Metinlerdeki tahrifatı yahut dezenformasyonu kim/kimler yapmış olabilir? Aklımıza ilk gelenleri sıralayalım: Norm devlet ile norm dışı devlet; Türkiye genelinde Türkçü muhalefet taraftarları (İYİ Parti, Zafer Partisi gibi); kimi dogmatik Atatürkçü/Kemalist askerler ve siviller; Kürt mahallesindeki süreç karşıtları; uzak ihtimal bile olsa İsrail muhibbi Türkiyeliler; Kürtlerin barışma yerine savaşmasını isteyenler vb.
20 Ağustos 20026’da “Abdullah Öcalan ile (İmralı’da) Görüşme Notu” başlığı altında uzun bir paylaşım, sosyal medya veya başka kanallarla dolaşıma sokuldu. Notları görüp okuduktan sonra hakkında yazılı yorum yapmaya niyetlendim.
Yoğunluğumdan ötürü tasarladığım vakitte okuyup değerlendirme yapamamıştım. İyi ki de öyle olmuş. Zira ertesi günü DEM Parti İmralı Heyeti, “Sosyal medyada Abdullah Öcalan’a atıfla ‘görüşme notu‘ veya ‘tutanak‘ adı altında dolaşıma sokulan metinlerin, süreci sabote etmeye yönelik tehlikeli bir faaliyet olduğunu” belirterek, “Resmi zemine dayanmayan hiçbir belgeye itibar edilmemelidir” uyarısında bulundular.
Bir gün sonrasında Kandil’deki Hareket Yönetimi de bir açıklama yaptı: “İmralı’da çeşitli tarihlerde yapıldığı iddia edilen görüşmeler dijital medya üzerinden yayınlanmıştır. Yayınlanan bu yazılarda birçok yalan ve düzmece ifadenin bulunması bilinçli ve amaçlı hazırlandığını göstermektedir. Bu planlı bir provokasyondur!”
Güvenlik kaynakları tarafından 25 Ağustos’ta yapılan açıklama ise şöyleydi: “Sosyal medya mecralarında son dönemde gündeme gelen ve İmralı’da gerçekleştiği yönünde iddia olunan görüşme, tutanak, konular ve isimler gerçeği yansıtmamaktadır. Dezenformasyon içeren ve hayal mahsulü içerikler maksatlıdır. Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşme sürecinden rahatsızlık duyan mihraklar tarafından servis edildiği açıktır. Bunlar süreci sabote etmek isteyen girişimlerdir ve itibar edilmemelidir. Devlet ve millet sabotaj girişimlerine karşı daima tetiktedir.”
Tutanak tamamen düzmece mi yoksa tahrif mi edilmiş?
Görüşme tutanağı ismiyle servis edilen metne bakıldığında tarz, üslup, çerçeve, mantık, fikriyat, zihniyet ve vizyon açısından Öcalan’ın resmi ifadelerini ve arşiv niteliğindeki kayıtlı söylemlerini andıran/çağrıştıran cümle, ibare, ifade ve kavramların var olduğu görülecektir.
Gelgelelim titizce ve satır arası okumalar sonucunda; metinde kullanılan Ezop dili, ezoterik tabirler ve imalı söylemler tetkik edildiğinde görülecek olan şimdilik şudur: Söz konusu söylemlerle dolaşımdaki notlarda geçen kimi klişe, basmakalıp veya iyi taklit edilmiş ibareler-ifadeler-kavramlar arasında farklar olduğu görülecektir.
Tutanakta konu bütünlüğü yoktur; daldan dala atlayan sohbetler söz konusudur. Arada bir magazinsel (Öcalan’ın annesinden bahsetmesi gibi) hususlar da yer almaktadır. Öcalan’ın kendini ön plana çıkarıp “Ben yaparım, ben ederim” türünden fazlasıyla ben merkezci davranarak kolektif fikri/düşünceyi ve pratiği geri plana ittiği de görülmektedir.
Öcalan’ın bu metinlerde sadece egemenlerle muhatap olup durmadan onlardan söz etmesi, buna karşılık esas dayanıp güç alması gereken Kürt halkından neredeyse hiç bahsetmemesi de dikkatlerden kaçmıyor. Oysa kendinden direkt aktarılan haberlere bakılırsa, müzakere sürecinde her meslekten çok sayıda kişiyle görüşüp fikirlerini almak istediği ve danışmanlara ihtiyaç duyduğu söylenmektedir.
Metinlerdeki tahrifatı yahut dezenformasyonu kim/kimler yapmış olabilir? Aklımıza ilk gelenleri sıralayalım: Norm devlet ile norm dışı devlet; Türkiye genelinde Türkçü muhalefet taraftarları (İYİ Parti, Zafer Partisi gibi); kimi dogmatik Atatürkçü/Kemalist askerler ve siviller; Kürt mahallesindeki süreç karşıtları; uzak ihtimal bile olsa İsrail muhibbi Türkiyeliler; Kürtlerin barışma yerine savaşmasını isteyenler vb.
Bilhassa “istihbarat” ve ”psikolojik savaş” eksenli bir karşı faaliyet söz konusuysa, burada hem süreç hem de kamuoyunun geleneksel engellemelerin dışında bir yöntem ile karşı karşıya bulunduğunu belirtmemiz gerekiyor.
Vaktiyle gazeteci M. Ali Birand’ın 1992’de PKK lideriyle yaptığı röportajı da dönemin güvenlik birimleri izleyip yayınlanmasını onaylamışlardı. Ama tek bir şartla: Öcalan’ın karizmasını çizip büyülü imajını bozacak kimi görüntüler olduğu gibi verilmeliydi. Nitekim Öcalan’ın konuşurken burnunu sildiği mendili gözünü silmek için kullanması ön plana çıkarıldı ve defalarca yayınlandı.
Modern istihbaratta algı yönetimi ve belirsizlik inşası
GÜVENSAM Genel Koordinatörü Cihad İslam Yılmaz’ın son aylarda konumuzla ilgili özel olarak Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT), genel hatlarıyla da küresel istihbarat yöntemleri hakkında öğretici değerlendirmeleri bulunmaktadır. 3 Nisan 2026 tarihli Independent Türkçe gazetesinde yayınlanan “İlk hamleyi görmeden son hamleyi tasarlamak için” başlıklı makalesinde de şöyle bir giriş yapıyor:
“Satrançta ustalığın özü, yalnızca birkaç hamle sonrasını hesaplamak değildir; asıl maharet, oyunun henüz başında muhtemel final tablolarını zihinde kurabilmektir… Türkiye’de son yıllarda gözlemlenen dönüşüm, Milli İstihbarat Teşkilatı’nın bu anlayışı nasıl kurumsallaştırdığını gösterir…
Modern istihbarat yalnızca izleyen değil, öngören ve yön veren bir akılla hareket etmek zorundadır. Bilgi asimetrisi bu sürecin en güçlü kaldıraçlarından biridir. Rakip sizin niyetinizi tam olarak kavrayamadığında, taktik adımlarınızı yanlış yorumlar ve hatalı karşılıklar üretir. Bu, basit bir dezenformasyon değil; stratejik belirsizlik inşasıdır…
Çok aktörlü kriz alanları, iki oyunculu satrançtan katbekat karmaşıktır. Suriye örneğinde Türkiye; ABD, Rusya, İran ve bölgesel aktörlerle aynı anda etkileşim içindedir… İstihbarat ile diplomasi arasındaki artan eşgüdüm, bu dengenin inşasında belirleyici olur. Artık istihbarat yalnızca bilgi sağlayan bir arka plan unsuru değil; müzakere masasında alan açan, teminat üreten ve riskleri dengeleyen aktif bir aktördür.”
Veri madenciliği değil, anlam mühendisliği
Yazarın aynı gazetede yayınlanan 24 Ağustos 2026 tarihli değerlendirmesi ise şöyle:
“…Böyle bir dünyada istihbaratın yalnızca ‘ne oldu’yu raporlayan bir kurum olması yetmez. İşte tam bu noktada, Millî İstihbarat Teşkilatı’nı klasik veri toplayıcı kimliğinin ötesine taşıyacak bir kavram beliriyor: Anlam Üretici İstihbarat Teşkilatı.
İstihbaratın en temel işlevi hiçbir zaman yalnızca bilgi toplamak olmamıştır; bilgiyi anlamlandırmak, onu bir bağlama oturtmak ve devlete işe yarar bir çerçeve sunmak olmuştur. Ne var ki kurumsal pratikte bu ayrım çoğu zaman bulanıklaşır. Saha raporları, sinyal istihbaratı çıktıları, açık kaynak taramaları yığın hâlinde üretilir; ama bu yığının bir ‘anlam’a dönüşmesi, yani karar alıcının önüne stratejik bir çerçeve olarak konması ayrı bir emek, ayrı bir zihniyet gerektirir.
Anlam Üretici İstihbarat Teşkilatı kavramı, tam olarak bu emeği kurumun merkezine yerleştirir. Burada istihbarat artık bir ‘veri madenciliği’ faaliyeti değil, bir ‘anlam mühendisliği’ faaliyetidir. Toplanan her bilgi parçası, kendi başına bir değer taşımaz; ancak diğer parçalarla birleştiğinde, tarihsel bir örüntüye, kültürel bir koda, jeopolitik bir eğilime bağlandığında gerçek değerini kazanır.
Anlam üretimi, gerçekliği çarpıtmak değil, gerçekliğin çok boyutlu ve derinlikli bir okumasını sunmaktır. Bir teşkilatın ‘anlam üretici’ olması, onun gerçeklikten kopması değil, tam tersine gerçekliğin yüzeysel görünümünün ardındaki derin yapıları görebilmesi anlamına gelir. Karmaşayı sadeleştirmeden, ama karmaşanın içindeki örüntüyü görünür kılarak devlete hizmet etmek.”
Bir çerçeveyi ortakça çizme denemesi
Sürece ilişkin tartışmalar devam ederken, ortak bir görüşün çerçevesini de sizlere aktarmaya gayret edeceğim. Belirtmeliyim ki bu bir ortak akıl ve belirleme değil; birkaç dostla gerçekleşen uzun sohbetten çıkardığım sonuçlardan ibarettir. Katılanların özel fikirleri ve önermelerinin yazılı formülasyonu şahsıma aittir; yine de ortak bir görüşün ifadesi sayılabilir.
“2013-2015 arası görüşme-müzakere sürecinin yol açtığı göreli demokratik ortamda siyasi Kürt hareketi ile kitle tabanı tartışılmaz bir başarı elde etti. Barışçıl politik dinamik genel seçimlerde yüzde 13,1 gibi yüksek bir orana ulaşmıştı. Bu gelişmeyi kendisi için ‘büyük tehlike’olarak gören Türk egemen siyaseti bu potansiyeli sınırlamanın, kuşatmanın, saptırmanın ve geriletmenin yollarını denedi.
Nitekim Suruç (20 Temmuz 2015) katliamı ile Ankara Garı saldırısı (10 Ekim 2015) iki önemli örnek olarak kamuoyunun hafızasına kazındı. Bunu 2016 yılındaki farklı tarihlerde gerçekleştirilen Sultanahmet, İstanbul-İstiklal Caddesi, İstanbul-Vezneciler, Beşiktaş, Atatürk Havalimanı, İstanbul-Reina gibi provokatif saldırılar izledi.
Amaç dinamik bir güç olarak ilerlemeye aday olan Kürtleri geri püskürtüp olması muhtemel bir ‘demokratik açılımdan’ uzak tutmak ve gelişmekte olan Kürt orta tabakası ile orta ölçekli sermaye sınıfının politik arenaya katılımını önlemekti. Dahası; geçmişten beri yaptığı gibi bu sermaye zümresini Türk sermaye kesimlerine ve bilhassa tekelci holdinglere yamayarak kimliksiz hale getirmekti.
Öcalan’ın geniş yelpazesi: Kürt Sütunu ve Türk Sütunu
Öcalan’ın mevcut süreçte klişe ve ezberlerin dışına çıkarak belli bir sıfat-tanım, birey-zümre ve siyasi toplum tarifi yapmadan yani bilinen siyasi taleplerde bulunmadan masaya oturması, yelpazeyi geniş tutması yani yeni bir cumhuriyet sisteminin (Türkiye’deki dar anlamıyla değil, küresel düzlemdeki şekliyle) iki sütunundan birinin Türk, diğerinin Kürt olmasını istemesi de bundan olsa gerek…
Türk siyasi ve ekonomi burjuva elitinin (seçkin tabakanın) anayasal haklarıyla ve konumlarıyla birlikte Kürtleri kabul etmesinin fiiliyattaki diğer anlamı ise şudur: Tek Millet-Egemen Millet-Üstün Millet-Efendi Millet-Yöneten Millet ve benzeri üstenci, kibirli, üstünlükçü, hükmedici, tahakkümcü ve ötekileştirici anlayışa son vermek.
Her iki taraftan dillendirilen aksi söylemler; kutuplaştırma, karşı karşıya getirme, savaşçı dil, öfke ve kin müzakere dâhil hemen her alandaki faaliyetlerinde Kürtlerin ellerinin daralmasına yol açacak, çok daha kötüsü Kürtlerin ‘terör’ ile veya ilgili silahlı hareketle özdeşleştirilip köşeye sıkıştırılmasına ve kıpırdayamaz hale gelmesine neden olacaktır.
Dikkatli olunmazsa Kürt toplumu ile Türkler sıcak ve keskin bir kutuplaşmanın girdabına girerek irili ufaklı çatışmalara varan noktalara kadar sürüklenebilir. Siyasi-ekonomik-kültürel-ideolojik egemenliğin verdiği güçle Türk toplumundaki gizli yahut açık sıradan faşizm, etnik temel üzerinden saldırıya geçebilir.
Böylesi bir durumda, Öcalan’ın Türk kesimiyle Kürtleri (diğer inançsal, etnik, sosyal topluluklar dâhil) yeniden inşa sürecinde Türkiye’nin iki sütunundan biri haline getirme formülü söz konusu etnik/mezhepsel temel üzerinden faşistçe çatışmalara meydan vermemeye de yöneliktir.”
Birkaç yakın zaman örneği:
- Alevi inançlı sanatçı (eski CHP milletvekili) Sabahat Akkiraz’ın milliyetçi söylemlerle Kürtleri hedef alan sözleri önemsiz gibi görünse de gelecekteki mezhepsel kutuplaşma ve çekişmelerin tetikleyicisi olabilir.
- Geçtiğimiz günlerde Zonguldak ve Düzce’deki mevsimlik Kürt işçilerine saldırı, benzer kavgaların önünü açabilir.
- 24 Ağustos’taki Amedspor maçı sırasında Kocaelispor taraftarlarının göz göre göre tehdit unsuru olarak dalgalandırdığı ‘sarı torbalar’ (ölü cesetlerinin konulduğu torbaları hatırlatmak üzere) ve ‘ırkçı sloganlar’ eşliğinde tezahürat yapmaları başka olayların tetikleyicisi olabilir.
Gerçi bunlar hakkında ‘gereksiz şeyler’ tarzında yazılar yazıldı ama ırkçılığı deşifre edip karşı çıkma veya kınama noktasına gelmedi. Bu tür ırkçı–katliamcı anlayışa karşı olumlu tepkilerden biri ise genelde dengeleri gözeterek yayın yapan gazeteci Cüneyt Özdemir’den geldi.
Norm Devlet ve Norm Dışı Devlet
Çerçeveyi ortakça çizmeye kaldığı yerden devam edelim:
“Öcalan ve siyaset erbabının bu süreçte sıkça kullandığı ‘norm devlet’ ile ‘norm dışı devlet’ ikilemi her zaman vardı, şimdiki hayati dönemeç ve köklü dönüşümde de var olacaktır.
Her ne kadar MHP için ‘norm devleti temsil ediyor’ yolundaki genel kanaat yaygınsa da kimi MHP’li milletvekilleri süreci kendi tabanlarına veya topluma anlatma faaliyetlerinde ‘Terörün kökünü kazıyacağız’ ibaresinden başka konulara değinmemeyi alışkanlık haline getirmişlerdir.
MHP Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız, ‘Terörsüz Türkiye’ hedefinin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın dirayetiyle devlet politikası haline geldiğini belirterek, sürecin Türkiye’nin ve devletin geleceği açısından tarihi bir dönüm noktası olduğunu söylemektedir. (23 Ağustos 2026)
AKP içinde de ‘norm devlet’ ile ‘norm dışı devlet’ saflarında yer alan azımsanmayacak sayıda siyasetçi, görevli, sorumlu ve yetkiliden söz etmek abes olmaz. Kürt sorununun çözümüne teorik olarak sıcak baktığını beyan eden Yeni Parti bile TBMM Komisyonunun hazırladığı Çerçeve yasa oylamasına (35 Evet, kabul) ve (54 Hayır-ret) oyu vermiştir.
İmralı’dan notlarla DEM yetkililerinin Çerçeve Yasa hakkındaki açıklama ve kısa değerlendirmelerinde gözüme çarpan önemli bir noktayı belirtmeliyim: Devlet tarafından verilen sözlere ve vaatlere güven konusunda saflık derecesinde bir itimat görülüyor. Oysa siyasette bilimsel kuşku ve irdeleyip sorgulama esas olmalıdır.
Aynı problem ve eksiklik kategorizasyon konusunda da ortaya çıkmaktadır. Sanki devlet tümüyle iki kanada, iki kutba, iki zıt cepheye ve görüşe ayrılmış. Bir tarafta kurallara uyan, devletin çıkarlarını esas alarak muhatabıyla uzlaşmayı esas alan bir NORM DEVLET var! Karşı tarafta ise ‘her şeyi bozup engelleyen, tahrip-tahrif-sabote eden, kışkırtan ve provokasyon peşinde koşan’ bir NORM DIŞI DEVLET!
Yakın ve uzak tecrübeler göstermiştir ki, norm devlet ile norm dışı devlet sabit tasnif değiller; zamana ve zemine göre fikir-tutum değiştiren, iç içe geçebilen, geçişken yapılardır bunlar. Başbakan ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın iktidara geldiği tarihten günümüze kadar uzanan değişen fikir ve tutum, siyaset-vaat-icraatları göz önünde bulundurulduğunda mesele daha bir somutluk kazanmaktadır.
İki örnek; görünüşte Norm Devleti temsil ettiği söylenen Bahçeli’nin 2026 yılı başlarında Colani rejimine haksızlığına itiraz eden Mazlum Abdi’ye karşı norm dışı devlet rolünü üstlenmişti. Keza Suriye’de SDG-HTŞ ihtilafı sürecinde de Cihatçılarla ittifak yapan Türkiye bağlantılı Suriyeli kimi Türkmen radikal ve derin Türkçü-İslamcı örgüt sorumlularıyla görüşüp fotoğraf çektiren de D. Bahçeli‘den başkası değildi.
Erdoğan’ın yakın zamanlarda neredeyse tek başına hükmettiği devletin her iki kanadının Kürt meselesindeki tavırları incelendiğinde benzer bir sonuçla karşılaşmak mümkündür.
Birliğin anahtarı: Kabullenme ve içselleştirerek hak verme
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın zaman zaman dillendirdiği Türkler-Kürtler ve Arapların birliği–bütünlüğünün oluşabilmesi için her şeyden önce bu etnik ve sosyokültürel yapıların kendilerine has haklarıyla birlikte kabullenip içselleştirilmesiyle olabilir. Öcalan’ın ifadesiyle ‘çift sütunlu’ başkalarının önermesiyle ‘dört sütunlu’ yeni bir Türkiye ancak böyle inşa edilebilir.
Esasen Erdoğan’ın önermesi ve savunusu stratejik değil; henüz taktiksel bir söylemdir. Her an ve her şartta farklı şekiller alabilir. 2015’de seçimi kaybettiği halde başvurduğu siyasi manevralar sayesinde tekrar iktidar olmayı başaran Erdoğan, ‘verin yetkiyi, görün etkiyi’ derken ‘kurucu ata ve mutlak tek önder’ konumundaki Mustafa Kemal’in sahip olduğundan daha fazla yetkiyle donatılmış olup, bu pozisyonunu tahkim etmek için genelde demokrasinin bir alameti-kriteri sayılan parlamentoyu dahi işlevsiz kılmak suretiyle tek başkanlık (kimine göre Asrın Lideri) sistemini kurabilmiştir.
Yılmaz Özdil, Fatih Altaylı, Celal Şengör, Sabahattin Önkibar, Cem Küçük, Rasim Ozan Kütahyalı ve bazı CHP’iler gibi çoğu Türk seçkinleri (Cumhuriyet ve Sözcü gazetesi çevreleri dâhil) ve mevcut statükodan şu yahut bu şekilde beslenen kesimlerin (maddi kazanç anlamında değil; mevki-makam, siyasal-sosyal rant edinme manasında) bu olguları (Kürtler ile diğer ezilenlerin varlığı/hakları gibi) kabul etmesi halinde yeni bir Türkiye ve cumhuriyet inşa edilebilir. Böyle bir cumhuriyeti numaralandırmak da gerekmez; evrensel ölçekteki kriterleri ihtiva eden bir rejim olması yeterlidir.
Zaten bahsi geçen Kürtler ile itilip kakılan kim varsa her renkten toplumun varlığını kabullenmesi, ister istemez sistemin aparatı bir takım Kürt zevatı da harekete geçirebilecektir. Nitekim AKP’yi temsilen Ağrı Belediyesini yöneten CHP Genel Başkanı Deniz Baykal hayranı olarak TV kanallarında boy gösteren ‘Ah Deniz Baykal!’ diye zarlanan Savcı Sayan’ın değişen ortamda Türk-Kürt imtiyazlı zümrelerine ayak uydurması bile normal sayılmalıdır. Benzer eğilime meyleden eskiden AKP milletvekilliği yapan kimi Kürt kökenlilerin yaşanan ılıman iklimden yararlanarak kamuoyunda görünür olmaya çalışmaları da anlaşılır bir durumdur.
Prof. Mehmet Gürses: “Kürtlerin Filistinleşmesi tehlikesi”
ABD’de yaşayan Kürt akademisyen Prof. Mehmet Gürses’in “Kürtlerin Filistinlileşmesi” isimli 6 Mayıs 2026’daki değerlendirmesiyle başta İmralı’daki görüşmeci taraflar olmak üzere DEM çevresi ve süreç karşıtı Kürt muhaliflerle MHP-AKP’nin oluşturduğu Cumhur ittifakına yönelik uyarı mahiyetinde bazı tespitlerimizi aktaracağım:
“(Kürtlerdeki) toplumsal boyut daha çok bir ruh hâlini ifade eder: Çaresizlikle öfkenin iç içe geçtiği bir ruh hâlini ya da başıboş, rotasız bir öfke durumunu…
Benim asıl dikkat çekmek istediğim konu ise Filistinlileşmenin psikolojik boyutudur. Bu unsur, hem gözlemlenmesi daha zor hem de sonuçları itibarıyla vahim bir durumdur. Özellikle son dönemde, Rojava’daki gelişmelerin Kürtler açısından olumsuz seyretmesi ve Türkiye’deki ‘terörsüz Türkiye’ sürecinin somut adımlardan uzak kalması –hatta söylem düzeyinde dahi Kürtleri tatmin etmekten uzak olması– ciddi bir belirsizlik ortamı yaratmıştır. Bu belirsizlik ise Kürt toplumunda derin bir psikolojik yara açma potansiyeline sahiptir.
Bu yönüyle Kürtler ciddi anlamda bir ‘Filistinlileşme sendromu’ ile karşı karşıyadır. Kürtler açısından asıl risk burada yatmaktadır. Bu durumun devam etmesi ve derinleşmesi, Kürt siyasetini giderek zayıflatma riski taşır ve zamanla ikinci unsur olan siyasi bölünmüşlüğü ve ‘temsiliyetsizliği’ de beraberinde getirebilir.
Bu durum mevcut halin devamını ilgili aktörler açısından son derece riskli kılacaktır ve somut adımların atılmaması halinde son dönemdeki ‘çatışmasızlık’ sürecini iyice zorlayacaktır. Bu anlamda, tüm ilgili siyasal ve toplumsal aktörlere yani devlete, hükümete, muhalefete, Kürt hareketine ve Türklere, önemli sorumluluklar düşmektedir. Ama sorumluluğun ve yükün en ağırı Kürt sokağına düşmektedir.
Değişen dengeler ve koşullar ışığında hak ve demokrasi mücadelesine yeni bir biçim kazandırmayı, dönüşebilmeyi ve kısa vadeli, duygusal tepkilerden uzak durmayı başarmak gerekmektedir. Kuşkusuz bu, kâğıt üzerinde yazıldığı kadar kolay değildir… Kürt sokağı bu sorunun farkına varacak ve Filistinlileşmenin psikolojik boyutunu aşabilecek tarihsel tecrübeye ve toplumsal hafızaya sahiptir.
Kürtlerin ‘Filistinlileşmesi’ sadece Kürtler için değil, aynı zamanda diğer komşu halklar ve devletler için de ciddi bir risk taşımaktadır. Mevcut Filistin meselesi, insani boyutu bir kenara bırakılsa dahi, tek başına tüm bölgeyi etkileyecek kadar derin ve karmaşıktır. Bundan kat kat daha büyük ölçekte ikinci bir ‘Filistinlileşme’(yani Kürt meselesi-FB) süreci, içinden çıkılması son derece zor sonuçlar doğuracaktır.
Herkesin ‘ölümü gösterip sıtmaya razı etmeye’ çalıştığı bir bölgede, asıl tehlike, herkesin sonunda gerçekten sıtmaya yakalanmasıdır.”
KAYNAK : Numedya