Kürtler O Yüzü Gördü: Türk Solunun Kürtlere Kambur Olmaktan Vazgeçme Zamanı. Türkiye yine ‘tarihi’ bir eşikten geçiyor. Kırk yılı aşkın süren çatışmanın, ölümlerin, kayıpların ve bitmeyen acıların ardından silahların susması ve PKK’nin feshi ihtimali gündeme geliyor.

İnsan, böylesi bir gelişme karşısında önce sevinmeli.

Çünkü bu topraklarda artık annelerin evlatlarını kaybetmesi, bir babanın cenaze beklemesi, bir çocuğun babasız büyümesi ihtimali azalabilir. Ama garip bir şey oluyor. Yıllardır “terör bitsin” diyen bazı ulusalcı ve şoven çevreler, şimdi ‘terörün’ sona erdirilmesini sağlayabilecek adımlara itiraz ediyor.
İşte burada durup düşünmek gerekiyor:
Siz gerçekten savaşın bitmesini mi istiyorsunuz, yoksa Kürtlerin demokratik taleplerini “terör” kelimesinin arkasına saklayarak siyaset yapmaya devam etmek mi istiyorsunuz?

Çünkü PKK’nin feshi gerçekleştiğinde Türkiye’nin önünde çok daha zor bir gerçek duracak: Kürt meselesi.
Silahlar sustuğunda Kürtlerin dili ortadan kalkmayacak. Kimliği ortadan kalkmayacak. Hafızası ortadan kalkmayacak. Eşitlik talebi ortadan kalkmayacak. Demokratik ve meşru siyaset talebi ortadan kalkmayacak.
Tam tersine, bütün bunlar artık silahların gölgesinden çıkarak doğrudan demokratik siyasetin konusu olacaktır.
Belki de bazılarını asıl rahatsız eden budur.

Çünkü bazıları PKK’ye değil, PKK üzerinden kurdukları siyasete ihtiyaç duyuyor. Türkiye’deki ulusalcı ve şoven siyaset anlayışının yıllardır yaptığı en büyük kolaylık şuydu:

Kürtlerin bütün taleplerini PKK ile özdeşleştirmek. Kürtçe konuşmak mı?
“Terör.” Kürt kimliğini savunmak mı?
“Bölücülük.” Kürtlerin demokratik haklarını istemek mi? “Örgütün siyasi uzantısı.”

Böylece Kürt meselesinin kendisi hiç konuşulmadan, Kürtlerin bütün talepleri güvenlik dosyasının içine hapsedilebildi.
Oysa şimdi silahların susması ihtimali bu ezberi bozuyor. Çünkü artık sorulacak soru çok daha açık:

PKK yoksa Kürtlerin demokratik haklarını neden vermiyorsunuz?
İşte ulusalcı zihniyetin asıl sınavı burada başlayacak.

Ve Türk solu…
Belki de en büyük hayal kırıklığı burada.
Kendisini özgürlükçü, demokrat, halkçı ve ezilenlerden yana tanımlayan Türk solunun bir bölümü, konu Kürtler olduğunda yıllardır kendi iddiasıyla çelişen bir yerde duruyor.
İşçi sınıfının hakkını savunuyor ama Kürt halkının kimlik hakkı söz konusu olduğunda susuyor. Demokrasiden söz ediyor ama Kürtlerin demokratik iradesine mesafeli duruyor. Devletin baskısını eleştiriyor ama aynı devletçi refleks Kürtlere yöneldiğinde bahaneler üretebiliyor.

En acısı da şu: Meclis’te temsil edilen ‘Kürt’ siyasetini yanında yürüyen bir eşit olarak değil, kendi siyasal projesini taşımak için ihtiyaç duyduğu bir araç olarak görebiliyor. İşte buna itiraz etmek gerekir. Kürtler kimsenin kamburu değildir. Kürtler marjinal Türk solunun seçim matematiğini tamamlayan bir sayı değildir.

Kürtler, başka bir siyasi hareketin demokratlık sınavını geçmesi için kullanacağı bir dekor hiç değildir.
Kürtlerin kendi sözü, kendi iradesi ve kendi siyasi hafızası vardır.

Kürtler artık yalnızca oy vermeye değil, cevap almaya da geliyor
DEM Parti’nin Meclis’te bulunması bir lütuf değildir.
Kürt seçmenin verdiği oyların sonucudur.
O oyların arkasında onlarca yıllık mücadele, bedel, cezaevi, sürgün, kayıp ve ölüm vardır.
O sandıklara yalnızca oy pusulaları bırakılmadı.
Annelerin gözyaşları bırakıldı.
Cezaevi kapılarında tüketilen yıllar bırakıldı.

Kayıpların fotoğrafları bırakıldı.
Bulunamayan mezarların acısı bırakıldı.
Yasaklanan bir dilin hafızası bırakıldı.
Bu nedenle bugün Kürt seçmene “Şimdi biraz sabredin, siyasi dengeler böyle” demek yeterli değildir.
Çünkü o halkın sabrı zaten bir ömürdür sınanıyor.

Bir anneye “strateji” anlatamazsınız
Ankara’da siyasetçiler strateji konuşabilir.
Meclis aritmetiğini hesaplayabilir.
İttifakları tartışabilir.
Seçim sonuçlarını hesaplayabilir.
Ama Diyarbakır’da, Van’da, Mardin’de, Hakkâri’de bir annenin gözlerinin içine baktığınızda bütün bu hesaplar küçülür.
Çünkü o anne şunu sorar:
“Benim evladım nerede?”
Bir başka anne:
“Çocuğum neden hâlâ cezaevinde?”
Hasta bir mahpusun ailesi:
“Ölmesini mi bekliyorsunuz?”
Kayıp yakınları:
“Biz çocuklarımızın mezarını ne zaman bulacağız?”
İşte siyasetin gerçek sınavı budur.
Meclis’teki sandalye sayısı değil.
İttifakların matematiği değil.
Bir annenin acısına verebildiğiniz cevap.

DEM’in de aynaya bakma zamanı
DEM Parti, elbette Türkiye’nin demokratikleşmesi için farklı siyasi aktörlerle ilişki kurabilir.
CHP ile de konuşabilir.
İktidarla da konuşabilir.

Meclis’te demokratik düzenlemeleri destekleyebilir.
Bunların hepsi siyasetin doğal yollarıdır.
Fakat bir noktayı unutmamalıdır:
Kendi tabanının vicdanından daha önemli hiçbir siyasi hesap yoktur.
Kürt seçmen CHP’nin de, DEM’in de, iktidarın da üzerinde değildir.
Ama onların hiçbirinin altında da değildir.
Kürtler artık siyasette başkasının taşıyıcısı olmak istemiyor.
Kendi taleplerinin sahibi olmak istiyor

Ulusalcı reflekslerin arkasına saklanarak demokrat olunamaz.
Devletin geçmişteki bütün uygulamalarını sorgulamadan özgürlükçü olunamaz.
Kürtlerin taleplerini sürekli “ama PKK…” cümlesiyle karşılamak, artık Türkiye’nin yeni dönemine cevap vermiyor.
Çünkü bir gün PKK olmayabilir.
Ama Kürtler orada olacak.
Kürt dili orada olacak.
Kürt hafızası orada olacak.
Kürtlerin demokratik talepleri orada olacak.
Ve o gün herkes şu soruyla karşı karşıya kalacak:
“PKK yokken de bize neden eşit davranmadınız?”

Türk soluna bir çağrı
Türk solu gerçekten sol ise Kürtlerin yanında yürümeyi öğrenmelidir.
Ama Kürtlerin önünde değil.
Kürtlerin arkasında değil.
Kürtlerin yerine hiç değil.
Yanında.
Eşit olarak.
Kardeş olarak.
Ortak olarak.
Kürtlerin haklarını savunurken “bölünürüz” korkusuna sığınmamadan.
Çünkü eşitlik bölmez.
Adalet bölmez.
Ana dil bölmez.
Demokrasi bölmez.
Tam tersine, inkâr ve baskı böler.
Bir halkı sürekli şüphe altında tutmak, onun kimliğini tehdit olarak görmek, kendi ülkesinde kendisini sürekli savunmak zorunda bırakmak gerçek birliğin değil, zoraki birlikteliğin işaretidir.

Kürtler artık Türk solunu taşıyıp kambur olmak istemiyor.
Türk solunun bir bölümünün Kürtlere bakışı değişmek zorunda.
Kürtler, Türk solunun sırtındaki bir kambur değildir… Hepsini meclise Kürt oyları ile taşıdı.
Kürtler, Türk solunun seçimlerde ihtiyaç duyduğu bir oy deposu olmamalı.
Kürtler, Türk siyasetinin vicdanını aklamak için kullanılacak bir araç olmamalı.
Kürtler kendi tarihinin öznesidir.
Ve Kürtler kendi adına konuşabilecek kadar güçlü bir siyasi hafızaya sahiptir.
Söz, dilini ve kimliğini korumaya çalışanların.
Söz, bütün acılara rağmen barıştan vazgeçmeyen Kürt halkının.
Çünkü gerçek barış, Kürtlerin susturulması değil;
Kürtlerin artık kimseye kendisini anlatmak zorunda kalmadığı bir Türkiye’dir.
Ve gerçek demokrasi de Türklerin Kürtlere lütfedeceği bir hak değil;
Türklerin ve Kürtlerin eşit yurttaşlar olarak birlikte kuracağı ortak bir gelecek meselesidir