Öfkesini kusmak için kafelerde dinlediği itirafçı gevezeliklerini hikâye ediyordu. Savunduğunu iddia ettiği halkın nezdinde itibarı yoksa da, hayattaki rolü buydu artık.
Erken uyandı kadın. Erken uyanmak eski alışkanlığıydı. Eski alışkanlıklarından bir de gece kafa yorduğu mesele ile birlikte gözünü açmaktı. Kafasını yastığa koyduğu anda uyuyordu genellikle ve meselenin, artık her neyse, onu uykusuz bırakmasına izin vermiyordu. Ancak sabah gözlerini açar açmaz, uyku için ertelediği meseleye hiç vakit kaybetmeden geri dönüyordu. Çünkü uzun zamandır sabah uyandığında yaptığı ilk iş, başucuna koyduğu telefona uzanmak oluyordu.
Bu yüzden, gece iyi uyumuş olsa bile, sabaha gergin başlıyordu.
Sabaha gergin başlıyordu ama sağlığına dikkat etmesi gerektiğini biliyordu. Sabah yürüyüşü için bir bahane bulup markete giden yolu biraz uzatıyordu. Kahvaltıdan önce birkaç esneme hareketi yapıyordu. Özellikle bel bölgesini güçlendirmesi gerektiğinin farkındaydı. Çünkü uzun saatler koltuktan kalkmayacak ve belinde sancılar hissedecekti.
Hafif bir kahvaltı, güne sağlam kafayla başlamak için, sabah yürüyüşü kadar önemliydi.
Bütün bunları yaparken aklını meşgul eden geceden kalma meseleler olurdu. O kadar çabasına ve hatta çemkirmesine rağmen, cahil Kürtler bir türlü aydınlanmiyordu.
Kim ne demiş bakacak, esaslı bir yorum yapacak ve sosyal medyayı darmaduman edecekti. Bu kavgacı hırsı giderek bir öç alma refleksine dönüşüyordu. Bir bilim insanının nesnel tutumuna aykırıydı yazdıkları. Ama göğsünü gere gere öç almak, ötekini alt etmek, aklını ve birikimini her şeyin üstüne koyma azmi gözlerini karartmıştı.
Değişen dünyaya uygun olarak siyasetin pratiği değişiyordu. İyi kötü bir barış ihtimali güçleniyordu. Bütün bunlar onsuz, hatta ona rağmen gerçekleşiyordu. Sosyal medyada ve 'itirafçının itirafı' mertebesindeki yayınlarda, arkaik ve gerçeklere arkasını dönmüş tezler savunuyordu.
Kendisine yakıştırdığı bir sürü unvanı vardı ve bunları sıralarken itibar kaybediyordu. Bunu fark edecek kadar akıllıydı ve bu yüzden kahvaltının tadı tuzu kaçıyordu.
*
Adam öğleden sonra uyanabildi. Başı çatlıyordu. Telefona uzandı. Birkaç kişi aramış ama telefon sessizde olduğu için duymamıştı. Kimseyi aramasına ve haberlere bakmaya izin vermiyordu baş ağrısı.
Gece geç uyumuştu. Erken uyumak gibi bir alışkanlığı yoktu zaten. Ancak alışkanlık haline getirdiği her akşam iki kadeh kaliteli Fransız şarabı içme sınırını aşmış, şişenin dibini bulmuştu gece. Disiplinli hayatı Kürtler yüzünden altüst oluyordu.
Yüzünü yıkamak yerine kafasını uzattı musluğun altına. Kuşkusuz banyoya girip yıkansa kendisini daha iyi hissedecekti ama geceki tartışmaya geri dönmek için acele ediyordu. Sosyal medyada kim bilir neler demişlerdi kendisi için, merak içindeydi.
Aynaya baktı. Islak kel kafası ışığın altında parlıyordu ve feci şekilde ağrıyordu. Kafasını avuçlarının içine aldı ve sonra okşadı. Ağrı bu dokunuşuyla uçup gidecekti sanki. Ama öyle olmadı ve adam Fransızca küfretti. Fransızca küfür etmekte bir şey yoktu, makale yazacak kadar hakimdi Fransızcaya. Ama esas ihtiyaç duyduğu sağlam bir ağrı kesiciydi, bunu biliyordu. Masanın başına, bilgisayarın karşısına geçmeden önce, sade ve sert bir kahveyle ağrı kesici bir ilaç almalıydı. Sonra ağızlarının payını verecekti bir zamanlar birlikte mesai yaptığı Kürtlerin. Ağır adamdı, mesleğinin duayeniydi ve şimdi itibar kaybını göze alarak ahkam kesme vaktiydi.
*
Mesaisine sadıktı adam ve her zamanki gibi tam vaktinden bir paylaşım yapmıştı. Lafı gediğine sokmuştu fakat henüz kendisine küfür etmek üzere pusuda bekleyenler üşüşmemişti yorumunun altına. Sabırlıydı, elbet gelirler, diye teselli etti kendisini.
Fakat işler istediği gibi gitmiyordu ve bu sinirlerini bozuyordu. Kendisini gösterme gayretleri hep boşluğa düşüyordu. Halbuki siyasetin erbabıydı. Tarihe, coğrafyaya ve hatta edebiyata kaç kişi vakıftı kendisi gibi? İşe yaramaz bir sürü insan, kendisinin bulunması gereken makamları işgal etmişti. Bu moral bozucuydu ve tahrip olmuş sinirleri, onu adap erkandan uzaklaştırıyordu. Küfrün, hakaretin, iftiranın cezbedici kollarında kendinden geçiyordu.
Bir iki selam çaktı dayanışma içinde olduğu destekçilerine. Bunlardan bir cacık olmaz, diye düşündü. Oysa aynı seviyedeydiler ve aynı kulvarda yol alıyorlardı. Günü gelince 'itirafçı', 'kaçkın', 'hain' diye ipliğini pazara çıkaracaktı hepsinin.
Kürtler neden bana inanmıyor? Neden peşimden gelmiyorlar? Neden hak ettiğim itibarı göstermiyorlar? Bilgisayarın klavyesi üzerinde gezen tombul parmakları topallamaya başladı sanki.
*
Avrupa'nın saymakla bitmeyecek güzellikleri vardı. Özellikle teminat altına alınmış insan hak ve özgürlükleri, terk edip geldiği yerlere göre, göz kamaştırıcıydı. Avrupa, öfkesini yatıştırmak ve yeni bir hayata başlamak için biçilmiş kaftandı. Fakat zaman zaman, beklenmedik bir anda, Şivan Perwer'in "Li kolanê bajarê ewrupa" şarkısı çınlıyordu yüreğinde. Bir de şu vardı: Kürt dağlarına ve şehirlerine bahar gibi bir barışın gelme ihtimali vardı ve o, bu baharı getirenlerin arasında olmayacaktı.
Öfkesi o vakit kabarıyordu ve öfkesini kusmak için kafelerde dinlediği itirafçı gevezeliklerini hikâye ediyordu. Savunduğunu iddia ettiği halkın nezdinde itibarı yoksa da, hayattaki rolü buydu artık.
*
Koster bozuk değildi. Heyetler azimliydi. Ada'dan, dağdan, Meclis'ten gelen mesajlar umut vaat ediyordu. Müzakere devam ediyordu. Kürt halkı müzakerenin sonucunu tedbiri elden bırakmadan, merakla ve heyecanla bekliyordu.
Diyarbakır'da, kaldırımda el örgüsü rengarenk patikler satan kadın sessizdi. Patikleri satmak için çığırtkanlık yapmıyordu. Arada elini çenesine atıyor, önünden gelip geçenlere boş gözlerle bakıyordu.
"Barış olsun" dedi, "Oğlum gelmeyecek ama belki gidip dua edeceğim bir mezarı olacak."