Kars'ta yaz mevsiminin ortasında karla mücadele ekipleri çalışıyor. Selim ilçesine bağlı Tuygun Yaylası'nda yer yer üç metreyi aşan kar birikintileri var.
Balıkesir'in birçok ilçesinde şiddetli yağış, dolu ve fırtına su baskınlarına neden oluyor; yıldırım düşmesiyle yangınlar çıkıyor.
Tekirdağ'da sağanak yağış görüş mesafesini birkaç metreye kadar düşürüyor. Avrupa ise kavurucu sıcakların pençesinde. Rekor sıcak hava dalgaları binlerce insanın yaşamını elinden alıyor.
Artık bunlar istisna değil. Neredeyse her mevsim aynı haberleri okuyor, aynı görüntüleri izliyoruz. Sonra televizyonu kapatıyor, telefonumuzu cebimize koyuyor ve hayatımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz. Çünkü felaket henüz bizim kapımızı çalmadı. Ama asıl yanıldığımız nokta tam da burası.
Doğanın felaketleri pasaport sormaz. Sınır tanımaz. Din, dil, ırk, zenginlik ya da yoksulluk ayırmaz. Sırası gelenin kapısını çalar.
Bugün başka bir şehirde olan yarın bizim evimizin önünde olabilir. İklim krizini hâlâ ‘abartılıyor’ diyerek küçümseyenler var. Oysa artık tartıştığımız şey, bunun gerçek olup olmadığı değil, sonuçlarının ne kadar ağır olacağıdır. Bu tablonun oluşmasında hepimizin payı var. Kimse kendisi için ‘Ben bir şey yapmadım’ diyemez. Demesin …
Devletlerin bitmek bilmeyen savaş politikaları, doğayı hiçe sayan sanayi anlayışı, ormanları, maden uğruna yok edilen yaşam alanları, gökyüzünü zehirleyen bombalar, toprağı kirleten kimyasallar...Ve bireyler olarak bizim hoyrat tüketim alışkanlıklarımız. Daha fazla üretmek, daha fazla tüketmek, daha fazla kazanmak uğruna yaşadığımız gezegeni tüketiyoruz.
Üstelik bunu ‘kalkınma’ diye alkışlıyoruz.
Yıllar önce ‘ozon tabakası inceliyor’ denildiğinde birçok kişi bunu küçümsedi. Bilim insanlarını alaya alanlar oldu. Bugün ise aynı zihniyet, iklim krizini inkâr ederek yarının felaketlerine davetiye çıkarıyor. Bilimin uyarılarıyla inatlaşmanın bedelini siyasetçiler değil, çocuklarımız ödeyecek. Belki de en acı gerçek bu. Çünkü doğa intikam almıyor.
Doğa yalnızca kendi kurallarıyla işlemeye devam ediyor. Bedelini ödeyen ise o kuralları hiçe sayan insan oluyor.
Bugün selleri, yangınları, kuraklığı ve aşırı sıcakları konuşuyoruz. Yarın ise gıda krizlerini, susuzluğu, kitlesel göçleri ve yaşanamaz şehirleri konuşabiliriz. Çocuklarımızın temiz hava soluyamadığı, temiz su bulamadığı, toprağın ürün vermediği bir dünyanın hayal değil, ihtimal olduğunu artık görmek zorundayız.
İnsanlık hâlâ kendisini doğanın sahibi sanıyor. Oysa biz bu gezegenin sahibi değiliz. Sadece kısa süreli misafirleriyiz.
Yetmiş, bilemediniz seksen yıl yaşayacağız. Peki nedir bu bitmek bilmeyen hırs? Nedir uğruna savaşlar çıkarılan, doğanın talan edildiği, milyonlarca canlının yaşam alanlarının yok edildiği iktidar tutkusu? Kim bu dünyaya kazık çakabildi? Hiç kimse.
Geride bırakacağımız tek şey ya yaşanabilir bir dünya olacak ya da çocuklarımıza miras bırakacağımız büyük bir enkaz. Tercih hâlâ bizim elimizde. Ama şunu unutmayalım: Doğa bizi beklemeyecek. Biz aklımızı başımıza toplamazsak, gelecek nesiller bizi sadece çevreyi kirleten insanlar olarak değil, bütün uyarılara rağmen hiçbir şey yapmayan kuşak olarak hatırlayacak.