir. Bir an için düşünelim, insanlık yarın Mars’ta ilk yerleşimi kuruyor olsun. Ya da Venüs’te, Jüpiter’in uydularından birinde veya henüz adını bile bilmediğimiz başka bir gezegende yaşam kurma imkânı bulsun. İlk gün ne olacaktır? İnsan oraya toprağı satın alarak gitmeyecektir. Çünkü ortada satın alınmış bir toprak olmayacaktır. Toprağa tapu hazırlamayacaktır. Çünkü henüz tapu diye bir anlayış oluşmamıştır. Sınırlar çizmeyecektir. Çünkü sınır fikri daha doğmamıştır. Pasaport istemeyecektir. Çünkü geçilmesi yasak çizgiler yoktur. İnsanlar birbirlerine “Burası benim ülkem, burası senin ülken.” demeyecektir. Çünkü henüz ülkeler kurulmamıştır.
Peki bütün bunlar ne zaman ortaya çıkacaktır? İnsan, eski zihniyle yeni bir dünyaya adım attığı zaman… Eğer bugün taşıdığımız sahip olma duygusu, üstün gelme arzusu, korkularımız, güvensizliklerimiz ve birbirimizi denetleme alışkanlığımız oraya da taşınırsa, Mars kısa sürede bugünkü dünyanın başka bir kopyasına dönüşecektir. Önce toprak paylaşılacaktır. Sonra mülkiyet doğacaktır. Ardından sınırlar çizilecektir. Sınırların olduğu yerde onları koruyacak güçler kurulacaktır. Gücün olduğu yerde rekabet başlayacaktır. Rekabet büyüdükçe silahlar üretilecektir. Silahların olduğu yerde korku çoğalacaktır. Korkunun olduğu yerde ise yeniden savaşlar başlayacaktır. Gezegen değişecektir ama insanın kurduğu hayat değişmeyecektir.
Şimdi aynı soruyu başka türlü soralım. Ya insan oraya kendisini gerçekten görmüş olarak giderse? O zaman toprağa sahip olunacak bir nesne gibi bakmayacaktır. Çünkü yaşamın satın alınamayacağını görecektir. Sınır çizmeye ihtiyaç duymayacaktır. Çünkü güvenliği duvarlarda değil, ilişkide arayacaktır. Başkasını kendisi için tehdit olarak görmeyeceği için ordular kurmayacaktır. Ordular kurulmayınca savaş hazırlıkları da olmayacaktır. Savaş hazırlıkları olmayınca insan, bütün enerjisini yaşamı büyütmeye ayıracaktır.
İşte bu yüzden yeniden inşa yalnızca bu dünyayı ilgilendiren bir mesele değildir. Yeniden inşa, insanın gideceği her yeri belirleyecek temel meseledir. Çünkü insan nereye giderse gitsin, önce kendisini götürür. Kendisini değiştirmeyen insan, yalnızca adres değiştirir, hayatı değiştiremez. Kendisini görebilen insan ise bulunduğu her yeri yeniden insanlaşmanın zeminine dönüştürebilir. Belki de asıl soru hiçbir zaman “Hangi gezegende yaşayacağız?” sorusu olmadı. Asıl soru şuydu: Hangi insan olarak yaşayacağız? Çünkü bu soruya verilecek cevap, yalnızca Dünya’nın değil, yarın ayak basacağımız bütün gezegenlerin kaderini de belirleyecektir.
Son Temel: Yeniden İnsanlaşmanın Zemini
Değerli insan,
Belki de artık sormamız gereken soru; hangi sistemi kuracağımız, hangi modeli uygulayacağımız ya da hangi yolu izleyeceğimiz değildir. Yarattığımız her inşanın parçası olan, kendimizi görerek, önce kendimizden başlayarak, yarattığımızla yüzleşerek. İnsan aynı kaldığı sürece kurduğu her yapı, bir süre sonra kendisine benzer. Bu nedenle yeniden inşa, yeni kurumlar kurmadan önce insanın kendisini görebileceği bir zemin oluşturmalıdır. İnsan kendisini gördüğü anda, yalnızca kendisi değişmez; dili değişir, ilişkisi değişir, bakışı değişir, birbirini anlaması değişir. Dün doğal görünen birçok davranış, artık ona yabancı gelmeye başlar. Başkasını ezmek, toprağı sahiplenmek, insanı çıkarı için kullanmak, üstünlük kurmaya çalışmak, bütün bunlar kendiliğinden anlamını yitirir. Çünkü onları ayakta tutan zihin çözülmeye başlamıştır.
Belki de elli yıllık arayışın en önemli eşiği tam da burasıdır. İnsan sürekli dışarıdaki engelleri aşmaya çalıştı, fakat kendi içinde taşıdığı, başlangıç noktasındaki, engelleri yeterince inceleyemedi. Oysa başlangıç doğru görülmediğinde, en doğru sözler bile zamanla eski alışkanlıkların hizmetine girer. O zaman özgürlük adına kurulan yapılar özgürlüğü daraltır. Adalet adına kurulan yapılar adaletsizlik üretir. Halk adına konuşanlar halktan uzaklaşır. Bu, kişilerin iyi ya da kötü olmasından önce, başlangıç noktasının yeterince görülememesinin sonucudur. Belki de bu yüzden yeniden inşa hiçbir insanı suçlayarak başlayamaz. Çünkü hepimiz aynı kaybedilmiş zeminin çocuklarıyız. Aynı dilin, aynı korkuların, aynı alışkanlıkların ve aynı parçalanmış bakışın içinde büyüdük. Bugün yapılması gereken, suçlu aramak değil, kaybedilen başlangıcı birlikte görünür hâle getirmektir. Çünkü görülen hakikat, kimseyi küçültmez, aksine insanı kendisiyle yeniden buluşturur.
İnanıyorum ki insan kendisini gerçekten gördüğünde, artık onu eski biçimde yönetmek de mümkün olmayacaktır. Korkuyla yönlendirmek, kimliklerle birbirinden ayırmak, çıkarlarla birbirine düşürmek, aidiyetleri birbirine üstün kılmak giderek etkisini kaybedecektir. Çünkü insan, ilk defa dışarıdan verilen cevaplarla değil, kendi gördüğü hakikatle yaşamaya başlayacaktır. Yeniden inşa tam da budur. İnsana yeni bir dünya vermek değil, insanın, dünyayı yeniden kurabilecek açıklığa ulaşmasına yardımcı olmak… Çünkü yeniden kurulması gereken ilk şey dünya değildir. İnsandır.
İnsan yeniden kendisi olduğunda, dünyanın da böyle bir derdi ve dertleri kalmayacaktır.