Zihin, beyin, beden ve bütün yaşam deneyimsel zamanın kuşatması altındadır. Bu kuşatmaya “Psikolojik Zaman” denir.
Psikolojik Zaman Nedir?
Psikolojik zaman (biriktirme ve biriktirme ile hapseden zaman), saatin gösterdiği ya da takvimin ölçtüğü zaman değildir. O, yaşarken biriktirdiğimiz, deneyimlediğimiz, hafızaya kaydettiğimiz ve bunların üzerine inşa ettiğimiz bütün psikolojik algıların toplamıdır. İnsan geçmişin izleriyle düşünür. Bugünün olaylarını o izlerin içinden yorumlar ve geleceği yine aynı birikimin devamı olarak tasarlar. Böylece yaşamın kendisi doğrudan yaşanmaz. Daima geçmiş deneyimlerin, korkuların, beklentilerin ve arzuların süzgecinden geçirilerek yaşanır. Psikolojik zaman tam da bu sürekliliğin adıdır.
Psikolojik zamanın esiri olan zihin, materyalist zihindir. Çünkü her deneyim, yaşandığı anda sona ermiş gibi görünse de zihinde bıraktığı iz, kalıcı bir materyale dönüşür. Zihinde biriken her deneyim, her bilgi, her anı, her inanç, her kimlik, her ideoloji, her korku, her öfke, her hırs, her kıskançlık, her kariyer algısı, her mezhepçilik, her cinsiyetçilik ve psikolojik olarak üretilen bütün içerikler, zihinde kümelenmiş materyaller olarak varlığını sürdürür. Materyalist zihin, yaşamı işte bu birikmiş materyallerin içinden algılayan zihindir. Bu anlamıyla dünya insanlığının neredeyse tamamı, psikolojik zamanın oluşturduğu bu maddi birikimin içinde yaşamaktadır.
Deneyim tek başına psikolojik zamanı oluşturmaz. Her deneyim hafızaya dönüşür. Hafıza düşünceyi biçimlendirir. Düşünce yeni deneyimleri üretir ve üretilen her yeni deneyim yeniden hafızaya eklenir. Böylece psikolojik zaman kendisini durmaksızın yeniden üretir. İnsan geçmişi geride bıraktığını düşünür. Oysa geçmiş, düşüncenin hareketiyle her an bugüne taşınır ve geleceğe aktarılır. İnsan geçmişinden kaçtığını zannederken aslında onu her gün yeniden yaşamaktadır.
Bu süreklilik yalnızca anılardan oluşmaz. Bizi saran ve kuşatan hırslar, bencillikler, korkular, kıyaslamalar, sahip olma arzusu, üstün gelme isteği, iktidar tutkusu, güvenlik arayışı, ego diye tarif edilen bütün psikolojik hareketler aynı zamanın parçalarıdır. İnsan bunları kendisine ait özellikler zanneder. Oysa bunların tamamı psikolojik zamanın hareketidir. Beyin bu hareketle koşullanır. Beden bu hareketin gerilimini taşır. Zihin bu hareketin sınırları içerisinde düşünür ve yaşam giderek kendi doğal akışından uzaklaşır. Sonunda insan farkında olmadan kendi oluşturduğu psikolojik dünyanın tutsağına dönüşür.
İnsan bu tutsaklığı çoğu zaman fark etmez. Düşündüğü için özgür olduğunu, seçim yaptığı için bağımsız hareket ettiğini sanır. Oysa seçimlerini belirleyen şey çoğunlukla özgürlük değil, geçmişin oluşturduğu psikolojik birikimdir. Korku ve hırslar, hep bir şey olma arzusu, başarı tutkusu, aidiyet ihtiyacı ve güvenlik arayışı düşüncenin yönünü belirler. Böylece insan özgürlüğü yaşadığını zannederken, aslında psikolojik zamanın çizdiği sınırlar içerisinde hareket etmektedir. Esaretin en derin biçimi de budur. İnsanın tutsak olduğunu bilmemesidir.
Bu nedenle beyin, beden ve bütün yaşam psikolojik zamanın içerisinde kuşatılmış ve hapsedilmiştir. İnsan kendisini özgür zannetse de düşünceleri geçmiş tarafından belirlenmektedir. Kararlarını özgürce aldığını düşünürken çoğu zaman korkuların, özlemlerin, eski yaraların ve eski alışkanlıkların etkisiyle hareket eder. Böylece yaşam sürekli kendisini tekrar eder. Değişen yalnızca olayların görüntüsüdür. Onları yorumlayan psikolojik yapı aynı kaldığı sürece insan da aynı döngünün içinde yaşamaya devam eder. Ülkemizin siyasal ve toplumsal yaşamına dikkatle bakın, karşılaştığınız her sonuç, zihinde kümelenmiş psikolojik materyallerin nasıl bir gerçeklik ürettiğini açıkça gösterecektir.
Yanlışın Ortaklığı
Bu derin esaretin dışında duran hiç kimse yoktur. İnsanı, insanlığı ve dünyayı kuşatan temel gerçeklik budur. Irk, millet, sınıf, din, kültür ya da yaşam biçimi farklı olabilir, fakat psikolojik zamanın kuşatması bütün bu ayrımların öncesinde yer alır. Herkes aynı mekanizmanın içerisinde düşünür, hisseder ve yaşar. Bu nedenle insanlığın ortak noktası doğrularının çokluğu değil, yanlışlarının ortaklığıdır. Hepimiz aynı psikolojik yapının farklı yüzlerini taşıyoruz. Hepimiz, farklı biçimlerde de olsa, aynı esaretin içindeyiz ve yanlış yaşamların sahibiyiz.
Bu ortaklık, insanın özündeki ortaklıktan değil, bozulmanın ortaklığından kaynaklanır. Psikolojik zaman insanı kendisinden uzaklaştırdıkça, bütün insanlık aynı bozulmanın farklı görünümlerini yaşamaya başlar. Birinin hırsı, diğerinin korkusu, bir başkasının iktidar tutkusu ya da sahip olma arzusu birbirinden farklı görünse de hepsi aynı psikolojik hareketin ürünüdür. Farklı olan yalnızca biçimlerdir. Onları üreten kaynak aynı ve ortaktır.
Bu noktada zihinsel olarak neye ait olduğunun gerçekten bir önemi kalıyor mu? Bir insan kendisini hangi düşüncenin, hangi ideolojinin, hangi inancın ya da hangi kimliğin içerisinde tanımlarsa tanımlasın, eğer psikolojik zamanın dışına çıkmamışsa yalnızca bulunduğu kafesin adını değiştirmiş olur. Aidiyetler, kavramlar ve savunulan fikirler değişebilir. Fakat onları üreten zihin aynı kaldığı sürece ortaya çıkan sonuç da özünde değişmez. Çünkü sorun düşüncenin yöneldiği nesne değildir. Sorunu üreten düşüncenin kendisidir.
Bu yüzden asıl mesele neye ait olduğumuz değil, bizi ait olmaya zorlayan psikolojik hareketi görebilmektir. Psikolojik zaman görülmediği sürece insan yalnızca düşüncelerini değiştirir, yaşamını değiştirdiğini zanneder. Oysa gerçek değişim, düşüncenin kendisini üreten hareketin görülmesiyle başlar. İnsan bu kuşatmayı bütün açıklığıyla görebildiği ölçüde, psikolojik zamanın dışında bir yaşamın mümkün olup olmadığını da ilk kez sorgulamaya başlar. Psikolojik zamanın dışına çıkıp bu gerçeği doğrudan görmek, insanın varoluşunda nasıl bir dönüşüm süreci başlatır? Psikolojik zamanın ötesine geçildiğinde bilinç, yaşam ve insanın kendisi hangi yeni oluş biçimi ile karşılaşır?
Belki de özgürlüğün kapısı tam burada aralanır: İnsan, kendisini kuşatan materyalist zihnin psikolojik zamanını tanıdığı yerde.