Körfezdeki çatışmaların büyük ölçüde Hürmüz Boğazı’nın kontrolü etrafında yoğunlaşması, küresel enerji piyasalarında ciddi belirsizliğe yol açıyor.ABD Başkanı Donald Trump’ın, kara birliklerinin konuşlandırılması seçeneğini dışlamayı reddetmesi ise pek bir anlam taşımıyor.
Kongre’de geçen hafta düzenlenen bir oturumda milletvekilleri, Trump yönetiminin üst düzey yetkililerine “bir kara operasyonunun değerlendirilip değerlendirilmediğini” sordular. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Dan Caine, kara çatışmalarının bir sonraki adım olacağını doğrulamadı. Yine de “hava gücünün sınırları var”diyerek ucunu açık bıraktığı sözünü şöyle tamamladı: “ABD ordusu her zaman çok sayıda seçenek geliştirebilir!”

Kara operasyonu gündemde mi?
Esasen Trump “kara operasyonu” seçeneğiniasla reddetmiyor. ForeignPolicy dergisine konuşan askeri uzmanlar ve eski ABD’li yetkililer ise geniş çaplı bir işgalin hâlâ düşük ihtimal olduğunu belirtiyorlar. Onlara göre özel kuvvet veya stratejik adaların ele geçirilmesi gibi sınırlı operasyonlar masadaki askeri seçenekler arasında hâlâ bulunuyor.
Buna karşılık stratejik adaların, özellikle Hark Adası’nın ele geçirilmesi veya özel kuvvetlerin askeri hedeflere yönelik baskınlar düzenlemesi gibi sınırlı operasyonların gerçekleştirilme ihtimalinin daha yüksek olduğunun belirtilmesi gerek.
Uzmanlara göre böyle bir operasyon, hâlihazırda bölgede konuşlandırılmış yaklaşık 50 bin ABD askerinden çok daha büyük bir kuvvet gerektirecek. Geniş çaplı bir işgal için 100 binden fazla asker gerekiyor.
CENTCOM’un eski komutanının jeopolitik analizi
2016-2019 yılları arasında ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’na (CENTCOM) liderlik eden emekli General Joseph Votel, ForeignPolicy’eyaptığı açıklamada şunları belirtiyordu:
“Tahran’ın merkezine asker göndermeye doğru ilerlediğimizi düşünmüyorum. Beyaz Saray nükleer tesisleri hedef alan bir kara operasyonunu değerlendiriyor gibi görünmüyor. En muhtemel senaryo İran’ın hâlihazırda faaliyetlerini sürdürmek için kullandığı kilit noktalara yönelik sınırlı baskınlar düzenlenmesidir.
Bu hedefler,özellikle kıyı bölgelerinde ve ülkenin bazı iç kesimlerinde bulunmaktadır. Hedefler arasında komuta ve kontrol merkezleri, füze fırlatma platformları, silah depoları, iletişim ağları ve İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğini etkilemesini sağlayan altyapı bulunabilir.
Hürmüz Boğazı’ndaki deniz geçişini yeniden açmak amacıyla İran’ın boğaza kıyısı bulunan bölgelerinde toprak kontrolünü hedefleyen daha geniş kapsamlı bir operasyon için en az 100 bin asker gerekir. Ayrıca İran topraklarında stratejik bölgelerin kontrol altına alınması çok zor. Burası çok geniş bir bölge ve İran’ın bunu engellemek için elindeki tüm imkânlarla savaşmasını beklemeliyiz.
İran ordusu dünyanın en güçlü orduları arasında yer almasa da ciddi bir direniş gösterebilecek kapasiteye sahip. Ayrıca İran’ın coğrafi yapısı, ABD açısından asker ve ikmal sevkiyatında karmaşık lojistik sorunlar yaratacaktır.”
Savaş bahisçisi Trump’ın oyun ve çelişkileri
Savaş bahisçisi konumundaki Trump, kararlarındaki istikrarsızlığıyla ve CIA’nin tespitiyle günde ortalama 96 defa yalan söylemesiyle bilinmektedir. Onun sosyal medya paylaşımları sayesinde borsa oyunlarında ailesiyle birlikte yaklaşık 13 milyar dolar vurgunları da yazılıp çizilmektedir. Artık borsaya endeksli olmanın ötesinde bir mesele haline gelmiştir ateşkes ile savaş. Dolayısıyla İran ile ateşkes ve savaşın süresi asla kestirilemez.
Hizbullah’a yakın bir yayın organı olan El Ahbar gazetesi yazarı İbrahim El Emin’in 8 Temmuz 2026 tarihli yazısında da benzer tespitleri okuyabiliyoruz:
“İran, Irak, Lübnan, Yemen ve Gazze cephelerindeki ateşkesin savaşın bizzat durduğu anlamına gelmediğinin farkındayız. Savaş durmuş sayılmakla birlikte çatışma ve muharebenin başka biçimlerde sürmesi sonucunda ölüm ve tahribatlarla can ve mal kayıpları yaşanabiliyor.Bilinmektedir ki bu tür muharebe ve vuruşlar müzakerede elin güçlendirmesiyle ilintilidir.
Saha gerçekliği Amerikan yönetiminin görülebilir bir gelecekte savaşı tamamen sonlandıracağına dair işaret vermiyor; tam tersine Washington bölgedeki siyaset, ekonomi ve güvenlik gibi konuları büsbütün kontrol edip denetimine almak suretiyle kendince bir çözüm yolu bulma arayışındadır. Bu arayış ise eskisinden farklı olarak bazı tadilatlar yapmayı da gerekli kılıyor.”
ABD Ulusal Güvenlik Eski Danışmanı John Bulton sıkı bir İsrail dostu ve Siyonizm destekçisidir. Dolayısıyla İsrail’in talep ve hırslarını karşılamayan hiçbir ateşkes ve barıştan yana olmamasıyla bilinir. IndependentArabia için kaleme aldığı 12 Haziran 2026 tarihli “İran ile çatışmanın bir sonu var mı?” başlıklı değerlendirmesinde ise karamsarlık ve şüphecilik egemendir. Birlikte okuyalım:
“İki ülke arasındaki müzakerelerin durumuna, bir anlaşmanın yakın mı yoksa uzak mı olduğu ve şartlarının ne olabileceği konusunda yaşanan geniş çaplı sözlü atışmaya gelince, çoğunlukla bunlar Çinlilerin ‘boş toplar atma’ dediği türdendir.
Esasında, Tahran ve Washington’dan yapılan eksik ve çoğu zaman çelişkili açıklamalar ve güvenilirliği doğrulanması zor olan anonim sızıntılardan başka elimizde bir şey yok. Böyle bir atmosferde tahminde bulunmak risklerle dolu, ancak ben ABD, İsrail ve Körfez Arap devletleri için kötü bir anlaşmanın geleceğinden korkuyorum…

Trump’ın anlaşmaya varma coşkusu, ulusal güvenlik gereksinimlerinin stratejik bir analizinden ziyade, iç siyasi hesaplardan kaynaklanıyor. Küresel petrol fiyatları savaş öncesi seviyelere kıyasla yüksek kalmaya devam ediyor; bu da ABD’de yakıt fiyatlarını yüksek tutuyor ve sonuç olarak ortalama bir Amerikalı için gıda ve tüketim mallarının maliyetini artırıyor.
Öyle ki ekonomik belirsizlik, Trump’ın siyasi rakipleri tarafından kullanılan çözülmesi zor önemli bir sorun haline geliyor. Kongredeki Cumhuriyetçiler, kasım ayındaki ara seçimlerde Temsilciler Meclisi’nin ve muhtemelen Senato’nun kontrolünü kaybetmekten giderek daha fazla endişe duyuyor.”
Lübnanlı gazeteci; ne topyekûn savaş ne de tam barış ikilemi
Lübnanlı deneyimli gazeteci ve yazar Refik Huri 22 Nisan 2026 tarihli yazısında İran-ABD ilişkilerindeki belirsizliğe vurgu yapıyor. Independentarabia gazetesindeki kısa bir tespitini ödünç alıyoruz:
“Savaşa dönmekle dönmemek arasında bir oyun oynanmaktadır arabulucu Pakistan’ın başkenti İslamabad’da. Ortada henüz tamamlanmamış bir savaş var, çözüm ise henüz olgunlaşmamış. Savaş müzakerenin uç kenarında, müzakerede savaş uçurumunun kıyısında bekliyor…
Doğrusu şu ki, televizyon konuşmalarında bu ikilem hususunu idare edip topu çevirme becerisini kimse Trump’ın elinden alamaz. Misal, aslında çözümü için zor kullanılması gerekmeyen hallerde bile bakıyorsunuz topyekûn seferber olup ölümüne savaş meydanında boy gösteren silahları devreye sokuyor.Öte yandan “donmuş barış müzakeresini buzluktan çıkarma” hususunda çenebazlık yapabiliyor.
Öyle bir hava yaratıyor ki, insanlarda “savaş bitti bitecek” algısı yaratılabiliyor. Müzakere salonu dışında ise son derece savaşçı bir dil kullanıyor. Yani saati saatine uymuyor; güya hasmına karşı oyalama ve yanıltma taktiği güdüyor. Kendisini dinleyip izleyenlerle taraftarları bile herhangi bir konu veya şey için artık emin olamıyorlar.
Aslında iki taraf da görüşmelerden kazançlı çıkmak istemekteler. Bunun basit anlamı şudur: Kendisi galip, düşmanı mağlup olmuştur; buna karşılık düşman bozgunu tatmış, hepten kaybetmiştir!”

MidEast News gazetesi: “Hedefi gerçekleşmeyen savaş tekrar eder!”
MidEast News isimli sitedeki 2 Haziran 2026 tarihli değerlendirme biraz daha ayrıntılı. Dergi, görüşüne başvurduğu uzman ve yetkililerin de fikirlerini almak suretiyle birkaç önemli tespit yapıyor; birlikte bakalım:
“Amerikan siyaseti konusunu yakından izleyen bir uzmana göre; Washington’un öne sürdüğü şartlar mutabakat zeminini hazırlayacak türden olmadığı gibi günden güne daha da ağırlaştırılarak anlaşmak için gerekli bütün gerekçeleri ortadan kaldırmaktadır.Böyle bir durumda hedefini gerçekleştiremeyen bir savaş, kendini tekrar etmekten başka bir işe yaramaz. Durum buyken, hedefini gerçekleştiremeyen bir savaşın kendisini tekrar edip sürekli aynı hataları yapması kaçınılmaz olur. Nitekim ABD ile İsrail’in bugüne kadar İran’a yönelik saldırıları hiçbir zaman istenilen sorunları çözememiştir.
Tipik örneği iki cihan harbinde görüldü. Birinci Dünya Savaşı büyük emperyalist devletler arasındaki amansız paylaşım rekabeti ve kavgayı sonlandıramadığı için İkinci Dünya Savaşı çıkmıştı. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik 12 günlük saldırısı da beklenen hedefleri gerçekleştiremedi; telafisi için 49 günlük savaş başlatıldı. Dolayısıyla şimdiki çatışma veya savaş amacına ulaşamazsa, ardından yenisinin patlak vermesi eşyanın tabiatı gereğidir.
Evet, görünüşte diplomatik girişimler sahnede boy gösterirken sahadaki gelişmeler ters yönü gösteriyorlar. Mesela Tahran belli şartlar çerçevesinde müzakerelere evet derken, Trump’ın uluorta konuşmaları birbiriyle çelişmektedir. İlaveten İsrail’in Trump ile Beyaz Saray üzerinde büyük etkisi de söz konusu. Netanyahu yerinde duramıyor elinden geldiğince süreci sabote etmek istiyor. Bu tutum nedeniyle görüşmeler tıkanıp kalıyor ki, uzmanların en çok korktukları da mevcut durum da budur: Yani gidişat bir savaş, muharebe ve çatışmaya doğru evrilmektedir.
ABD-İran ilişkileri konusunda uzman sayılan İran asıllı Amir Ali Ebu’lFeth’e göre: ‘İki ülke arasında nihai bir anlaşma olması son derece uzak bir ihtimaldir. İkide bir bozulan ateşkes ve mutabakat kararları iyimser olmaya el vermiyor. Barış ve anlaşma için yepyeni bir mucize gerekiyor. İki veya üç sayfadan ibaret olan mutabakat metinlerinden de kolayca anlaşılıyor ki, uzlaşmak son derece zor!ABD’nin öne sürdüklerinin İran tarafından kabul edilmesi imkânsız.Her ikisinin şartları arasında uçurumlar var.
Eğer Trump’ın kamuoyuna açıkladığı gerekçelerle kapalı kapılar ardındakiler aynısıysa, ortada bir müşkülat, sorun var demektir. Belki de müzakerecilerin esneyip taviz vermelerinin sınırları daraltılmıştır. Dolayısıyla uzlaşmak olanaksız veya uzak bir ihtimal haline gelecektir. Aslında gerek ABD gerekse İran’ın ülke menfaatleri neyi gösteriyorsa o alana ağırlık vermek suretiyle ikili ilişkilerini normalleştirme yolunu tercih edebilirler.
İsrail’in menfi yanı: Uzlaşmayı engellemek!
Ateşkes veya mutabakatın bozulmasında İsrail’in menfi tutumunun önemi ise asla unutulmamalıdır. Çünkü iki ülke arasındaki savaş krizine İsrail de dâhil olmuştur. Amerika ile birlikte İran’a saldırılar düzenlenmiştir. Buna rağmen iki müttefik ülkenin çıkarları her zaman aynı olmayabilir. Söz gelimi Hizbullah meselesi coğrafi yakınlığından ötürü İsrail nezdinde ‘milli güvenliğini tehdit eden tehlikeli bir örgüt’ olarak tanımlanmaktadır.Dolayısıyla ya tümden imha edilmesi yahut silahsızlandırılıp sıkı kontrol altında tutulması dışındaki seçenekler İsrail yönetiminin işine gelmiyor.
Netanyahu ile hükümeti,gerekirse bu hususta Amerikan yönetiminin telkin ve baskılarına göğüs germeyi göze alabiliyor. Bu alanda İsrail’in iki belalı hasmı bulunuyor. Biri komşusu Lübnan’da yerleşik ve güney sınırı boyunca mevzilenip üslenmiş olan Hizbullah, diğeri ise onun baş destekçisi İran.Unutulmamalı ki İsrail’in ABD’de güçlü lobileri ve nüfuzu var. İsrail, birkaç defa işine gelmeyen anlaşma ve uzlaşmaları engellemeyi başarmıştı.
Trump, İsrail ile İran arasında Abraham Anlaşmasının gerçekleşmesi için bastırıyor ama mesele hayli dikenlidir ve Tahran yönetiminin gerekçesi şudur: ‘1990’larda İsrail ile ilişkilerini normalleştiren Ürdün, bugün aynı ülkeyle ciddi sorunlar yaşadığı gibi Filistin meselesi yüzünden İsrail baskısına karşı ölüm kalım mücadelesi veriyor. Katar gibi Körfez ülkesi bile İsrail ile yakınlaştı ama henüz Abraham anlaşmasını imzalamadı. Devrik İran Şahı, İsrail ile müttefiklik ilişkisi içindeydi ama bu ülkeyi tam anlamda tanımamıştı!’

İran’ın askıda bekleyen sorunları
Mevcut ortamda ABD’nin dayatmaya çalıştığı talepler, onun uzlaşma ve barıştan yana olmadığının işareti sayılır. Son aylarda bu olumsuzluğu büyüten başka gelişmeler de yaşandı. Örneğin Hürmüz Boğazını denetleme, denizden kuşatma altına alma, seyrüsefer yapan gemilerin hem İran hem de Amerikan deniz güçleri tarafından bombalanması gibi hadiseler, ister istemez şu ihtimali akla getiriyor: ‘Acaba Amerikalılar, uzlaşma zeminini ortadan kaldırmak için mi müzakere masasına oturuyorlar?’ Açıktan söylemeseler bile öne sürdükleri ağır şartlar bu algıyı yaratıyor.
Ek olarak henüz ele alınıp hakkında bir karar verilmemiş askıdaki sorunlar arasında İran’ın nükleer tesisleri, bölgede hava üstünlüğü sağlama aracı olarak kullanılan İHA ve SİHA’lar, bağlantılı olarak uzun menzilli balistik füzelerin durumu, İran’a yönelik ambargo meselesi, bu ülkenin el konulan mali yatırımları, İran’ın İsrail ile Araplar arasında gerçekleşen Abraham anlaşmalarına İran’ın katılıp katılmayacağı gibi hususlar da yer alıyor.
İran verili vaziyette bile gerçek barış ortamından çok uzaktır. Yaşanan da bilinen anlamda ateşkes değil; düşmanca saldırıların durdurulması, eski deyimle mütareke yani çatışan kuvvetlerin ayrılıp vuruşmamasıdır. Ayrıca ara sıra karşılıklı atışlar yapılıp mütareke ihlal edilebilmektedir. Kaldı ki iki taraf arasında ekonomi savaşı hâlâ ve bütün boyutlarıyla sürmektedir.”
ABD Başkanı Trump’ın yardımcısı JDVance, 15 Temmuz’daki bir söyleşisinde hem kendi fikirlerini hem de Beyaz Saray’ın savaş ve barış kapsamında İran, Ortadoğu ve Körfez ülkeleri hakkındaki politikasının çerçevesini çizdi. Onun çerçevesinde neler var, birlikte bakalım:
JDVance konuşuyor
Önce kendisini tanıyalım: James David Vance veya James Donald Bowman (d.2 Ağustos 1984), Amerikalı siyasetçi, avukat, yazar,ABD Başkanı D. Trump’ın yardımcısı,deniz piyadeleri gazisi. Cumhuriyetçi Parti’nin bir üyesi, 2023’ten 2025’e kadar Ohio senatörü.
JDVance, farklı zamanlarda ve değişik konularda, bilhassa İran savaşı, İsrail ve Ortadoğu hakkında görüş belirtmiş; uzun olmayan demeçler vermiş, röportajlarında konuşmuştur. 15 Temmuz 2026 tarihli röportajı ise yaklaşık üç saat sürmüş; dünyanın farklı yerlerinden ses getirip tartışılmıştır.
Böylesine yankı yapan röportajıgerçekleştirenkişiise Amerikalı komedyen ve aktörJoe Rogan’dı. En çok FearFactor adlı yarışmanın sunuculuğuile NewsRadio adlı sitcom’daki rolüyle bilinir. 2020’den bu yana Spotify’da en çok dinlenen podcast olan The Joe RoganExperience’a ev sahipliği yapmaktadır.
Bu dönüşümü açığa çıkaran son hadise, uzunluğu ve sayısız sürprizleriyle ChristopherNolan’ın “Odyssey” filmine rakip olan Joe Rogan ile Vance’ın yaptığı uzun röportaj olabilir.
Bir konudan diğerine atlayan röportaj, sınırsız spontanelikten, fikirleri ve ayrıntıları derinlemesine inceleyen ciddi, elit tartışmalara kadar değişen bir tona sahipti. Türkiye medyasının, bu uzun röportajı tam anlamıyla yansıtmadığını belirtmeliyim.Peki, niçin?Bize göre:
*JDVance önümüzdeki seçimlerde (2028’de) büyük olasılıkla muhafazakâr Cumhuriyetçi Parti’nin başkan adayıdır. Kendisiyle Trump arasında birçok hususta (savaş meselesi, İran ile görüşmeler, İsrail-ABD ilişkisi, Körfez’deki Arap ülkeleri gibi) ciddi görüş ayrılığı bulunmaktadır. Trump da bu görüş ayrılığının varlığını kabul etmektedir.
*Beyaz Saray yönetiminin Ortadoğu’ya bakışında açıklar ve eksik gedikler, hatta kusurlar olması bölge devletleri ve insanlarını başta Trump olmak üzere ABD’nin politikalarına güven duymakta zorladığı gibi, kuşkuyla bakıp sorgulamalarına da yol açabilmektedir.
*JDVance’ın bu röportajla amacı, bir yandan kişiliğini ve fikirlerini dosta düşmana duyurmak;diğer yandan Trump ile arasındaki irili ufaklı ayrılıklara açıklık getirerek gerçekçi bir tavırla dünya kamuoyuna anlatmaktır.
* ABD Başkan Yardımcısının bu konuşması, Cumhuriyetçi Parti çevrelerindeki muhafazakârların tutumunda bazı değişim ve dönüşümlerin işareti olarak da algılanabilir. Çünkü o, mevki makama bakmadan kişisel çıkarların yerine Amerikan genel menfaatlerinin her şeyin üzerinde olmasına vurgu yapmaktadır. Ayrıca ABD çıkarına olmayan uzun süreli ve yıpratıcı savaşların ardından sürüklenmeye de karşıdır.
Vance’ın öğretisi ve fikirsel çerçevesi
Vance’ın röportajından sonra kendisine sadece bir başkan adayı gözüyle değil, Cumhuriyetçi partinin muhtemel liderlerinden biri olarak da bakılmaya başlandı.
‘Vance Öğretisi’ sloganıyla piyasaya sürülen bu çerçevenin Amerikan sağının gelecekteki temel düsturu ve prensiplerini içerecek çapta geliştirilip genişletilmesi gerektiği konusunda ortak bir görüş var. Ayrıntılandırılarak ülkenin dış politikası haline getirilebilir şeklinde bir tasavvur da söz konusudur.
Ortadoğu ülkelerini de ilgilendirmesi nedeniyle Londra merkezli Suudi Arabistan dergisi El Mecelle, 23 Temmuz 2026 tarihli nüshasında Vance’ın fikirleri ve farklı konulardaki anlayışına dair verileri derleyip toplayarak dört ana başlık altında kapak dosyası halinde sunmuştur.
Derginin yazı kuruluna göreVance için tam anlamıyla “Güvercin” veya “Şahin” tanımı yapmak doğru olmaz. Sözgelimi o hepten savaş karşıtı olmadığı gibi İran rejimini pervasızca devirecek kadar gözü dönmüş bir şahin de değildir. JDVance’ın “gerçekçi yaklaşım” gereği sınırlı bir askeri müdahale, operasyon veya hamlesi olabilir. Ancak buna eşlik edecek sürekli bir müzakereyide şart görmektedir. Yani hasım taraf inatlaşıp restleşirse onu yumuşatmak için askeri bir yanıt yeterlidir. Devamında şartlı teşvikler aracılığıyla muhatap hasmın yola getirilmesi sağlanacaktır.
BizVance’ındaha güncel ve acil meselelere bakış açısını göstermek adınakısa alıntılar yapmakla yetineceğiz:
İran politikasınasıl olmalı ve yürütülmelidir?
“İran’a sürekli saldırmak ve rejimi değiştirmek yanlıştır. Zaten Ortadoğu bölgesindeki sonsuz ve batak savaşların ardından sürüklenmek büyük hatadır. ABD toprak işgal etmemeli, rejim değiştirmemelidir.
Hürmüz Boğazı’nı zorla almak değil, oradaki bölgeyi korumaya almak suretiyle petrol ve doğalgazın taşınmasını temin etmek bizzat Amerika’nın çıkarına olacaktır. Askeri güç, sınırlı çatışma ve muhaberede hedef gerçekleşmişse bu iş meşrudur. Yine de diplomasiden ve diplomatik yöntemlerden asla vazgeçilmemelidir.
İran’a yönelik ambargo ve yaptırımların kaldırılmasının bir yolu da Körfez’deki Arap ülkelerinin, İran’da kapsamlı yatırımlar yapmaya teşvik edilmesidir. Böylece aşamalı olarak Tahran yönetimi tutumunu değiştirip daha ılımlı bir tavır takınmaya teşvik edilebilir.
Bütün bunlara karşılık İran nükleer silah üretmekten vazgeçmelidir. Birinci önceliğimiz bu olmalıdır. Mesele şu anda sadece nükleer silah üretme faaliyetini hemen durdurmasıyla ilgili değildir. Uzun bir gelecekte de bu işe asla tevessül etmemesi şarttır.
Başkan Trump bu konuda ısrarlı ve kararlıdır. Bu ABD’nin müstakil bir kararıdır; İsrail’in baskıları sonucu alınmış değildir.
Hürmüz sorunu vurmakla çözülmez!
Hürmüz Boğazı meselesinin çözümüne de bu açıdan bakıyoruz. Karşılıklı birbirimizi bombalıyoruz; radarlar, füze bataryaları, İHA ve SİHA hangarları, gemiler, petrol tankerleri vs. Bunun için büyük ordular gerekmez; küçük gruplar da benzeri hedeflere saldırabilirler.Lakin bilinmelidir ki askeri yöntemle caydırma bir yahut iki defaya mahsustur. Yapılması gereken şey yumuşak güç denilen diyalog ve müzakere yollarını sürekli denemektir.
Kısacası diyalog ve müzakere esas olmak üzere bazen askeri yöntemlere de başvurulabilir.Şiddetin durması daha kapsamlı bir uzlaşmanın kapılarını açabilir. İran da kendisine yönelik ambargo ve yaptırımların kalkmasını arzuluyorsa, doğru bir yolda ilerlemelidir.
Şunun da farkındayız: Rejim tek bloktan oluşmadığı gibi herkes belli konularda hemfikir değildir. Bu yol ilerleme ve geri dönüşleri de içermektedir; zira İran’da görüşme karşıtları (dogmatikler) ile barış yanlıları (pragmatistler) arasında ciddi bir kapışma ve mücadele söz konusudur. Dogmatikler radikal fikir ve öğretileri esas almakta, pragmatistler ise ülkenin ekonomik çıkarlarını esas almak suretiyle rejimin devamını sağlamayı düşünmektedirler.
Hürmüz Boğazı ve Körfez sularında her şey yoluna girip tankerler petrol ve doğalgaz taşıyarak ilgili pazarlara ulaştırdıklarında enerji fiyatlarında düşüşler olacaktır. Radikaller buna bakıp ellerindeki kozun hükmünün artık geçmediğini görerek, pragmatistleri hainlikle suçlarlar. O halde bize düşen rejimi değiştirmek yerine yetkililerin tutumlarını değiştirip uzlaşma yol ve yöntemlerini denemelerini sağlamaktır.
Rejimi devirmek yerine hükümetin çizgisini değiştirmek yeterlidir. Bu nedenle de kara operasyonu veya genel harekât için 150 bin askeri göndermeyeceğiz. Bununla birlikte sertlik yanlıları ile ılımların meselesini biz değil, bırakalım İran halkı kendi arasında çözsün. Bunun için isyan edip etmemek kendi kararlarıdır.
Libya, Suriye ve Irak modeli başarısız
Amerika, oradaki halklar adına rejimi sorununu çözmemelidir. Aksi takdirde Libya Modeli karşımıza çıkacaktır. Alternatifi olmadan rejimi devirmek, aynı zamanda devlet dâhil kamu kurumlarının çökmesi ve kaosun dört bir yana dağılması anlamına gelecektir. Benzer şey Irak ve Suriye’de de yaşandı. Kötü ve hasım bir hükümetin devrilmesi, otomatik olarak demokratik ve dürüst hükümetin ortaya çıkmasına yol açmaz. Tam tersine, devlet iflas etmiş ve toplum da parçalanmış olur.
Sonsuz ve sınırsız bir savaş olamaz; başarısızlık getirir ve istenen amaçlar gerçekleşmez. Amerikan ordusunun tek başına İran sorununu çözeceğine ilişkin fikir isabetli değildir; zira ordu, önüne konan somut askeri planları tamamlayabilir ama sınırsız siyasi hedefleri gerçekleştiremez. Bu yüzden sürekli askeri hamle yapmaktan yana olanlar, ulaşılması gereken hedefleri belirleyip somutlaştırmaktan aciz kimselerdir.
Bu bakımdan diyalog/müzakere ile zor (şiddet) yoluyla caydırma denklemini iyi kurmak gerekir. Bu bağlamda ekonomik baskı yapmak, yaptırımları sıkılaştırmak dostluğa ve yakınlaşmaya değil, husumete yol açar. Bunun yerine diyalog yoluyla süreklilik arzeden bir çözüm süreci başlatılabilir; ekonomik teşvikler yoluyla hükümetin şimdiye kadar izlediği yolu ve politikayı değiştirmesi mümkün olabilir.
Bu noktada İranlılar ile görüşmeye itiraz edenler, bombalama faaliyetinin sürdürülmesinden başka bir alternatif ortaya çıkarıp masaya getiremiyor. Bu açıdan Trump yönetimindeki siyasi koalisyon iki kanatlıdır. Şahinler zor ve şiddet kullanma taraftarıdır. Seçmenlerle önemli şahsiyetler ise dışardaki savaşları reddetmektedir.
Trump, iki kanattan birini devre dışı bırakmayı istemiyor. Dolayısıyla da şunu soruyor: İkisinden hangisi her istediğini alamayacak konumdadır? Söz gelimi Şahinler şiddet kullanma yoluyla İran’ın nükleer silahlarının engellenmesinden hoşnut olmakla birlikte yine de sürekli/sonsuz savaş ve rejim değişikliği gibi arzuları yerine getirilmiyor.
Bakıyorum da muhafazakâr kesimden bazıları Başkan Trump’ın İran ile görüşmesini hıyanet-ihanet ve sert güç politikasına aykırı olarak nitelemekteler. Gelgelelim bu mantıksız bir suçlama. Çünkü aynı anda hem şiddet kullanırsın hem de görüşme masasına oturabilirsin. Aslında sertlik yanlılarının bu tavrının bir yüzü ideolojik, öteki yüzü de akçeli işler ile hesaplardır.
İsrail ile ilişki nasıl olmalı?
İsrail, ABD’nin önemli bir müttefikidir. Lakin Amerikan politikası herhangi bir yabancı devletin/hükümet taleplerine tâbi olmamalıdır. Çünkübaşkalarının peşinden gitmek “önce Amerika” ilkemize aykırı düşecektir. Bazılarının bu husustaki ihtilafları veya müzakere yöntemimize itirazları bizim tutumuzu değiştiremez.
İsrail ile ilişkilerin gerçekçi bir temele oturtulmasından yana olan JDVance, Washington ve İsrail arasındaki stratejik ittifaka rağmen İran’ın nükleer programı konusunda iki ülkenin çıkarlarının ayrışabileceğini belirtiyor; İsrail’in kendi hedefleri bulunsa da Amerikan yönetiminin temel önceliğinin İran’ın nükleer silaha erişmesini engellemek olduğunu vurguluyor.
Ayrıca Vanceİsrail’deki muhalefetin Amerika’nın ikna edilmesi için gayretkeşlik yaptığını saptayarak “Diğer yandan bize yanaşıp fikirlerini kabul ettirme girişimi sadece İsrail’e has değil, ABD’nin diğer müttefiklerinin paylaştığı bir gelenektir” diyor.
Son iki haberle konuyu noktalayalım.
Bir: ABD’nin Körfez bölgesine yaptığı askeri ve silah yığınağı Rusya’da “ İran’a yönelik karadan, denizden ve havadan yapılacak kapsamlı bir operasyon hazırlığı” olarak yorumlanıyor.
İki: Böyle bir operasyona Türkiye’nin de katılmaya ikna ve teşvik edileceği siyasi kulislerde tartışılıyor. Ancak ne karşılığında? Söz gelimi “İran’daki Kürt hareketinin hakları için mücadelesinin önünü kesmek mi? Bunun net bir cevabı henüz bilinmiyor!