Washington Suriye’de eski Devlet Başkanı Beşar Esad ve IŞİD’e karşı Kürt savaşçıları finanse etmiş, silahlandırmış ve eğitmiştir. CIA, son birkaç on yıldır ABD dış politikasını eleştiren hükümetleri istikrarsızlaştırmak için birçok ülkede isyancıları ve silahlı grupları finanse etmektedir.

ABD’li yetkililer, amacın Kürtleri kullanarak İran güçlerini dağıtmak ve halk protestolarına olanak sağlamak, İran’ın kuzeyini ele geçirip kontrol altına almalarına yardımcı olmak ve böylece İsrail için bir tampon bölge oluşturmak olduğunu söylemişlerdi.

İnsanoğlu çağlar boyunca farkına varabildiği olayları özdeyiş haline getirmeyi başarmıştır. Buna tecrübe de denilebilir. Tarih her zaman tekerrür etmez, aynı suda iki kez yıkanılmaz, her damla aynı ırmağın suyuna düşmez gibi deyimler halk arasında bilinip söylenir. Lakin bazı olaylar vardır ki, çoğu kez benzeşirler. Bunlara “tarihin hilesi”, “feleğin oyunu” veya “hayatın cilvesi” de denilebilir. Nitekim birey, topluluk, kavim veya devlet, kimi zaman tarihin o cilveli yolunda yürürken sahip olduğu gücün şöhreti bile kendisini dağın zirvesine çıkarabilir. Ancak gün gelir ki zirve yerine kabir çukurunun kenarına sehven düşüverdiğini idrak edebilir.

Geçmişten örnek verelim: Mesela 1982’de İsrail’in Lübnan’ı işgali ve Beyrut kuşatması sonucunda dönemin İlerici Cephe bileşenleri (Sünniler, Şiiler, Dürziler, Filistinliler, Arap ulusalcıları, komünistler, solcular, liberaller, demokratlar) yenilmiş, buna karşılık ABD ile İsrail işbirlikçisi gerici ve faşist güçler zafer sahnesinde boy göstermişlerdi.

Bunları temsilen seçilen Beşir Cumeyyil hem faşist Falanjist (El Ketaib) milislerinin hem de ülkedeki Hıristiyanların çatısı altında toplandıkları Lübnan Kuvvetleri birliklerinin komutanı olması hasebiyle işgalci İsrail generali Ariel Şaron ile 17 Mayıs 1983 tarihinde bir ittifak yapmak suretiyle cumhurbaşkanlığı makamını sağlama aldığını sanmıştı. Ancak çok geçmeden de öldürüldü.
23 Ekim 1983’te yerli işbirlikçilerini korumak amacıyla Lübnan’da bulunan Amerikan deniz komandolarının karargâhı bombalandı. Toplamda 299 Amerikalı ve Fransız bahriyelisi öldürüldü. O tarihte İslami Cihad isimli bir örgüt eylemi üstlendi ki, onun mirasını devralan Hizbullah söz konusu olaydan bugüne yükselişini sürdürmekteydi.

Ancak Hizbullah’ın zirvedeki yılları artık sona ermiş görünüyor. Başta ABD ve İsrail olmak üzere batılılar ve Arap ülkelerinden bazıları bu örgütü silahsızlandırmak için askeri, ekonomik, diplomatik ve siyasi baskılarını artırıyor. Zirveden uçurumun kenarına gelme noktasında, muhtemelen silahı bıraktığı an Hizbullah yetkililerinin yargı önüne çıkarılıp idam ve müebbet dâhil çeşitli cezalara çarptırılacakları kaçınılmaz görünüyor.
Zirve ile uçurum kenarı arasındaki tarihin hilesi veya cilvesi işte böyle bir şeydir. Yazının akışı içinde değineceğimiz konu da tarihin nasıl tekerrür ettiğini bize bir kez daha hatırlatacaktır.

KÜRTLERE VERİLEN ABD VE İSRAİL SİLAHLARI NEREDE?

PKK yöneticilerinden Murat Karayılan sürecin fiilen durduğunu; bölgesel gelişmeler ve siyasi kararların bu noktada belirleyici olduğunu öne sürüyor. TBMM bünyesinde aylar süren komisyon çalışmalarına rağmen somut adımların atılmadığını savunan Karayılan, ortaya çıkan raporların uygulanmamasını eleştiriyor. Hükümet ve bazı medya çevrelerinin “örgüt adım atmıyor” yönündeki eleştirilerine cevap olarak da “biz sorumluluklarımızı yerine getirdik” diyor. (30 Nisan 2026)

Durumu fırsat bilen Türk medyasındaki bazı gazeteci ve yorumcular, Kürtler ile ABD-İsrail bağlantısı türünden iddiaları tekrar tekrar gündeme getiriyorlar. Bu tarz gazetecilerin en bilineni Türkiye gazetesi muhabiri Yılmaz Bilgen, Mart 2026 sonlarına doğru TGRT TV kanalında yayınlanan söyleşisinde şöyle diyor: “İsrail, ilk etapta İranlı Kürtlere 72 bin kilometrekarelik bir (kurtarılmış-özgürleştirilmiş-FB) alan vadediyor. Buna karşılık Kürtlerin kendisi için kara gücü olarak operasyona katılmasını istiyor. Kürt koalisyonu ise İsrail’den Türk füzelerine karşı demir kubbe oluşturulmasını ve bölgenin uçuşa kapalı bölge olmasını talep ediyor.”

Bu tür iddia ve haberler yeni değil; CNN international kanalından aktaran Katar merkezli El Cezira TV sitesinde 4 Mart 2026 tarihinde benzer yorumlar yapılmıştı:
“Başkan Donald Trump’ın yönetimi, muhalif Kürt grupları silahlandırma olasılığını aktif olarak görüşüyor. ABD istihbarat teşkilatı CIA’nın, ABD’nin 2003’te işgal ettiği komşu Irak’taki Kürt gruplarla çalışma geçmişi bulunmaktadır.
Washington ayrıca Suriye’de eski Devlet Başkanı Beşar Esad ve IŞİD’e karşı Kürt savaşçıları finanse etmiş, silahlandırmış ve eğitmiştir. CIA, son birkaç on yıldır ABD dış politikasını eleştiren hükümetleri istikrarsızlaştırmak için birçok ülkede isyancıları ve silahlı grupları finanse etmektedir.
ABD’li yetkililer, amacın Kürtleri kullanarak İran güçlerini dağıtmak ve halk protestolarına olanak sağlamak, İran’ın kuzeyini ele geçirip kontrol altına almalarına yardımcı olmak ve böylece İsrail için bir tampon bölge oluşturmak olduğunu söylemişlerdi.

ABD merkezli Axios ajansı, görüşmeler hakkında bilgi sahibi kaynaklara atıfta bulundu. Ayrıca, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun aylardır ABD-Kürt bağlantısı için lobi faaliyeti yürüttüğünü de bildirdi. İsrail’in; İran, Irak ve Suriye’deki Kürt gruplar arasında istihbarat ağları kurduğunu beyan etti.
Axios da ABD-İsrail’in İran’a yönelik bombalama harekâtının başlamasından bir gün sonra, Trump’ın Irak’taki iki Kürt grubunun liderleri (Başkan Mesud Barzani ve YNK Partisi Başkanı Bafel Talabani) Trump ile yapılan görüşmeyi doğrulayarak ‘ABD’nin hedeflerini daha iyi anlamak ve bu ülke ile Irak arasında güçlü bir ortaklık kurmak için görüşme fırsatı doğmuştur!’ diyerek telefonda konuştuklarını açıklamıştı.

KÖTÜ BİR HALME: KÜRTLERİ SAVAŞTA KULLANMA PLANI!

Londra merkezli düşünce kuruluşu Chatham House’dan analist Neil Quilliam ise El Cezira kanalında şunları söyledi: “Kürtleri savaşta kullanma planı, içgüdüsel olarak kötü bir hamleye benziyor. Çünkü İran’da daha fazla iç çatışmaya yol açabilir. Muhalif grupları birbirine düşürerek İran içindeki iç çatışmayı körükleyebilir. Zaten İran’daki Kürt gruplar arasında ABD’nin desteğinin yerine getirileceğine dair çok az güven ve inanç bulunabilir.”
Aynı Neil Quilliam bu hususta ciddi bir uyarıda bulunmuştu: “Trump’ın rejim değişikliğine ilişkin yaklaşımı tamamen kendi başına çözüm üretme tavrıdır. İran’daki Kürt grupları desteklemek bu amaca hizmet edebilir ancak Trump bundan sonra olacaklardan dolayı hiçbir sorumluluk üstlenmez: ABD, olan bitenden kolayca vazgeçebilir ve geride karmaşa bırakabilir.”
J.D. VANCE, İRANLI KÜRTLERE YARDIM PLANINI NASIL ENGELLEDİ?

Kürtlerin önerilen teklifi kabul etmediğini gören Trump, en son 1 Mayıs 2026’da şöyle dedi: “Kürtlerden memnun değilim. Kürtlerle yaşanandan memnun değilim. Verdiğimiz silahları teslim etmediler.” Peki, bu ret cevabını vermeye iten gerçek neden neydi? Cevabını Yediot Ahronat (Son Havadisler) isimli İsrail gazetesinin 27 Nisan 2026 tarihli nüshasında bulduk. Buna göre: “İsrail dış istihbarat teşkilatı Mossad’ın şefi tarafından hazırlanmış olan ‘Kürtlere yardım etmek suretiyle İran rejimini devirme’ planı, ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance tarafından engellenmişti.”

İsrail askeri güvenlik makamlarının sıkı sansürüne rağmen bahsi geçen Mossad planına ilişkin bazı ipuçlarının gazeteye sızdırılmış olduğu görünüyor. Anlaşıldığına göre ilk elde İran ruhani lideri Ayetullah Ali Hamaney ile yakınları katledilecek; ardından onun yerine İsrail’e bağlı (veya meyilli) bir lider seçilmesi sağlanacak; üçüncü aşamada Kürtlerle birlikte İran topraklarında ortak operasyonlar yapılacaktı. Son aşamada ise İran’daki halkların sokaklara dökülüp rejimi devirmeye yönelik protestolarına zemin hazırlanacaktı.
Yediot Ahronot birkaç ayrıntı daha veriyor:
1-J.D. Vance ile Beyaz Saray’daki bazı üst düzey yetkililer, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile görüşmesi sırasında Trump’ın beğendiği Mossad Planı’na itiraz ettiler.
2-Ali Hamaney’i tasfiye planı yeni değildi; Ehud Olmert hükümeti döneminde ve 2002-2011 yılları arasındaki Mossad eski şefi Meir Dagan tarafından hazırlanmıştı. Öneri İsrail istihbarat yetkililerince büyük tartışmalara yol açmış ve kabul görmemişti.
3-Mevcut Mossad şefi David Bernae, 2021’de göreve gelince eski suikast planı üzerinde değişiklik yaparak İranlı liderleri hedeflemeyi esas almakla birlikte İran kamuoyu üzerinde etkin olmanın yol ve yöntemlerini geliştirmeye de odaklanmıştı.

HİZBULLAH DRONE’LARI ŞAŞIRTIYOR!

Lübnan’da Hizbullah, İsrail birliklerine karşı drone’ları gittikçe daha yoğun şekilde kullanıyor. ABD merkezli Wall Street Journal (WSJ) gazetesine göre de Hizbullah militanları, FPV (First person view/birinci şahıs görüşlü) tipi drone kullanmak suretiyle İsrail askerlerini şaşırtıyor. Pilotun insansız hava aracı (İHA) üzerindeki kameradan gelen görüntüyü anlık olarak izleyebildiği bu saldırı silahı Lübnan’ın güneyindeki kara operasyonunda hayli etkili ve netice alıcı olarak görülüyor.

Hizbullah, Haziran 2024’te FPV’leri denemeye başlamış ancak İsrail’in örgüte ait çağrı cihazlarını patlatması üzerine bu operasyonlar askıya alınmıştı. Şimdiyse FPV drone saldırıları tekrar gündemde. Düşük maliyetli bu hava araçları, İsrail ordusu için Gazze ve Lübnan’daki önceki çatışmalarda karşılaşmadığı ciddi bir tehdit oluşturuyor.
Rusya-Ukrayna savaşında sıkça kullanılan yüksek manevra kabiliyetine sahip fiberoptik sisteme sahip FPV drone’lar, son dönemde Irak’taki İran destekli Şii milislerin ABD varlıklarına yönelik saldırılarında da görülüyor. Hizbullah ise İsrail birliklerine düzenlediği operasyonların propaganda videolarını yayımlamaya devam ediyor.

Uzmanlar bu hava araçlarının yetenekli pilotlar tarafından kullanıldığı ve örgütün İHA operatörlerinin özel eğitim aldıkları konusunda hemfikirler. Elektronik saldırılara karşı dayanıklı olan ve İsrail’in uzaktan müdahalesini zorlaştıran teknik bir donanımı bulunan FPV tipi araçlar, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’ya kâbus gördürterek şunları söyletebiliyor: “İHA tehdidini ortadan kaldırmaya yönelik özel bir proje için birkaç hafta önce talimat verdim. Zaman alacak ama bunları da havaya uçuracağız!”
İsrailli analist Yigal Levin ise “İsrail, bu operatörleri ortadan kaldırmazsa daha da gelişecekler. Deneyim kazanıyorlar. İHA’ları arızalansa bile bu da bir deneyimdir” diyor.

Independent arabia gazetesi muhabiri Sami Halife, 2 Mayıs 2026’da bu araçların ayrıntılarını araştırıp yazdı. Buna göre kablolu bağlantısıyla fiberoptik sistemle çalışıp görüntü ve hedef belirleyen FPV araçları 20 km mesafeyi aşan bir aktiviteye sahip olup, kumanda merkezine gerekli bilgileri ve görüntüleri direkt olarak sunabilmektedir. Ayrıca (sinyal parazitiyle iletişimi bozma, elektronik yanıltma gibi) tedbirlere karşı donanımlı ve dayanıklı olmalarıyla tanınmaktadırlar.

Bu haliyle bahis konusu olan İHA, radyo frekansları veya uydu sinyallerine bağlı olarak çalışan kablosuz geleneksel hava araçlarından farklıdır. Ötekilerden ayrıldığı bir nokta daha var: Ağır değil, hafiftir. Dolayısıyla patlayıcı ve keşif cihazları taşıyabilir. Fiberoptik sistem üzerinden ilettiği bilgi ve belgelerin çözünürlüğü yüksektir. Öyle ki ihtilaflı kara ve hava bölgelerinde bile yüksek yoğunlukla faaliyete geçebilmektedir. (BAKINIZ)

Bu yüzdendir ki Hizbullah savaşçılarının gönderdiği FPV tarzı intihar drone’ları, İsrail’in Trophy adıyla bilinen savunma ve saldırıyı etkisiz kılma sistemini aşmak suretiyle Merkava tanklarını vurabilmektedir. Örgütün yayınladığı videolarda İsrail tanklarının nasıl imha edildiğine ve askerlerinin kaldıkları evlerde nasıl avlandıklarına dair ayrıntıları bulmak mümkündür.
İsrail basını bile artık “Güney Lübnan’daki operasyonlarda askerlerin günlük kâbusu haline gelen” drone’lardan bahsedebilmektedir.
Bağlantılı olarak zırhlı araç-tank imalatçısı İsrail Rafael şirketi, bu tür ağır silahlara monte ettiği koruma-savunma cihazıyla (Trophy) övünüyor. Ancak şirketin videolarda tanıtım ve psikolojik savaş amacıyla gösterdiği propaganda da artık inandırıcı olamıyor. İsrail’in kara operasyonlarındaki “tartışılmaz üstünlüğü ve hâkimiyeti” söyleminin doğru olmadığı da ortaya çıkıyor.
Kısacası Al Jazeera web sitesinin özlü deyimiyle “iplik gibi kablolu fiberoptik cihazlarıyla donatılmış olan ucuz maliyetli FPV, her biri 4.5 ile 7 milyon dolar eden Merkava tanklarına monte edilmiş kara savunma sistemlerinin büyüsünü bozuyor.”
Kanımca her teknik cihazın üstün ve zayıf noktaları vardır. FPV araçlarının kablo ile çalışmalarının açmazı ise şuradadır. Bunların uçuş rotasının üzerinde bulunan çalı, ağaç, direk, yüksek bina gibi engellere takılıp kalma riski bulunmaktadır.

HİZBULLAH SİYASİ KUŞATILMIŞLIĞI!

Hizbullah’ın karadaki direnişi beklenmedik ölçüde şaşırtıcı oldu. Buradaki durum örgütün lehine sayılıyor. Nitekim Netanyahu da “Lübnan’daki konumumuzu Hizbullah’ın füzeleri, roketleri ve İHA’ları belirleyecektir” demişti. Siyasi bakımdan durum pek parlak değil. ABD, Fransa, Suudi Arabistan ve İsrail’in çok yönlü baskılarına maruz kalan Lübnanlı yetkililer (bilhassa Cumhurbaşkanı Jozef Awn ile Başbakan Nevvaf Selam) İsrail yetkilileriyle görüşme masasına oturmaya ikna edilmiş vaziyetteler.
Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım bu görüşmeye karşı çıkıyor ve şöyle diyor: “Hükümetin İsrail ile aynı masada görüşmesine itirazımız var. Lübnanlı yetkililer bilsinler ki yaptıkları ne kendilerine ne de Lübnan’a yarayacaktır. İktidarın bu tehlikeli hatadan bir an önce dönmesi şarttır. İsrail ile görüşüp anlaşma Lübnan’a istikrar getirmeyecektir. Bunun sorumluluğu da diyalog taraftarı yetkililere ait olacaktır. Müzakerelerin sonuçları bizi bağlamadığı gibi uzaktan yakından ilgilendirmez de. Lübnan ve halkını (silahla) savunmaya devam edeceğiz. İsrail’e misilleme yapıp direneceğiz. Düşman ne kadar tehdit ederse etsin gerilemeyeceğiz, eğilmeyeceğiz ve bozguna uğramayacağız.”
Yayınladığı bir bildiride İsrailli yetkililerle aynı masada oturacakları “hain” ilan eden ve suçlayıcı ibareler kullanan Hizbullah’a karşılık veren Cumhurbaşkanı J. Awn ise şunları söyledi: “İsrail ile masaya oturmanın esası savaş haline son vermektir. Bütün yaptığımız 1949 yılında olduğu gibi savaşan iki ülke arasında mütareke-ateşkes anlaşması imzalamaktır. Bizi hain ve teslimiyetçi diye suçlayanların kendileri ülkeyi savaşa sürüklemek suretiyle ihanet etmişlerdir.”
Olup biten gelişme ve ihtilafın özü esası bizce şudur: Hizbullah, ABD ile İsrail’in bölgedeki İran müttefiklerine hayat hakkı tanımaya niyetli olmadığının farkındadır. Lübnan’ı kara ve havadan bombalayan İsrail, Hizbullah örgütünü Lübnan toplumu ve siyasi partilerinden tecrit etmek; inançsal sorunları (Şii-Sünni, Hıristiyan-Müslüman) bahane ederek araya ikilik sokmak ve hatta onları birbirleriyle çatıştırmak arzusundadır.

Hıristiyan kesimine mensup Lübnanlı yazar Refik Huri, Batılı ülkelerle Lübnanlı egemenlerin bakış açısını yansıtan bir değerlendirmesinde şu ibareye yer vermiştir: “Bütün zorluklarına rağmen barış seçeneğinden kaçmak olmaz; çünkü alternatifi Lübnan’ın sonu olacaktır. Esasen denklemin kendisi bile duvara kazınmıştır: Çatışmayı önleyebilmek ve kaybedilen toprakları geri alabilmek için görüşmek meydan okumanın zirvesidir. Oysa mezhepsel ideolojiyi benimsemiş olan silahlı bir oluşum (Hizbullah-FB) İran’ı savunmak uğruna çatışmaların durmasına karşı çıkmakta ve ülke ölçeğinde iç savaş çıkarmakla tehdit etmektedir.”

Nitekim Hıristiyan milislerden oluşan Lübnan Kuvvetleri komutanı ve siyasi lideri Semir Caca, kendisiyle işbirliği yapmış olan Sünnileri, Hizbullah ile Emel örgütü taraftarı Şiilere karşı kışkırtma gayretindedir. Batılı ve Körfez’deki Arap temsilcileri ise “Büyükelçilik Şiileri” diye tanımlanan belli Şii şahsiyet ve grupları arkalayarak onları Hizbullah örgütüne karşı eleştirilerini dillendirmeye teşvik etmektedir.
MAKSAT YENİ BİR TAMPON BÖLGE VE PARALI ORDU YARATMAK MIDIR?

İsrail bir yandan Marunî Hıristiyanları destekleyip Şiilerle Filistinlilere karşı kışkırtırken, diğer yandan Lübnan’ın güneyinde yaşayan Hıristiyan toplulukları yanına çekip bir milis gücü oluşturmaya çalışmaktadır. Hatırlanırsa, 1982 yılında da Beyrut kuşatması münasebetiyle yine güneydeki Hıristiyan subay Antoine Lahad komutasında bir “milis gücü” kurulmuştu.
Lahd, 1984’ten 2000 yılına kadar Güney Lübnan Ordusu’nun komutanı olarak kaldı; Filistinli örgütlerle onları destekleyen Şiilere karşı kullandığı işbirlikçi paralı askerler birimi, İsrail’in 2000 yılında Güney Lübnan’dan çekilmesiyle feshedildi. Subay ve diğer komutanlar o tarihten bu yana aileleriyle birlikte İsrail’de yaşamaktalar.

Şimdiki durum biraz daha farklı olmakla birlikte kimi işaretler, böyle bir yolun denenebileceğini göstermektedir. İsrail helikopterlerinin güneydeki Hıristiyan köyü Ramiş ahalisine yukarıdan erzak ve benzeri yardım kolilerini havadan atmaları dikkat çekicidir. Keşiş bunu doğrulamış ancak yardımın “bizzat İsrail’den değil bir Amerikan hayırsever derneğinden geldiğini” söylemiştir.
İşin aslı esası ise şudur: Samari Çantası (Samaritan’s Purse) isimli bir siyasi-dini kuruluş dünya ölçeğinde hayırsever yardımlar yapmasıyla biliniyor. Kurucu önderi Franklin Graham, Siyonizm’e sempatisi ve İslam’a nefretiyle ünlenmiş bir şahsiyettir. İslam peygamberini kötüleyen bu zat savaş sırasında İsrail’in izni ve teşvikiyle güya “Gazze İnsanlık Kurumu” olarak devreye girmiş; gerçekte ise Gazze halkının açlıktan kırılmasına göz yummuştu.
Yardımları ulaştırmak üzere Boeing 757 tipi kargo uçakları ve eğitimli pilotları bulunan örgüt Davut Yıldızı amblemiyle dolaşan 42 ambulans ile kurşungeçirmez 28 zırhlı araca sahiptir. Daha çok savaş sırasında tahrip olan, hasar gören veya yakılıp yıkılan İsrail sınır boylarındaki Yahudi Yerleşim birimlerini yeniden inşa etmek üzere harekete geçmesiyle bilinmektedir. Ayrıca sahra hastaneleri ile gerekli tıbbi malzemeler de bu kuruluş tarafından gönderilmektedir. İlaveten İsrail’in kurtarma ekipleri için yeni merkezler kurmaktadır. Hülasa, sınır boylarındaki Lübnanlı Hıristiyan köylülerine yardım; İsrail’in hem o bölgeleri tampon araziye dönüştürmesine hem de Hıristiyan topluluklardan milis devşirmeye yöneliktir. (Bkz., Bkz)
Bitirmeden ilave edelim; ABD Dışişleri Bakanı Mike Rubio, dilinin altındaki baklayı çıkaran bir demeç verdi: “Lübnan’daki (farklı inanç ve etnik topluluklardan oluşan) birleşik orduya ilaveten, Güney Lübnan’da olduğu gibi yerli milislerden meydana gelen silahlı birimler de kurulmalıdır. ABD, bu yeni ordunun fertlerinin sadakatinden emin olabilmek için bizzat bahsi geçen unsurların seçilmesine nezaret edecektir. İsrail ile işbirliği yapacak olan bu tarz birimler aynı zamanda milli egemenlik adına Hizbullah mensuplarını takip etmekle de görevli olacaklardır.”
Biz de meselenin anlaşıldığını varsayarak tarihin iki cilvesini/hilesini örneklemiş olduk.

numedya24.com