Hâlâ şiir yazılıyor, şiir etkinlikleri düzenleniyor ve bu etkinliklere gençler katılıyor. Etkinliklere katılım yüksek değildir belki ama olsun, zaten şiir okuru müstesna olduğu için hep azınlıkta kalmıştır.
Çok güzel bir yolculuk yapacaktım. Vapurla Kadıköy'den karşıya geçecektim. Boğaz, Kız Kulesi, martılar...İstanbul'un enfes silueti... Diyarbakır'a yerleşmeden önce, üç-dört yıl Üsküdar'da yaşamıştım. Üsküdar'da yaşamanın en keyifli taraflarından biri, şimdi yıkılmış olan, Şemsi Paşa Çay Bahçesi'ydi. Burada, arada denize ve İstanbul'a bakarak, çok kitap okudum ve bir şeyler yazdım. Çay bahçesinin şişman ve her daim asabi işletmecisini izlemek de hoşuma giderdi. Koltuktan hiç kalkmaz, garsonlar ve müşterilerle kavga eder gibi hep yüksek sesle konuşurdu.
Üsküdar iskelesinden Harem'e kadar, kafamda binbir düşünceyle yürümek, mola verip balıkçı barınağını izlemek de mutlu ederdi beni.
Ama Üsküdar'da yaşamanın en keyifli yanı, deniz motoruyla karşıya geçmek, Beyoğlu'na çıkmaktı. Çok kısa ve belki bu nedenle çok güzel yolculuklar yaptım.
Kadıköy iskelesine doğru ilerlerken bunları düşünüyordum ve vapurla Karaköy'e geçmeyi, Beyoğlu'na çıkmayı özlediğimi düşünüyordum.
Fakat o gün İstanbul sis altındaydı ve deniz ulaşımı felç olmuştu. Vapur seferleri iptal olmuştu. "İstanbul'a bu gelişimde vapurla yolculuk hayal oldu" diye düşünerek dolmuş durağına ilerledim. Sıra bekleyen insanlar upuzun bir kuyruk oluşturmuştu. Çok bekleyecektim. Fakat kabanımın cebinde bir şiir kitabı vardı, sıranın bana gelmesini beklerken birkaç şiiri sindirerek okuyabilirdim.
Evet, birkaç şiir okuyabilirdim fakat ben kitabı cebimden çıkarmadan önümdekilerin şiirle alay ettiğini fark ettim. Yirmili yaşlara henüz adım attığını sandığım iki genç kadından biri, arkadaşına şöyle diyordu: "Şiir yazmış bana, şaka gibi. Bu zamanda şiir mi yazılır ya? Beni şiirle tavlayacağını sanıyor zavallı." Birlikte kahkahayla güldüler.
Başka şeyler de söylediler ama artık gerisini duymadım. Elimi cebime atıp kitabı çıkaramadım. Hatta cebimde şiir kitabı taşıdığım anlaşılacak diye telaşlandım. "Demek", dedim kendi kendime, "Şiir bu zamanın sanatı değil."
Bu zamanın sanatı nedir, bu soruyu hâlâ sorarım kendime. Yayınevlerinin şiir kitabı basmaya mesafeli durduğunu da hesaba katarsak, şiir, en çok, "Şiirsel bir film" ya da "Şiirsel bir öykü" gibi belirlemelerle hayatımızdaki yerini korumaya devam ediyor.
*
Bu İstanbul hatırası, kitaplığımı düzenlemeye çalışırken düştü aklıma. Evet, birkaç gündür, aradığım kitabı rahat bulabilmek umuduyla, kitaplığımı bir düzene koymaya çalışıyorum. Kitaplık düzenlemek sabır ve emek istiyor, bunu bir kez daha test etmiş oluyorum. Konularına, türlerine göre raflara dizmek, elinin altında bulunmasını istediğin kitaplar için raf belirlemek hiç kolay değil.
Şunu fark ettim: Çok şiir kitabı biriktirmişim. İstanbul'dan Diyarbakır'a taşınırken kitaplarımı dağıtmıştım ama şiir kitaplarına kıyamamış, Diyarbakır'a koliler içinde getirtmiştim. Sonradan aldıklarımla mütevazı kitaplığımda önemli bir yer tutuyor şiir kitapları.
Kitaplığın karşısına geçip şiir kitaplarına bakınca, sevgisini şiirle ifade etmeye çalışan genç adamı düşündüm. İki genç kadının Kadıköy iskelesinde yükselen ve sisin içinde dağılan alaycı kahkahalarını...
*
Bildim bileli yayıncılar kitapların satmadığından yakınır ve yayıncılık yapmaya devam ederler. Bu dün de böyleydi, bugün de. Özellikle şiir kitabına uzak dururlar. Elbette haklılık payı vardır bu serzenişte. Bin adet bastığı şiir kitabı, dağıtımcı da talep etmeyince, yayınevinin deposunda bekler ha bekler. Teknolojinin yayıncılık alanında da ilerlemesi, yayıncıların işlerini kolaylaştırdı biraz. En azından bir çeşit istifçilik yapmıyorlar.
Sadece şiir kitapları yayımlayan yayınevleri ise kahramanlık yapıyorlar. Bastıķları kitaplar kendilerine bu tarz bir prestij sağlasa da ekonomik anlamda neredeyse hiçbir getirisi yoktur. Bastıkları kitabın satışı baskı masrafını çıkarırsa öpüp başlarına koyarlar. Şiir kitaplarının satılması ise şairin tanınmış olmasına ya da kendi olanaklarıyla dolaşıma çıkarmasıyla ilgilidir. Piya Kitaplığı deneyimim bunu gösterir niteliktedir. Yayın kolektifi olarak, sadece şiir basalım, diyorduk. Piya Kitaplığı'nın döneminde tanınmasına ve şiiri en ücra memlekete ulaştırma gayretimize rağmen, yeni kitaplar basmak için arzu ettiğimiz ekonomik geliri elde etmemiz kolay olmuyordu.
Kitapçılara bakın mesela. Şiir kitaplarının bulunduğu raflar araya bir yere sıkıştırılmıştır ve zaten raflarda tanınmış birkaç şairin kitaplarından başka şiir kitabı da yoktur.
Şiirle ilgili umutsuz şeyler yazdım. Ama büsbütün karamsar değilim elbette. Hâlâ şiir yazılıyor, şiir etkinlikleri düzenleniyor ve bu etkinliklere gençler katılıyor. Etkinliklere katılım yüksek değildir belki ama olsun, zaten şiir okuru müstesna olduğu için hep azınlıkta kalmıştır.
*
Ara ara dönüyorum kitaplığı düzenlemeye, sıcaktan eve hapsolduğumu düşünerek. Gündemi de takip etmeye çalışıyorum elbette. DEDAŞ reklam filmi yapmış mesela ve hizmet götürdüğü şehirlerin ışıl ışıl olduğunu anlatıyor. Benimse aklıma Mardin kırsalında günde 8 saat elektrik kesintisi olduğu geliyor. Bu vahşi sıcakta 8 saat elektrik kesintisinin hukuksuz olduğunun mahkeme kararıyla tespit edildiğini de hatırlatayım. Yüzsüzlük ve pervasızlık böyle bir şey.
Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanı Doğan Hatun görevinden istifa etmiş. İstifasının nedeni gerekçeler makul gibi görünüyor ama insanların aklında aynı soru: Doğan Hatun neden istifa etti.
İmralı Heyeti bir gün önce, iki ay aradan sonra, İmralı'ya gitti ve Abdullah Öcalan ile görüştü. DEM Parti'nin paylaştığı Öcalan'ın mesajına göre Barış ve Demokratik Toplum süreci devam ediyor. "Anadolu’da tarihsel bir hakikat olan ve tüm kritik aşamalarda birbirinden ayrılmayan Kürt-Türk tarihsel ittifakını ve birlikteliğini hukuki zemine dönüştürmenin arifesindeyiz." Bu cümledeki "arifesindeyiz" vurgusu önemli. Demek ki çerçeve yasanın son şeklini alması yakındır.
O halde kitaplığı düzenlemeye devam edeyim. Şiirle kalın.