‘Bizim buralarda iş yok. Gurbeti mesken tutarız mevsimi geldiğinde. Kıt kanaat kazandığımızla boğazımızı ıslatırız’.

Bu sözü duyduğunuzda, biraz oturup düşünün. Hatta mümkünse kendinize, hepimize kızın. Çünkü bu cümle, yalnızca yoksulluğu değil, Türkiye’de milyonlarca insanın yıllardır yaşadığı çaresizliği anlatıyor.

Her şeyi bildiğini sanan kimi kalemşörlerin ağzında ise yıllardır aynı cümle pelesenk:

“Kürtler ne istiyor daha kardeşim? Vekil oluyor, hekim oluyor, hâkim oluyor, bakan bile oluyor.”

Bu cümlelerin, şık ofislerde viski bardakları doldurulurken kurulması ayrıca düşündürücü. Çünkü mesele, yalnızca birilerinin milletvekili, doktor, hâkim ya da bakan olabilmesi değil. Mesele, sıradan insanların hayatlarını sürdürebilecekleri bir işe, aşa ve insanca yaşama imkânına sahip olup olmaması.

Bunu görmek için biraz o şık ofislerden çıkıp memleketin yollarına bakmak yeterli.

İnsanlar, yaşadıkları yerlerde iş ve aş olmayınca başka seçenekler arıyor. ‘Gurbet’ denen o garabetin yollarına düşüyorlar. Emekleriyle hayatlarını sürdürmek zorunda olan insanlar. Hakkâri’den, Şırnak’tan, Mardin’den, Van’dan, Urfa’dan, Diyarbakır’dan ve daha birçok bölge kentinden, mevsimlik işçi olarak Anadolu’nun farklı illerine gidiyor.

Zonguldak’a, Düzce’ye, Rize’ye…

Fındık toplamaya, çay toplamaya, üzüm kesmeye…

Ve işte tam burada, fındık ile biçerdöver arasındaki bağ ortaya çıkıyor.

Bir tarafta geçimini sağlamak için memleketinden kilometrelerce uzağa giden mevsimlik işçiler var. Diğer tarafta başka bir bölgeden aynı amaçla gelen, toprağın başında çalışan biçerdöver sahibi…

İkisi de emeğinin ve ekmeğinin peşinde.

İkisi de gurbetçi.

Ama biri Kürt, diğeri Türk olduğunda, bu memleketin kadim önyargıları yeniden devreye giriyor.

Geçtiğimiz günlerde Şırnak’ın Silopi ilçesinden Zonguldak’a mevsimlik işçi olarak giden Kürt işçilere yönelik taşlı-sopalı saldırı yaşandı. İşçiler, linç edilmekten kaçarak kurtuldu.

Kaçmaya çalışanlar arasındaki çocukların korku dolu bakışları ve ağlamaları, en taştan yüreği bile yumuşatmaya yeterdi normal şartlarda ama işte bizler, normal şartlarda yaşamıyoruz.

Bu ilk değildi.

Dilerim son olur.

Yetkili-yetkisiz herkes, olayın bir Kürt-Türk çatışmasına dönüşmemesi için itidal çağrısı yaptı. Elbette bu çağrı haklıdır ve desteklenmelidir. Hiç kimsenin etnik kimliği nedeniyle saldırıya uğramadığı, herkesin güven içinde çalışabildiği bir ülke istiyorsak, itidal hepimizin sorumluluğudur.

Ama insan sormadan da edemiyor:

Bu hassasiyet neden her zaman aynı ölçüde gösterilmiyor?

Daha bir ay önce Yozgat’tan Diyarbakır’ın Hani ilçesine gelen bir biçerdöver, talihsiz bir olay sonucunda yandı. Yozgatlı biçerdöver sahibinin uğradığı zararın bir bölümünü karşılamak için Diyarbakırlılar yaklaşık 1 milyon lira topladı.

Bu, çok kıymetli bir dayanışma örneğiydi.

Bir insanın başına gelen felakete, kimliğine bakmadan sahip çıkmanın örneğiydi.

Peki o gün, bugün ‘hassasiyet’ isteyenlerin kaçı bunu gördü?

Kaçı Diyarbakırlılara teşekkür etti?

Kaçı bu dayanışmayı görünür kılmak için çaba gösterdi?

Büyük ölçüde sessizlik hâkimdi.

Şimdi bir an için tabloyu tersine çevirelim.

Zonguldak’ta yaşanan saldırının Diyarbakır’da, Batman’da, Van’da, Mardin’de ya da Urfa’da Zonguldaklılara yönelik yapıldığını düşünelim.

Aman Allah’ım…

O zaman göreceğimiz ‘toplumsal tepkiyi, protestoları, linç girişimlerini ve Vatan-Millet-Sakarya’ nutuklarını tahmin etmek hiç zor değil.

Peki neden adres değiştiğinde aynı olayın anlamı da değişiyor?

Kürtler söz konusu olduğunda neden hemen ‘münferit olay’ deniliyor?

Amedspor maçlarında sarı torbalar sallandırılır, Münferit.

Sosyal medyada Toros güzellemeleri yapılır, Münferit.

Mermi fotoğrafları paylaşılır, Münferit.

Ölmüş Kürtlere hakaret edilir, Münferit.

Mevsimlik işçilere saldırılır, Münferit.

İnsan gerçekten anlamakta zorlanıyor.

Çünkü münferit denilen olayların sayısı çoğaldıkça, artık ortada tek tek olaylardan daha büyük bir mesele olduğunu kabul etmek gerekiyor.

Adres değişiyor, şehir değişiyor, kişiler değişiyor ama hikâye değişmiyor.

Ve biz hâlâ her defasında şaşırıyormuş gibi yapıyoruz.

Oysa Türkiye’nin önünde yeni bir imkân var. Bir barış süreci konuşuluyor. En önemlisi, uzun zamandır ilk kez ‘insanların ölmemesi’ üzerinden bir umut kuruluyor.

Bu umudu hep birlikte daha da büyütelim.

Öyleyse itidal çağrısı herkes için yapılmalı.

Acı herkes için acı olmalı.

Can herkes için can olmalı.

Aşağılanmak, saldırıya uğramak, linç edilmek kimden gelirse gelsin aynı biçimde reddedilmeli.

Türkiye toplumu yaklaşık yarım asırdır milliyetçilikle besleniyor. Siyaset, medya, akademi, bürokrasi, hatta zaman zaman din insanları bile bu dili yeniden üretti. Kimileri bunu oy için kullandı, kimileri tiraj için, kimileri iktidar için, kimileri de yalnızca alışkanlıktan.

Ama artık bunu aşmak zorundayız.

Çünkü milliyetçilik üzerinden birbirimize bakmaya devam ettiğimiz sürece, fındık toplamaya giden Kürt işçi ile biçerdöveriyle Diyarbakır’a gelen Yozgatlı arasında kurabileceğimiz en doğal bağı bile göremeyeceğiz:

İkisi de emekçi.

İkisi de ekmek peşinde.

İkisi de bu ülkenin insanı.

Belki de asıl görmemiz gereken bağ tam olarak bu.

Fındık ile biçerdöver arasındaki bağ.

Biri Karadeniz’in tarlasında, diğeri Diyarbakır’ın ovasında…

Ama ikisinin de hikâyesi aynı:

Emek, ekmek ve insan onuru.

Bunu görebildiğimiz gün, birbirimize Türk ya da Kürt olarak bakmadan önce insan olarak bakmayı yeniden öğrenmiş olacağız.

Yoksa yazık olacak, hem bugünümüze hem geleceğimize.