Bazı acıların empatisi olmaz. Evlat acısı gibi, doğum sancısı gibi… Yaşanmadan tam anlamıyla hissedilemeyen, kelimelerin tarif etmekte yetersiz kaldığı acılar vardır.
Bu coğrafya da böylesi acıları fazlasıyla yaşadı. Kalkıp tek tek saysak günler yetmez. Üstelik bu acılar tek taraflı değildi; herkesin payına düşen kayıplar, gözyaşları ve yıkımlar oldu. Ne yazık ki yaşanan acılar sadece insanları yaralamadı; kimi çevreler ve kimi yapılar bu acılar üzerinden güç devşirdi, siyaset üretti, çıkar sağladı. İnsanlar kendi acılarıyla meşgul olurken, acının yerini zamanla öfke, öfkenin yerini ise intikam duygusu almaya başladı. Bu duygular da yıllarca bilinçli biçimde beslendi.
Böylece yarım asır geride kaldı.
Bu süreçte hayatını istediği gibi yaşayamadan göçüp giden insanlar oldu. En temel insani haklarını dahi kullanamadan hayata veda edenler oldu. Oysa ortalama seksen yıllık ömrümüzü bu toprakları bir gül bahçesine çevirmek için kullanabilirdik. Ne yazık ki bunu başaramadık; coğrafyamızı büyük ölçüde bir çatışma alanına çevirdik.
Yaklaşık iki yılı aşkın süredir ise bu acıların son bulması adına önemli bir çaba yürütülüyor. Devlet ile PKK arasında ilerleyen süreç, bugün itibarıyla "çerçeve yasa" ile yeni bir aşamaya geçmiş durumda.
Hayr olsun, hayırlı olsun.
Uzun süredir beklenen çerçeve yasa taslağının ana hatları kamuoyuna yansıdı. Elbette Meclis sürecinde metin daha ayrıntılı biçimde tartışılacak, eksikleri ve güçlü yönleri konuşulacaktır. Ancak bugünden rahatlıkla söylenebilecek bir gerçek var: Cumhuriyet tarihi boyunca büyük ölçüde güvenlik politikaları ve askeri yöntemlerle ele alınan Kürt meselesinin çözümü için ilk kez hukuki ve siyasi bir zemin inşa edilmeye çalışılıyor. Bu yönüyle söz konusu metin yalnızca sıradan bir yasa taslağı değil, aynı zamanda tarihsel bir eşik olma iddiası taşıyor.
Cumhuriyet'in kuruluşundan bu yana Kürt meselesine yaklaşım büyük ölçüde inkâr ve güvenlik eksenli oldu. Zaman zaman siyasi çözüm arayışları gündeme gelse de bunlar kalıcı sonuçlar üretmedi; aksine çoğu kez yeni çatışma dönemlerinin kapısını araladı. Aradan geçen yarım asırdan sonra ilk kez hem Kürt meselesi hem de çatışmalı süreç hukuki ve siyasi zeminde tartışılmaya başlanıyor. Bu nedenle bugün yaşananları değerlendirirken geçmişin yükünü ve bugünün şartlarını birlikte görmek gerekiyor.
Bu noktaya kolay gelinmedi. Sürecin hangi bedeller ödenerek bugüne ulaştığı herkesin malumu. Özellikle varlığını yıllarca Kürt meselesindeki sert söylemler üzerine kurmuş Milliyetçi Hareket Partisi'nin ve Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin bu sürecin başlamasında ve sürdürülmesinde üstlendiği rol de, siyasi tarih açısından dikkatle not edilmesi gereken gelişmelerden biridir.
Elbette yasa taslağının özellikle Kürt kamuoyu açısından önemli eksiklikleri bulunuyor. Abdullah Öcalan'ın statüsü, düzenlemenin kapsamının 2005 sonrası dönemi esas alması, demokratikleşme ve toplumsal barışı güçlendirecek bazı temel adımların henüz gündeme gelmemesi bunlardan yalnızca birkaçıdır.
Ancak şu gerçeği de göz ardı etmemek gerekir: Elli yılı bulan çatışmalı süreç yalnızca Kürt toplumunda değil, Türk toplumunda da güçlü refleksler ve tepkiler oluşturdu. Bu nedenle kullanılacak dilin, atılacak adımların ve sürecin ilerleyiş biçiminin her iki toplum açısından da makul ve kabul edilebilir olması büyük önem taşıyor.
Bugüne kadar Kürt siyasi hareketinin bu konuda büyük ölçüde dikkatli bir dil kullanmaya çalıştığı görülüyor. Buna karşılık Türkiye medyasında hâlâ sürecin ruhuna zarar verebilecek açıklamalar, haberler ve yorumlarla karşılaşabiliyoruz. Oysa böylesi hassas dönemlerde kullanılan dil, en az atılan adımlar kadar önemlidir.
Kanaatimce bu çerçeve yasa, toplumu da içine alacak şekilde, aceleye getirilmeden, provokasyonlara fırsat vermeyecek bir dikkatle yürütülmelidir. Yarım asır boyunca toplumun zihninde ‘mutlak düşman’ olarak yer etmiş bir yapıyla ilgili algının bir günde değişmesini beklemek gerçekçi değildir. Bu nedenle süreç sabırla, temkinle ama kararlılıkla ilerlemelidir.
Eksiklikleri konuşurken büyük resmi de kaçırmamak gerekiyor.
Yasa metninde ‘Kürt’ ifadesinin yer almamasını gerekçe göstererek süreci tümüyle değersizleştirmeye çalışan yaklaşımlar ne kadar sorunluysa, çatışmaların sona ermesinden rahatsız olup yasayı tamamen reddeden anlayışlar da aynı ölçüde sorunludur. Umut ederim ki tarihin gerçekliğiyle bağdaşmayan bu iki uç yaklaşım da karşılık bulmaz.
Bugün yaşanan gelişmeleri ‘kim galip, kim mağlup’ tartışmasına hapsetmek hiç kimseye fayda sağlamaz. Barışın galibi de mağlubu da olmaz. Barış, başlı başına herkes için bir kazanımdır.
Eğer insanlar artık ölmeyecekse, toplumlar birbirine düşman olmayacaksa, doğa korunacaksa, ekonomi güçlenecekse, eğitim ve sağlık hizmetleri daha insani bir seviyeye ulaşacaksa, bölgeler arasındaki kalkınmışlık farkı azalacaksa ve çocuklar huzur içinde büyüyecekse; bu sürecin kaybedeni yoktur. Böyle bir tabloda hepimiz kazanırız.
"Bin kilometrelik yol ilk adımla başlar" sözü tam da bugünleri anlatıyor.
Bir çocuk dokuz ayda dünyaya gelir. Bir çiçeğin filiz vermesi, bir ağacın büyümesi, bir ormanın oluşması zaman ister. Barış da böyledir. Sabır ister, emek ister, kararlılık ister. Adeta bir dantel işler gibi ilmek ilmek örülmesi gerekir.
Ancak bu, ‘Barış geliyor’ deyip kenara çekilmek anlamına gelmiyor. Tam tersine, demokrasi ve barış mücadelesi belki de şimdi yeni başlıyor. Bundan sonra en büyük sorumluluk toplumun omuzlarındadır. Herkes kendi bulunduğu alanda barışı anlatmalı, demokrasiyi konuşmalı. Gerekirse kapı kapı, sokak sokak dolaşarak bu ülkenin geleceğinin neden birlikte yaşamaktan geçtiğini anlatmalıdır.
Allah korusun, akamete uğramış bir barış ve demokrasi sürecinin yükünü bu toplumun yeniden kaldırması çok zor olur.
Yol uzun…
Yolculuk yorucu…
Ama o yolun nasıl tamamlanacağı da bizim elimizde.
Yeter ki yolculukta, yanımıza aldığımız azığımız olan ‘umudu’ birbirimizle bölüşelim.
Hayr olsun, hayırlı olsun.