Bir felaket yaşanır. Can yanar, mal gider, doğa zarar görür. Ardından ekranlara geçilir; uzmanlar konuşur, yetkililer açıklama yapar, vatandaş üzülür. Herkes ‘bir daha olmasın’ der. Kimisi tedbirden bahseder, kimisi dua eder. Sonra ne olur? Bir sonraki felaketi bekleriz.

Çünkü biz çoğu zaman sorunu değil, yalnızca sonucunu konuşuyoruz. Oysa aynı sorun tekrar tekrar yaşanıyorsa, ortada sadece bir sorun değil, sorunun da bir sorunu var demektir. İşte tam da burada hepimiz, sorumluluk zincirinin bir halkası hâline geliyoruz. Komşuluğun bittiğinden yakınanların birçoğu, yıllardır aynı apartmanda oturduğu komşusuna bir kez olsun ‘Günaydın’ dememiştir.
Çevre kirliliğine en ağır eleştirileri yöneltenlerden bazıları, balkondan halı silkelerken aşağıdaki insanı düşünmez, otomobilinin camını açıp sigara izmaritini yola fırlatırken doğayı aklına bile getirmez.

Toplumda büyüklere saygının azaldığını anlatanlar ise otobüste yaşlı bir insan ayakta beklerken, çocuğunu yan koltuğa oturtup hiçbir şey olmamış gibi davranabilir. Sonra dönüp toplumun bozulduğunu konuşuruz. Oysa toplum dediğimiz şey, aynaya baktığımız kişiden başlar. Gelelim en acı örneğe...

Neredeyse her yaz aynı cümleleri kuruyoruz: ‘Ciğerlerimiz yanıyor’. Çok doğru. Ama nedense her yıl aynı ihmallerin de yeniden yaşanmasına ses çıkarmıyoruz. Bir sabotaj varsa, hukuk gereğini yapmalıdır. Ormanları kasten yakanların ne vicdanda ne de hukuk önünde affedilecek bir tarafı vardır.
Kendi yaşamlarına alan açmak için ormanlara kıyanların birer ‘haramzade’ olduğu konusunda dağ-taş hemfikirdir.

Ben kasıtla değil, umursamazlıkla yakılan ormanlardan söz ediyorum.
Yere atılan bir sigara izmariti...
Söndürülmeden bırakılan bir mangal ateşi... Ormana bırakılan cam şişe...
Artık bunların yangına sebep olabileceğini bilmeyen neredeyse kalmadı. Hatta bunu ilkokul çağındaki çocuklar bile biliyor. Peki o zaman neden her yaz aynı haberleri izliyoruz?
Bilmek yetmiyor çünkü. Bilgiyi davranışa dönüştüremediğimiz sürece, her yaz aynı acıyı farklı tarihlerde yaşamaya mahkûmuz. En acısı da şu...

Piknik dönüşü ateşini tam söndürmeyen kişi, akşam televizyon karşısına geçip yanan ormanlara üzülüyor. Belki o gün çıkan yangının sebebi kendisi değildir.
Ama bir sonraki yangının nedeni olmayacağının da hiçbir garantisi yoktur.
İnsan bazen en büyük zararı, farkında olmadan verir. Hayat ve dünya sevgisi yalnızca marş söylemek değildir.
Bayrak paylaşmak değildir. Slogan atmak, yüksek sesle hamaset yapmak hiç değildir. Hayat ve dünya sevgisi, yürüdüğün sokağı temiz bırakmaktır.
Ormana attığın çöpü cebine geri koyabilmektir. Suyu israf etmemektir.
Yangın ihtimalini önemsemektir.
Kimsenin görmediği yerde bile doğru olanı yapabilmektir.

Çünkü gerçek sahiplenme, alkış beklemeden gösterilen özenle başlar.
Bugün yine ülkenin dört bir yanından yangın haberleri geliyor. Yine alevlerle mücadele eden insanlar...Yine kül olan ormanlar...Yine yuvasını kaybeden canlılar...Yine gözyaşı...Ve yine aynı soru:
‘Ders aldık mı’?

Bu soruyu sorsak, muhtemelen herkes elini kaldıracaktır. Ama o el, piknik dönüşü ateşi kontrol etmek için uzanacak mı? İzmariti cebine koyacak mı? Cam şişeyi ormanda bırakmayacak mı? Asıl mesele budur. Dünyayı güzelleştirecek olan büyük nutuklar değil, küçük sorumluluklardır. Çünkü doğa bizden kahramanlık istemiyor.
Sadece biraz vicdan, biraz özen ve biraz da tutarlılık bekliyor. Yazık ediyoruz...

Sadece ormanlara değil. Kendimize, çocuklarımıza ve bize emanet edilen bu güzel dünyaya da.