Cemiyetler, dernekler ve vakıflar...
Kısacası sivil toplum örgütleri, bir toplumun vicdanını temsil etmek için vardır. Toplumun sevinciyle sevinir, acısıyla dertlenir.
Sorunları görür, çözüm üretir ve o çözümleri yine toplumla paylaşır. En azından varlık sebepleri budur.
Hemen her meslek grubu da kendi içinde örgütlenerek mesleğinin itibarını korumaya, üyelerinin haklarını savunmaya ve yaşadığı sorunları en aza indirmeye çalışır.
Bu kısa girizgâhtan sonra, iğnemiz de çuvaldızımız da hazırsa başlayalım.
Takvimler 1972'yi gösterdiğinde Güneydoğu Gazeteciler Cemiyeti, ‘Gazete ve Ajans Muhabirleri Derneği’ adıyla bölgemizin hayatına girmiş. Sonrasında bugünkü adını alarak yoluna devam etmiş.
Emeği geçen herkesi minnetle anıyorum.
Kendimi gazeteci olarak tanımlamayabilirim. Ancak son iki yıldır hasbelkader gazetecilik yapıyorum ve özellikle yerel gazeteciliğin nasıl ağır şartlar altında yapıldığına birebir tanıklık ettim.
Bugün herhangi bir resmi kuruma ulaşmak bile başlı başına bir mücadeleye dönüşmüş durumda.
En değme yarışma programlarına taş çıkartacak nitelikte zorluklara sahip
En basit örnek...
Bu coğrafyanın en önemli gerçeklerinden biri deprem. Buna rağmen gazeteci olarak AFAD yetkililerine doğrudan ulaşmanız mümkün değil. Bakanlığa ya da valiliğe başvuracaksınız, uygun görülürse dönüş yapılacak.
Ben de 04.02.2025 tarihinde 9599 kayıt numarasıyla resmi başvurumu yaptım.
Sonuç?
Bu satırlar yazılırken bile ne olumlu ne de olumsuz tek satırlık bir cevap gelmiş değil.
Sessizlik de bazen kurumsal bir cevap sayılıyor galiba.
Diyarbakır Cezaevi Müzesi için de benzer bir prosedür olduğunu duyunca açıkçası vazgeçtim. Fakat sonra gördüm ki Sayın Kültür ve Turizm Bakanı müzeyi ziyaret etmiş, ulusal ajanslar içeride rahatça görüntü almış, haberlerini servis etmiş.
Demek ki kapılar tamamen kapalı değilmiş. Sadece bazılarına kapalıymış.
Bir başka örnek...
Sayın Valimizle röportaj yapmak istediğimi kendisine bizzat ilettim. Son derece nazik davrandı, ilgili birimlerle görüşmemi söyledi ve "Evet yapalım’ dedi.
Gerekli başvuruları yaptım.
Aradan neredeyse dört ay geçti.
Yine ses yok.
Ama sonra bakıyorum, hooop ulusal bir medya kuruluşu geliyor, röportajını yapıyor ve gidiyor.
Demek ki sorun röportaj yapmak istemek değilmiş.
Sorun, kimin istediğiymiş.
Yerel medya ise beklemeye devam ediyor.
Oysa bu şehrin yükünü de, hafızasını da, sokağını da en çok yerel medya taşıyor.
Bu kış, hayatın neredeyse durduğu, karın ve tipinin hüküm sürdüğü günlerde sahada olan yine yerel medyaydı.
Vatandaşın mağduriyetini de, kurumların eksiklerini de onlar takip etti.
Toplumsal olaylarda biber gazından etkilenen de yerel medya oldu.
Bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun altında hem haber yazıp hem görüntü çekmeye çalışmak dünyanın en zorlu işlerinden biridir. Düşünsenize, hem haberi takip edeceksin, hem video ve fotoğraf çekeceksin, hem haberi hızla haber merkezine ulaştıracaksın ve hem de kullandığın cihazları yağmurdan koruyacaksın. Çok zor ve bunlarla uğraşıyor ‘yerel medya’
Kırk derecenin üzerindeki yaz sıcağında kavrularak basın toplantılarının peşinde koşan da, bu etkinliklerde birinin ağzından birkaç cümle alıp manşet hazırlamak da zorlu bir iştir.
Kapalı salonlarda yapılan etkinliklere ‘Bugün hiç olmazsa güneş yakmayacak’ diye sevinen de yine yerel medya.
Haber merkezine yetişecek haber...
Bozulmayacak kamera...
Islanmayacak bilgisayar...
Bitmeyecek telefon şarjı...
Ve bütün bunların yanında doğru haberi yakalama telaşı...
Yerel gazetecilik çoğu zaman haber yazmaktan çok, şartlarla mücadele etmektir.
Bütün bu zorluklara rağmen görevini yapmaya çalışan yerel medya mensuplarının tamamı büyük bir takdiri hak ediyor.
Şimdi gelelim Güneydoğu Gazeteciler Cemiyeti'nin gelenekselleşen ödüllerine...
Aslında bu konuda yazmak istemezdim.
Çünkü ben de ödüle başvuranlardan biriyim.
Fakat mesele benim ödül alıp almamam değil.
Mesele, yıllardır bu coğrafyada emek veren insanların emeğine duyulan saygıdır.
Bu yıl yapılan ödül değerlendirmesinin ne kadar tartışmalı olduğunu birçok deneyimli meslek büyüğümden dinledim.
Dinledikçe de hak vermemek mümkün olmadı.
Çünkü asıl soru şu:
Yerel gazeteciliği gerçekten kim değerlendirdi?
Diyarbakır'ın ulaşım çilesini bilmeyen...
Batman'ın mahallesini tanımayan...
Siirt'in yoksulluğunu görmeyen...
Urfa'nın sokağını yaşamayan...
Bu şehirlerin insan hikâyelerine yabancı isimler, yerel gazeteciliğin en iyi örneklerini hangi ölçüyle değerlendirdi?
Bir kentin nabzını tutmayanlar, o kentin haberinin kıymetini nasıl ölçecek?
Yerel medya için düzenlenen bir ödül organizasyonunda, belirleyici iradenin ağırlıklı olarak ulusal medyadan oluşması başlı başına düşündürücüdür.
Çünkü yereli en iyi bilen, yerelde yaşayan ve yerelde haber yapan insanlardır.
Kaldı ki, ulusal medya da mutlaka ve kesinlikle ‘yerel medyadan’ yararlanıyor, besleniyor.
Haritaya bakarak şehir tanınmaz.
Google'dan sokak öğrenilmez.
Klimalı salonlarda oturarak da yerel gazeteciliğin yükü ölçülemez.
Bu şehirlerde canını dişine takarak çalışan onlarca gazeteciden hiçbiri mi ödülü hak etmedi?
Hiçbir haber...
Hiçbir araştırma...
Hiçbir röportaj...
Hiçbir kalem...
Hiçbir emek...
Takdire layık bulunmadı mı?
Eğer cevap buysa...
Asıl ödülün adı başarı değil, tercih olmuş demektir.
Ödül, emek sahibini onurlandırdığı kadar kurumu da itibarlı kılar.
Ama adalet duygusunu zedeleyen her ödül, ertesi gün değerinden biraz daha kaybeder.
Çünkü ödülün kıymetini kupalar değil, vicdan belirler.
Ve unutulmamalıdır ki, jüriler hata yapabilir, kurumlar eksik karar verebilir. Ancak adalet duygusunu kaybeden bir ödül töreni, alkış alsa bile itibar kazanamaz.
Elbette ödül alan arkadaşlarımızın emeğini küçümsemek gibi bir niyetim yok.
Hepsini gönülden kutluyorum.
Sözüm kişilere değil, sisteme...
İtirazım isimlere değil, yönteme...
Çünkü yerel gazetecilik, hatırlanacağı gün değil, unutulduğu gün kaybeder.
Neyse...
Galiba gariplikler ülkesinde, gariplikler mesleğini konuşmaya devam edeceğiz...