Temmuz 2026 tarihinde Ankara‟da toplanan NATO liderler zirvesi, rutin bir faaliyet olarak görünse de esasında ittifakın kendisi hakkında çok daha derin soru ve sorunları gündeme getiriyordu. Görünen o ki NATO üyesi ülke liderlerinin ve medyanın kamuoylarını yönlendirip saha gerçekliği dışında algı yaratma gayretlerini biryana bırakırsak, Avrupa merkezli NATO ile Donald Trump başkanlığındaki Amerikan yönetiminin zıt tutumları nedeniyle Atlantik ötesi ilişkiler giderek karmaşıklaşıyor, anlaşmazlık
Trump, İran‟a karşı savaşında Avrupa tarafından yalnız bırakılmasına fazlasıyla öfkelenmiş; Ankara Zirvesinde “benzeri görülmemiş bir birlik” vurgusu yapsa da müttefiklerine yönelik sert açıklamaları, taraflar arasındaki görüş ayrılıklarının boyutunu açığa çıkarmıştı. Keza NATO Genel Sekreteri Mark Rutte‟nin Washington‟un NATO‟ya bağlılığı konusunda liderlere güvence vermeye çalışmasına rağmen, Trump‟ın pervasız açıklamaları temel bir soruyu yeniden gündeme taşımıştı: ABD‟nin savunma şemsiyesi hâlâ garanti altında mıydı?
Trump yönetimiyle Avrupa merkezli NATO üyesi ülke yetkilileri arasındaki ayrılık ve endişeleri birkaç noktada özetlemek mümkün: Ukrayna‟daki savaş karşısındaki tutumda ihtilaf. Savunma bütçelerindeki oranın yükseltilmesi yolundaki Amerikan talebinin kalıcı siyasi bir baskı aracına dönüşme ihtimali.
Trump’ın Avrupa Birliği‟ne yönelik ticari tehditleri, Atlantik ötesi ticaret savaşı endişelerinin yeniden gündeme getirilmesi. Amerika’nın Avrupa’daki askeri birliklerinin tamamını geri çekme ihtimali.İran-İsrail saldırısı sırasında Avrupa’nın bekle ve gör tutum takınmasının yol açtığı gerilim. Savaş karşıtı tutumu nedeniyle Trump’ın İspanya’yı “kaybedilmiş bir dava” olarak nitelemesi. Grönland Adası konusunda başta Danimarka olmak üzere AB üyelerinin “gerekirse güç kulla narak oraya el koyarız” diyen ABD yönetimine karşı çıkması. Trump‟ın, Hint Okyanusu‟ndaki stratejik öneme sahip İngiliz-Amerikan askeri üssü Diego Garcia‟dan gerekirse “vazgeçebiliriz” yolundaki sert demeci.
Konu hakkında El Mecelle dergisi, İngiltere‟nin öncülüğünde aralarında Baltık ülkelerinin de bulunduğu 10 devletin Trump‟ın Ukrayna ve AB ülkelerine destek vermemesi, hatta yetkilileri azarlaması üzerine NATO adına “gizlice ve alternatif operasyon planı hazırladığına” dair bir makale yazmıştı; ilgilenenlere öneririz..
NATO hakkındaki diğer ayrıntılara girmeden önce Türkiye’nin Zirve münasebetiyle yaptığı hazırlıklara ve güvenlik adına alınan baskıcı tedbirlerin tarihi arka planını bakmayı, bazı hususların daha iyi anlaşılması adına önemli buluyoruz. II. Abdülhamid’in Alman İmparatorunu karşılama hadisesi Yrd. Doç. Dr. Ömer Kürşad Karacagil, Panislamizm siyaseti güden Padişah II. Abdülhamid’in müttefik saydığı Alman imparatoru (Kaiser) II. Wilhem‟in İstanbul‟da ağırlama hikâyesinin ilginça yrıntılarıyla sunmaktadır, paylaşıyoruz:
“II. Abdülhamit Osmanlı‟nın çöküşünü bekleyen devletlere karşı Kaiser II. Wilhelm ile sıkı bir dostluk kurmak istiyordu. Öyle ki II. Wilhelm‟in siyasi ziyareti sırasında İstanbul‟da konaklaması için yüksek duvarlar arkasındaki bir avluda zatıâlileri için saray inşa ettirdi.
II. Abdülhamit zamanında Kaiser, 21 Ekim 1889 ve 5 Ekim 1898 tarihlerinde İstanbul‟u iki kez ziyaret etti. II. Abdülhamit ġale’yi ikinci geliĢşne özel olarak baştan ayağa yeniledi. ilk Osmanlı konukevi olan ġale (kelimenin Fransızca orijinali dağ evi anlamındaki chalet‟tir) 1889 yılında Sarkis Balyan tarafından yapılan ek bina oda ve salonlarla genişletildi. II. Abdülhamid‟in 1880‟li yılların sonlarında takip etmeye başladığı islamcılık siyasetinin Almanlarca desteklenmesi iki ülkeyi (Almanya ile Osmanlı) birbirine yakınlaştırmıştı. 1889‟daki Osmanlı‟yı ilk ziyaretinde Alman İmparatoruna eşi Augusta Victoria, kardeşi Prens Henri, Meklenburg Dukası ve Dışişleri Bakanı Kont Herbertvon Bismarck eşlik etti.
II. Abdülhamid Alman imparatorunun ziyaretine çok fazla önem vermekteydi. Bunun bir göstergesi olarak da Berlin‟den İstanbul‟a kadar imparatora refakat etmek üzere Müşir Ali Nizami ve Keçecizade Fuat Paşaları özel bir trenle yollamıştı. Gazeteler günlerce imparatorun ziyaretinden bahsettiler. imparator, birçok kısmı kendisi için inşa edilen ve sonraki ziyaretlerinde de kalacağı ġale köĢkünde ağırlandı. İstanbul‟da yaşayan Almanlarla da görüşen imparator II. Abdülhamid tarafından onuruna verilen ziyafetlere katıldı. Misafirler, İstanbul‟da bulundukları süre içinde birçok ziyarette bulundular. İmparator ve İmparatoriçe ilk gün Alman Büyükelçiliği, Alman Lisesi ve Teutonia kulübünü ziyaret etti. İkinci gün müzeleri gezdi. İmparatoriçe ise aynı gün merak ettiği Osmanlı haremini görmeye gitti. Padişah‟ın eşleri vekızlarıyla tanıştı. Üçüncü gün atla İstanbul‟u gezen İmparator, elçiler ve II. Abdülhamid’le görüşmeler yaptı. Akşam da tiyatro izledi. Dördüncü gün İmparator İstanbul‟da bulunduğu süre zarfında Alman kolonisinin ileri gelenlerini kabul etti. Deutsche Bank Müdürü Dr. Siemens’e, Anadolu Demiryolunun Bağdat‟a kadar uzatıldığı haberini verdi. Ayrıca imparator, Siyonist oluĢumun lideri olarak kabul edilen Dr. Theodor Herzl ile de bir görüşme yaptı.” (Bkz. https://dergipark.org.tr/tr/pub/iuturkiyat/article/195441, Türkiyat mecmuası, sayı 2, cilt 24, 14 Aralık 2014)
Sahne önü ve sahne arkası: “Her iktidar kendi tiyatro oyununu sahneler! ”Kimi kaynaklarda İstanbul‟a ziyaretin magazinsel ve ekonomik yanına da değiniliyor. Söz gelimi ziyaret münasebetiyle eski şehrin yol güzergâhı üzerindeki cadde ve sokaklar aylarca önce temizlenip boyanmış; dilenciler sokaklardan toplanıp Darülaceze‟ye kapatılmış; devlet etrafı süslemekle kalmamış, yoksulunu bile gizlemişti.
Bir Fransız diplomatın kaydına göre toplamda 30 milyon Frank harcama yapılmıştı. Bu miktar Osmanlı bütçesinin onda biri kadardı. Bu para devletin parasıydı, vergisini ödemediği için hapse konulan köylünün parası da buna dâhildi. Sosyolog Erving Goffmar bu tür merasimleri “sahne önü ve sahne arkası” diye adlandırır. Ona göre, her iktidar bir tiyatro sahnelemektedir. Sahne önünde ihtişam, düzen gösteriş; sahne arkasında yoksulluk, baskı ve yasaklanması gereken ne varsa o bulunur. Ve kural Ģudur: “Misafir sahne önüne oturtulur, halk ise sahne arkasına süpürülür.”
Peki, Kaiser (Alman İmparatoru) II. Wilhelm payitahta niçin gelmişti? İstanbul’daki karşılama merasimini tatmaya veya gittiği tiyatro oyununu alkışlamaya değil elbette! Ziyaret kapsamında siyaset de vardı ticaret de...Nitekim bu münasebetle Hicaz ve Bağdat demiryollarının imtiyazı Alman Deutsche Bank‟a verildi; Haydarpaşa Limanın ihalesi Alman firmalarına... Silah sözleşmesi Alman fabrika sahipleriyle imzalanmış oldu. Sahne önünde dostluk oynanırken, sahne arkasında imparatorluk mülkleri satılıyordu. Hicaz Demiryolu inşaatının masrafı o gün için dört milyon lira tutuyordu. Bu da dönemin bütçesinin %18‟ine tekabül ediyordu. Böyle bir maliyeti karşılayacak bütçe olmadığından bağış toplama ve ek vergi yollarına gidildi; maaşlardan kesintiler yapıldı. Çeşitli dış temsilciliklerden yardımlar gelmesiyle de proje maliyeti karşılanır duruma geldi. Osmanlı geleneği Ankara’da devam etmektedir
Demek ki gelenek devam ediyor. ABD BaĢkanı Donald Trump ile 30 ülke liderinin katılacağı NATO zirvesi hazırlıkları sırasında Etimesgut‟ta özel bir pistle, konukevi yapıldı. Yol güzergâhları gözden geçirilerek temizlenip boyandı. Boğaz’daki köprü Amerikan bayrağının renkleriyle ışıklandırıldı. 12 milyarı bulan (11 milyar 579 milyon 319 bin lira) harcama yapıldı. Başkent Ankara‟da adı konulmamış sıkıyönetim kuralları uygulandı. Kritik noktalarda polisler konuşlandırıldı. İki hafta önceden şafak Operasyonlarında “şüpheliler” tutuklandı. NATO karşıtı bildiri, toplantı, yürüyüş ve protestolar zor kullanılarak bastırıldı. Çok sayıda insan gözaltına alındı.Yurt içi veya yurtdışında yayın yapan yazılı-görüntülü medya organları yasaklandı veya engellendi.Sosyal medya dolaşımları, hem kontrol-denetim merkezlerinden hem de uluslararası bağlantılaryoluyla karartıldı.
Business yani al-ver meselesine gelince… Trump’ın oğlunun Ankara ziyareti rastlantı olmasa gerek; kendisinin NATO‟nun veya ABD’nin Türkiye‟deki milli silah sanayinin belkemiği olan ASELSAN‟a hissedar olmasından söz edildi. İktidarın milli-yerli diye göklere çıkardığı ve hatta F-35 gibi hayalet uçaklarla eşleştirdiği KAAN‟ın iki motoru için toplam 1 milyar 400 milyon dolar ödemesi konusunda mutabakata varıldığı söylendi. Henüz dillendirilmeyen iş-satış sözleşmelerini de hesaba katarsak ABD Başkanı Donald Trump’ın, dönüş yolunda Türkiye ziyaretine ilişkin övücü açıklamasının sebebini daha iyi anlarız: “İki çok iyi gün geçirdik. Türkiye ile çok iyi ticaret anlaşmaları yaptık. Çok iyi bir ortak oldular. Bu arada Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan harikaydı.” Ne diyelim? Bu sözleri duyabilmek ve Türkiye‟nin Amerika ve Avrupa‟dan talep ettiği üstün silahların maliyetini karşılamak içinse maaşlardan kesinti ve kısıntılar yapılıyor; halkın geneline, deyim yerindeyse kurda kuşa bile vergi salınıyor.Merkezdeki muhafazakârların NATO ve Batı hayranlığı nilinmektedir ki Türkiyeli milliyetçi-mukaddesatçı kesimin başta Amerika olmak üzere Batı hayranlığı yeni değildir. Tipik örneği MHP lideri Devlet Bahçeli‟nin 14 Temmuz 2026 tarihli konuşmasında görülebilir:
“Türkiye NATO‟da yalnızca stratejik konumuyla değil; devlet tecrübesi, siyasi iradesiyle yeni dönemin kurucu aktörlerinden biri haline gelmiştir. Bugün NATO yeni bir devrin şafağındadır. İttifak yeni güvenlik çağının idrakine varmış mıdır? Müttefikler arasında örtülü ambargo, siyasi blokaj gibi çelişkileri ortadan kaldırabilecek midir? Ankara zirvesi bu soruları NATO’nun önüne koymuştur. CAATSA (ABD‟nin hasımlarına karşı uyguladığı-FB) yaptırımlarının kaldırılması yönündeki irade önemlidir. Ancak Türkiye‟nin yıllardır karşı karşıya bırakıldığı haksız muamelenin itimat aşınmasını gidermek gerekir. Bugün şanlı TSK‟nın harp envanterleri %80‟i aşmışsa milletimize dayatılan esaretin parçalanmasının resmidir. En mühim başlıklardan birisi Türkiye‟nin AB müzakere sürecidir. AB‟nin stratejik geleceği yeniden masaya yatırılmalıdır. Avrupa‟nın karşı karşıya kaldığı sorunlar eski ezberlerle yönetilemeyecek kadar ağırlaşmıştır. Avrupa yeni bir yol ayrımına gelmiştir. Türkiye‟nin bulunmadığı hiçbir güvenlik denklemi kalıcı olmayacaktır. Hiçbir enerji koridorusürdürülebilir olmayacaktır. Hiçbir istikrar projesi kalıcı olmayacaktır. Bu stratejik bir gerçektir. AB bu gerçeği görmek yerine günü kurtaran reflekslerle hareket etmektedir.Bu yaklaşım yalnızca Türkiye’ye değil, Avrupa‟ya da zarar vermiştir. Kendi stratejik ufkunu daraltmıştır. Türkiye‟nin dışlandığı yıllar Avrupa‟ya ne kazandırmıştır? Göç krizi mi çözülmüştür, enerjisi mi artırmıştır? Avrupa her geçen gün stratejik belirsizlikle karşı karşıya kalmıştır.
MHP olarak görüşümüz açıktır. Türkiye‟nin AB ile ilişkileri karşılıklı saygı, hakkaniyet temelinde ilerlemelidir. Türkiye ne yükümlülükten kaçmakta ne bir ayrıcalık istemektedir. Türkiye yalnızca çifte standartların son bulmasını istemektedir. Elbette Gümrük Birliği‟nin güncellenmesi önemlidir, vize serbestisi önemlidir. Ancak bunlardan daha önemli olan husus AB‟nin Türkiye‟yi kriz zamanlarında kapısı çalınan bir ülke gibi görme alışkanlığından vazgeçmesidir. Türkiye’nin yeri AB‟nin bekleme salonu değildir, Türkiye‟nin yeri hak ettiği ağırlıkla bulunmaktır.”
Cumhurbaşkanı Erdoğan ise 13 Temmuz‟da konuşmuştu: “Ankara Zirvesi ülkemizin merkezi rolünün berraklaşmasına vesile olmuştur. Türkiye sahip olduğu askeri güç, diplomatik birikim ve savunma sanayii kapasitesiyle bu dönüşümün tam ortasında yer alan NATO’nun en güçlü ortaklarından biridir. NATO’da yeni dönem Ankara zirvesinde somutlaşmıştır.”
Yüzünü Batıya döndürme, onu taklit etme ve hayranlık duyma geleneği de yeni değildir; Osmanlıdan kalan siyasi bir gelenektir. Mesela Koçi Bey Risalesi, 17. yüzyılda Osmanlı Ġmparatorluğu‟nunduraklama sebeplerini anlatan bir eserdir. Devlet adamı Arnavut kökenli Koçi Bey tarafından 1631 yılında Sultan IV. Murat’a, daha sonra Sultan İbrahim‟e sunulmuştur. Osmanlı‟da padişaha sunulan ilk yazılı eleştirel rapordur. Eserin tüm detayları için Koçi Bey Risalesi Vikipedi sayfasını incelenebilir.İzleyen yüzyıllarda, bilhassa Tanzimat-MeĢrutiyet-Cumhuriyet dönemlerindeki ıslahat ve benzeri reformlar aynı zamanda Batı Avrupa’ya kültürel, siyasal, ekonomik ve askeri hayranlığa dönüşmüştür.İlk başvurusunu 1950‟de yapan Türkiye, bu süreçte Kore Savaşı‟na asker göndermek suretiyle Batı ve özellikle ABD nezdinde rüĢtünü ispat ederek 17 Ekim 1951‟de üyeliğe ilişkin protokol imzalamış;18 Şubat 1952 tarihinde ise NATO‟ya resmen üye olmuştur. NATO, ABD liderliğindeki Batı Bloku ile Sovyetler Birliği önderliğindeki Doğu Bloku arasında Truman Doktrini‟nin ilanıyla baĢlayıp (1947) SSCB‟nin dağılmasına (1991) kadar süren uluslar arası siyasi ve askeri gerginlik döneminin adı olan Soğuk Savaş sürecinde “Batı İttifakı” olarak dabiliniyordu. Başkan Jimmy Carter iktidarı sırasında (1977-1981) Ukrayna asıllı Amerikalı siyasetçi bilimci ve devlet adamı Zbigniew Kazimierz Brzezinski‟nin teorisini yapıp formüle ettiği YeĢil KuĢak Projesi de Sovyet-ABD hegemonya mücadelesinin bir yan ürünüydü. Amaç şuydu: Sovyetler Birliği’nin denetimindeki topraklarda yaşayan Müslüman inançlı milletlerle onların komşuları olan Afganistan,Pakistan, İran ve Türkiye gibi ülkelerdeki halkları anti-komünizm mücadelesine katmaktı.
Türkiyeli İslamcılar ve NATO
Günümüzde de Batı‟ya ve NATO‟ya hayranlık belli ölçüde devam etmektedir. Naman Bakaç imzasıyla hazırlanan “Müslümanlar ve NATO” başlıklı ve 12 Temmuz 2026 tarihli dosyada da bunu görebiliyoruz:
“NATO Ankara Zirvesi, NATO‟nun 3.0‟a (üçüncü aşamasına) evrilmesi gerektiği kadar Türkiye’nin NATO içindeki stratejik özerkliği ile savunma sanayisindeki gücünün de konuşulmasını sağladı. Erdoğan‟ın Batı medyasının ifadesiyle İslamcı kimliği ve ajandası tedirginlikle karşılansa da artık zorunlu ve vazgeçilmez bir partnere dönüştüğü de bir gerçek. Bu dönüşüm, AK Parti‟nin sosyolojik tabanında övgülere mazhar olsa da kimi tedirginlik ve itirazları da beraberinde getiriyor. Bu itirazlar NATO‟nun Müslüman Coğrafyada özellikle de Afganistan, Irak, Libya ve Bosna Hersek’te oluşturduğu iĢgal, katliam, sömürü ve milyonlarca Müslüman kanının dökülmesiyle oluşmakta. Bu yüzden Türkiyeli Müslümanların geneli NATO karşıtı olmasa da bir kısmı NATO‟nun ve ABD‟nin işgalci, soykırımcı ve katil karakterinden dolayı yazılarıyla, konuşmalarıyla ve protestolarıyla bunu göstermeye çalışmakta.”Aynı dosyada yazısı bulunan Doç. Dr. Mehmet Rakipoğlu‟nun ara başlık olarak öne çıkarılmış iki ilginç tespiti yer almaktadır:
•NATO‟DA ARTIK GÜÇLÜ BİR TÜRKİYE VE BÖLGEYİ DEĞİŞTİREBİLEN BİR TÜRKİYE VAR.
•NATO KARŞITLIĞINI SAF DUYGUSAL BİR ÇERÇEVEDEN YAPMANIN PEK BİR ANLAMI YOK.
Araştırmacı ve Yazar Sosyolog Mücahid Sağlam‟a göre: “Türkiye‟de islamcıların bir kısmı NATO‟dan rahatsız olsalar bile genelde küresel güç olmanın meşru yolunu takip etmekten yanadır… Türkiye, uzun zamandır oyun kurucu olma iddiasının verdiği motivasyonlarla hareket ediyor…”
Sağlam, yazısının bir yerinde NATO-Türkiye iliĢkisinin özünü isabetli bir biçimde yakalayıp şöyle bir saptama yapıyor:
“Ancak değişen dengeler Hobbescu bir küresel siyaset biçimine evrilmiş, halkı ikna edecek meşruiyet üreten kavramlar yerine hakikat üreten güç telakkisi hâkim olmuştur. Bu bağlamda NATO zirvesi kapsamında alınan önlemler, protesto yasakları, toplu gözaltılar ve baskınlar bize Türkiye‟de rafa kalkmış bir hukuk eleştirisinden çok daha fazlasını söylüyor. Geçmişte afili kavramlarla maskelenen sömürü ve uluslararası hukuksuzluklar artık çok açık ve nobran bir şekilde cereyan ediyor. Küresel bir norm olarak hukuksuzluğun hukukunun hüküm sürdüğü bir dünyada siyasi elitler payına düşenin faal öznesi olacaktır elbet. Dolayısıyla hak ihlalleri ve hukukun yeni normlarını değerlendirmekten daha önemlisi ontolojik (varoluşa dair-FB) bir mücadele içinde olduğumuzu hatırlamaktır. Muhafazakâr iktidarın güç ile kurduğu pragmatik iliĢki Türkiye‟nin yeni dindar elitlerinin tahammülsüzlük seviyesini ve batıya karşı kompleksini hukuksuz gözaltılar, engellemeler, muhalif sözün sesini kısma, eleştiriyi terörize etme olarak ortaya çıkarıyor. NATO sonrası bu tavrın daha normalleşerek artacağını düşünüyorum.”
Uluslararası ilişkiler Uzmanı ve Felsefeci İlyas Buzgan ise Türkiye‟nin NATO serüvenine tarihsel bir süreç içinde anlayışla karşılamakla birlikte eleştirel bir tutum sergiliyor:
“Her ne kadar bazı İslamcılar modern Faust‟a ruhunu satmıĢ (kişinin dünyevi zenginlik, güç veya sınırsız bilgi elde etmek uğruna ahlaki değerlerini ve vicdanını bir kenara bırakıp kötü güçlerle anlaşma yapması-FB) olsa da, Amerika‟nın, NATO‟nun ve İsrail‟in savaş, işgal, sömürgecilik ve katliam politikalarına karşı mücadele edenler Sünni ve ġii İslamcılardır…
Amerikan ve NATO elitlerinin Türkiye’yi kanat ülke konumundan merkez ülke konumuna çıkarma yönünde ne bir niyetleri ne de bir gündemleri söz konusu. Bu naif beklentiler ya kuruntudur ya da propagandadır. Kurulduğu tarihten bu yana NATO‟nun askeri liderliği Amerika‟dır, sivil liderliği ise Avrupa‟dadır. Bu değişmez bir kuraldır. Türkiye‟nin bir dönemliğine bile olsa NATO‟nun sivil liderliğine oynaması için önce AB üyesi olması gerekiyor. AB üyesi olması için NATO üyesi olan Yunanistan‟ın ikna edilmesi gerekiyor. Bunu yapabilirler mi ona bakmak lazım.
Erdoğan yönetiminin son yıllarda iilediği en büyük stratejik günahlardan biri, zorlandığında bindiği dalları kesmek oldu. Yani 2016-2022 yılları arasında Rusya ve Ġran ile kurduğu ilişkileri bitirmek oldu. Erdoğan yönetiminden beklediğimiz hamleler düşmanları kadar cesur hamlelerde bulunmasıdır.Bu hamleleri yaptığı ölçüde Müslümanlar tarafından takdir edilecektir. Erdoğan’ın NATO içindeki hamlelerini, duruĢunu ve söylemlerini Müslüman coğrafya ve ümmet açısından nasıl bulduğumu sormuĢtunuz. ĠĢte tam olarak cevabını yine NATO içinden Sayın Erdoğan veriyor. Hükümet son bir aydır yerli ve milli defolarımızı NATO pankartlarıyla örterken, itibardantasarruf yapılmaz anlayıĢıyla vatandaĢlarına da Ankara kriterlerini uyguluyor.” (Bkz.
https://perspektif.online/muslumanlar-ve-nato/)
NATO artık bir saldırı ve savaş teşkilatıdır
Bugün NATO, Soğuk Savaş dönemindeki klasik savunma ittifakından çok daha karmaşık bir yapıya dönüşmüş durumdadır. Rusya-Ukrayna savaşı Avrupa güvenliğini doğrudan etkilerken, Ortadoğu’da İran, İsrail, Gazze ve Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilimler enerji güvenliği ve küresel ticaret üzerinde ciddi baskı oluĢturmaktadır. Buna siber güvenlik, yapay zekâ, kritik altyapılar, savunma sanayii ve tedarik zincirleri gibi yeni güvenlik baĢlıkları da eklenmektedir.Ankara Zirvesi, NATO‟nun yeni dönemde caydırıcılık gücünü ve müttefikler arasındaki yük paylaşımını ele almıştır. Teşkilat, üç farklı alan ve aşamada sınavdan geçirilecektir:
- Karadeniz ve Baltık ülkeleri dâhil kuzey hatlarındaki konumlanışı,
2- Avrupa merkezli savunmanın uygulamadaki gerçekliği,
3- Türkiye‟nin NATO‟nun güney kanadı sayılan Ortadoğu‟da ve Kuzey-doğu hattı olarak belirlenen Kafkasya ile Orta Asya‟daki (Türk Dünyası veya Türk Ekseni) rolünün tekrar belirlenmesi.
Türkiye ile NATO’nun farklı beklentileri Türkiye açısından önemli bir hedef, “bölgeyi güvenli tutması beklenen ama masada yeterince söz hakkı verilmeyen” bir müttefik konumundan çıkıp, yükü de kararı da paylaĢan etkili bir aktörkonumuna geçmektir. Ankara Zirvesi bu bakımdan Türkiye‟nin yeni güvenlik mimarisindeki yeriaçısından da önemli bir dönüm noktası olabilir.
ABD ve Batı ise, stratejik jeopolitik ve jeoekonomik mücadelede Türkiye‟nin Avrupa ile Amerika‟nın güvenliğine yarayacak bir politika gütmesinden yanalar. Gramsci‟nin hegemonya tanımı, askeri üstünlük ile sınırlanmaz; ekonomik liderlik, kültürel etki ve ideolojik meşruiyet gibi öğeleri de ihtiva etmektedir. Saha gerçekliğinde her üç noktada da Türkiye’nin büyük eksiği vardır. Durum buyken iktidar çevresi ve medyanın Türkiye’yi “merkeze koyup göklere çıkarması” isabetli değildir ve dayanaksızdır.
Rusya’dan uzaklaşma süreci
Türkiye, yıllar boyu iki büyük konak kapısı (ABD ve Rusya) arasında gidip gelme politikasını büsbütün değilse bile önemli oranda terk edip Batı ittifakının ön saflarında iddialı bir edayla yer almıştı. Maliye Bakanı Mehmet Şimşek‟in yabancı yatırımcıları Türkiye çekebilmek için aşındırdığı süreçte Türkiye ekonomi alanında yeni adımlar attı. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da Batılı müttefiklerle AB ile NATO‟nun saflarının sağlamlaştırılması meselesini görüştü.
Washington‟da bulunan Middle East Institute (MEI) isimli kuruluşun Türkiye Masası kurucusu ve direktörü Gönül Tol‟un 30 Haziran 2026‟da tarihli indepentent arabia gazetesinde çıkan makalesine bakılırsa; 2024 yılında yön değiĢtiren Ankara‟da değiĢen siyasete paralel bir tarzda Batı‟nın Rusya‟ya ikinci yaptırım paketinin olumsuz sonuçlarından kaçınmak için Türk bankaları Rus şirketlerinin işlemlerini askıya almıştı.
Aynı bankalar Rusya’dakilerle ilişkilerini kesmişti. Keza Türkiye, Amerikan ve Batı menşeli elektronik çipler ile uzaktan kumanda cihazlarının ihracatını kıstı. Zira bunların Rusya’nın eline geçmesinden çekindi.
Trump‟ın Erdoğan ile görüştüğü Eylül 2025‟te yaptığı uyarı sonucu, Rusya‟ya sevk edilen malların hacmi %60 iken, 2025 yılında %49‟un altına düşmüştü. Rusya‟dan enerji ithali de azaltıldı. Yerine Irak, Kazakistan ve diğer üreticilerin ürünleri alındı. Neticede Rusya‟nın Türkiye‟ye ihraç ettiği petrol miktarı Eylül 2025 sonu itibarıyla %60‟ın altına düĢtü.NATO silah endüstrisi ve pazarı. Son gözlem ve tespitlerim Ģöyle olacak: Her şeyden önce NATO sadece aktif bir savaş teşkilatına dönüştürülmek isteniyor. Aynı zamanda devasa bir silah pazarı ve sanayi kompleksi haline de getiriliyor. Global Akademi Merkezi (GAM) Uzmanı Umut Berhan ġen‟in belirlemesiyle durum şöyle görünüyor:
“Drone Edge Girişimi kapsamında ilan edilen 40 milyar dolarlık bütçe ve Lockheed Martin ile Rheinmetall gibi devlerin stratejik füze sistemlerinde ortak üretime gitmesi, Soğuk Savaş sonrası gevşeyen ittifakın yerini tamamen askerileştirilmiş, askeri teknoloji ağırlıklı bir kolektif savunma bloğuna bıraktığını teyit ediyor. Tam da bu noktada, Türk savunma sanayisinin üretim hızı ve maliyet etkinliği bakımından NATO‟da model olarak gösterilmesi, Ankara‟nın sadece coğrafi bir köprü değil, aynı zamanda müttefiklerin yeni askeri-teknolojik ekosisteminin merkez üssü olduğunu da tescilliyor.”
(Kaynak: https://www.indyturk.com/node/779615/, 8 Temmuz 2026)
Trump‟ın AB ülkelerine “Savunma masraflarını artırın!” yolundaki talimatı sonucu NATO savunma bütçeleri rekor kırdı: 1,8 trilyon dolar! ABD tek baĢına %57 pay alırken, Türkiye 48 milyar dolar harcayacak. Litvanya milli gelire oranda zirvede. 17 üye yatırım hedefini yakalayacak. ittifak, 2035‟te harcamaları %3,5‟e çıkarmayı planlamakta... Bu meblağın yarısı Amerikan silah Şirketlerinden silah alımına tahsis edilecektir. Görüldüğü üzere Trump hem Avrupa ülkeleriyle alışverişinde hem de KAAN motorlarının satışı ve diğer ticari sözleşmeler neticesinde kazançlı çıktı. Tüccar uyanıklığı budur işte.İngiliz mali çevrelerinin dergisi Financial Times‟ın, 2 Temmuz‟da “Avrupa‟nın Türk savunma sanayisine ihtiyacı var” diye yazması da boşuna değildi.
Mehmet Ali Güller de 2 Temmuz tarihli Cumhuriyet gazetesindeki köĢesinde yazmış:
“NATO, ittifakın savunma kabiliyetini güçlendirmek ve Ukrayna‟ya destek olmak amacıyla 155 milimetrelik top mermisi tedariki için 1.2 milyar dolarlık sözleşme imzaladı. Altı yıllık bir şirketin bu sözleşmeleri imzalayabilmesi elbette aynı zamanda politik bir konudur. Çorum’daki ana tesisinin temel atma töreni bizzat cumhurbaşkanı tarafından yapılabilen bir şirket bu çünkü.
Anımsayacaksınız. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, kısa süre önce Japonya merkezli Nikei Asia’ya bir makale yazmış; Japonya ile birlikte ABD‟nin Asya-Pasifik‟teki ortakları Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda‟yı NATO‟nun Ankara zirvesine davet etmişti. O makale aynı zamanda iktidarın Japonya’ya ortak insansız hava aracı geliştirme ve üretme‟ teklifini de içeriyordu. Teklif elbette gazete köşeleriyle sınırlı değil. Örneğin Japonya Savunma Bakanı Gen Nakatani, sene Türkiye‟ye Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler‟i ziyarete geldiğinde, Baykar hava aracının imalathanesine götürülüp gezdirilmişti.”geçen KAAN ve F-35 uçağı meselesi Trump’ın (bilhassa F-35 uçakları ve KAAN uçağı motorları) hususunda Türkiye‟ye vaatlerini olmuş, bitmiş saymak ham hayaldir. Her şeyden önce, bunların onayı Kongre onayına bağlıdır. Varsayalım ki ön onay çıktı. Türkiye F-35 uçağı üretimine katılacak ama kesin tarihi belli değil. Ayrıca böyle bir uçağın kaç yılda tamamlanıp teslim edileceği de müphem bir konudur.Bu husustaki ayrıntıları ve sıkıntıları, Hande Fırat‟ın NATO zirvesi münasebetiyle ardı sıra yayınladığı makalelerde ama bilhassa “Başkentte NATO ve Trump rüzgârı… Trump gündeminin önemli başlıkları” ismiyle yayınlanan 7 Temmuz 2026 tarihli yazısının satır aralarında bulmakmümkündür.
Türkiye, onca masraf etmesine rağmen bütün NATO liderleri yeni inşa edilen Etimesgut havaalanına inmediler, bir kısmı Esenboğa‟yı tercih etti. Trump da dönüşünü Esenboğa üzerinden gerçekleştirdi. Ha, bu arada Erdoğan, her NATO ülkesi liderine özel yapılmış bir tabanca hediye etti; Trump’ın ki de altın kaplamalıydı. Üstelik beylik tabancanın kurşunları da vardı. Eh, NATO gibi savaşçı-saldırgan bir teşkilatın liderlerine de “kovboy tabancası” lazım zaten. Hem NATO’yu güçlendireceksin hem de tabanca savaş simgesidir diye onu almayı reddedeceksin! Diplomatik bir riyakârlıktır bu!
Batılı liderlerden bazıları ülkelerine dönerken tabancaları gümrükten geçmedi, bazıları da devletin bu tür armağanlar için ayırdığı resmi mekâna (müze gibi) teslim edildi. Buradaki diplomatik gaf ise, Avrupalı liderlerin verilen armağanlardan hangisini kabul edip edemeyeceklerine dair yasal kuralların Türkiyeli hariciyeciler tarafından bilinmemesiydi. Emekli diplomat Ömer Önhon‟un NATO zirvesine katılan Batılı bir yetkiliden aktardığı sözle yazıyı noktalayalım: “Trump, Ankara Zirvesi sayesinde diğer NATO üyelerinin elinden şimdilik kurtulmuş oldu