Bir toplumun geleceğini anlamak istiyorsanız, borsadaki rakamlara, büyüme oranlarına ya da yapılan gösterişli açıklamalara değil, gençlerin gözlerine bakın.

Eğer o gözlerde umut yerine kaygı, heyecan yerine belirsizlik görüyorsanız, ortada çözülmesi gereken çok daha büyük bir sorun var demektir. Bugün ekonomik koşullardan memnun olanların sayısı gerçekten de bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az. Hayat pahalılığı artık yalnızca bütçeleri değil, insanların psikolojisini de tüketiyor. Her geçen gün yükselen enflasyon, eriyen maaşlar, durmaksızın artan kiralar ve işsizlik, toplumun sırtına ağır bir yük bindiriyor.

İnsanlar sabah yeni bir zam haberiyle uyanıyor, akşam ise yarının nasıl geçeceğini hesaplayarak uykuya dalıyor.

Bu yükü herkes hissediyor ancak en ağır bedeli gençler ödüyor.

Hayatın en güzel yıllarında geleceğini inşa etmesi gereken bir genç, bugün ayakta kalma mücadelesi veriyor. İmkanı olup üniversiteyi bitiriyor, yabancı dil öğreniyor, sertifikalar alıyor, kendini geliştirmek için durmadan çabalıyor.

Sonra karşısına çıkan ilk soru şu oluyor: ‘Deneyimin var mı?’ Ey bu soruyu soran ‘deneyimliler’; hiç biriniz bir kapı açmayacaksa nasıl kazanılacak o ‘deneyim’?

Peki deneyim kazanmasına fırsat verilmeyen bir genç, bu çıkmazdan nasıl kurtulacak? Daha acısı ise, yıllarca ‘oku, çalış, emek ver karşılığını alırsın’ denilerek büyütülen bir neslin, bugün emeğinin karşılığını alamadığını görmesidir.

Gençler artık başarının bilgiyle değil, kimi zaman tanıdıklarla, bağlantılarla ve şansla ölçüldüğüne inanıyor. İşte asıl tehlike de burada başlıyor. Çünkü adalete olan güven sarsıldığında, umut da sessizce bavulunu toplayıp gidiyor.

Bugün binlerce genç yurt dışında yaşamanın hayalini kuruyor. Kimileri bunu daha iyi şartlarda yaşamak için, kimileri ise yalnızca insanca yaşayabilmek için istiyor.

Kimisi de ‘lanet gelsin, bu ülkeden gideyim de ne olursa olsun’ cümlesinin sınırında debelenip duruyor. Bu durum, sadece bir beyin göçü değil aynı zamanda umut göçüdür. Bir ülke için yetişmiş insanını kaybetmekten daha acı olan tek şey, o insanın hayallerini de kaybetmesidir.

Gençler artık gelecek planı yapmıyor, gelecek kaygısı taşıyor. Ev sahibi olmayı hayal etmek lüks sayılıyor. Evlilik erteleniyor, çocuk sahibi olma düşüncesi korkuya dönüşüyor. Bir zamanlar çalışarak ulaşılabilecek hedefler olan pek çok şey, bugün birçok genç için erişilemez bir hayal gibi görünüyor.

Elbette ekonomik krizler yaşanabilir. Dünyanın birçok ülkesi benzer sıkıntılarla mücadele ediyor. Ancak asıl mesele, insanların bu zorluklar karşısında kendilerini yalnız hissetmeleridir. Gençler sadece iş istemiyor. Adalet istiyor, fırsat eşitliği istiyor, emeğinin değer gördüğü bir düzen istiyor. En önemlisi de, yarın uyandığında bugünden daha iyi bir ülkede yaşayacağına inanmak istiyor.

Çünkü umut, devletlerin istatistik tablolarında yer almaz.

Umut, gençlerin-insanların yüreğinde yaşar. Ne yazık ki bugün o umut her geçen gün biraz daha eksiliyor. Şunu artık yüksek sesle sormanın zamanı gelmedi mi? Korkarım ki, geldi geçti bile…Gençler neden gelecekten korkuyor? Bu sorunun cevabı yalnızca ekonomik verilerde değildir.

Ataması yapılmayan öğretmenlerde, iş bulamayan mühendislerde, diplomasıyla asgari ücret teklif edilen üniversite mezunlarında, ailesinin yanından ayrılamayan gençlerde ve hayallerini valizlerine koyup başka ülkelere gitmeye hazırlanan binlerce insanda saklıdır.

Gençleri sürekli ‘sabredin, daha çok çalışın, şükredin’ diyerek oyalamak artık çözüm üretmiyor. Çünkü sabır da bir yere kadardır. İnsan, geleceğini göremediği bir yolda ne kadar yürüyebilir? Koca bir hiç …

Bir ülkenin en büyük serveti ne altınıdır ne de yer altı kaynaklarıdır. En büyük serveti, umutla üreten gençleridir. Eğer o gençler yarınlarına güven duyamıyorsa, aslında kaybedilen yalnızca bugünün huzuru değil, yarının kalkınmasıdır.

Gençleri umudunu kaybetmiş bir toplum, aslında geleceğini de kaybetmeye başlamış demektir maalesef.

Bugün yapılması gereken şey, gençlere sadece güzel sözler söylemek değil, onların önündeki engelleri kaldırmaktır. Çünkü umut vaatlerle değil, adaletle, liyakatle, üretimle ve fırsat eşitliğiyle büyür.

Unutmayalım; geleceği miras bırakacağımız gençler değil, geleceği bize emanet edilen gençlerdir. O emanete sahip çıkmak ise sadece yönetenlerin değil, toplumun tamamının ortak sorumluluğudur. Aksi halde yarın dönüp baktığımızda, kaybettiğimiz şeyin sadece gençlerimizin hayalleri değil, bir bütün geleceğimiz olduğunu çok geç fark edebiliriz.