Bir süredir Diyarbakır’da akşam saatlerinde parkları dolaşan bir hareketlilik var. Şiyar Be Platformu’nun uyuşturucuyla mücadele kapsamında başlattığı “Rabın” hamlesiyle ilçe ilçe, park park dolaşılıyor; halkın talepleri dinleniyor, sorunlar konuşuluyor.

Ben de birkaç kez akşam saatlerinde bu buluşmaları yerinde gözlemledim.
İlk dikkat çeken şey, her parkın aynı olmadığı.
Bazı parklarda kalabalık bir topluluk, bazı parklarda ise daha sınırlı bir katılım var.
Kimi yerde insanlar konuşmaya hevesli, kimi yerde ise uzaktan izlemekle yetiniyor.
Fakat asıl dikkatimi çeken kalabalığın büyüklüğü değil, insanların ne zaman konuştuğu oldu.
Program boyunca soru-cevap bölümü yapılıyor, mikrofon uzatılıyor, “Sorununuz nedir, ne talep ediyorsunuz?” deniliyor.
Fakat çoğu zaman asıl konuşmalar program bittikten sonra başlıyor.
İnsanlar bir anda konuşmacıların etrafını sarıyor.
Bir köşede bir anne derdini anlatıyor, başka bir yerde bir yurttaş mahallesindeki sorunu aktarıyor.
Bir başkası ise herkesin içinde söylemek istemediği bir meseleyi birkaç adım kenara çekilip anlatıyor.
Bence burada üzerinde durulması gereken önemli bir şey var.
İnsanların konuşacak sözü var ama bunu herkesin içinde söylemekten çekiniyorlar.
Belki yargılanmaktan, yanlış anlaşılmaktan, “ben söyledim” denilmesinden çekiniyorlar.
Belki de yıllardır oluşmuş bir alışkanlık bu: Toplumun önünde konuşmak yerine, muhatabı yakalayıp kenarda derdini anlatmak.
Oysa bir mahallede sorun varsa, o sorun yalnızca bir kişinin sorunu değildir.
Parkta uyuşturucu kullanımı varsa, bu yalnızca bir ailenin meselesi değildir.
Aydınlatma yetersizse, güvenlik sorunu varsa, çocukların parka çıkmasıyla ilgili bir problem yaşanıyorsa, bunların hepsi ortak yaşamın meseleleridir.
Bu nedenle bu buluşmaların belki de en önemli kazanımı, yalnızca sorunları dinlemek değil; insanların sorunlarını birlikte konuşabileceği bir alan oluşturmak olmalı.
Çünkü halk toplantısı sadece yetkililerin halkı dinlediği bir yer olmamalı.
Halkın da birbirini dinlediği, “Benim yaşadığım sorun aslında başkasının da sorunuymuş” diyebildiği bir alan haline gelmeli.
Üstelik bu durum yalnızca “Rabın” hamlesine özgü değil.
Kentte yapılan birçok toplantı ve etkinlikte benzer bir tabloyla karşılaşıyoruz.
Mikrofon uzatıldığında sessizlik, program bittiğinde ise uzun kuyruklar…
Belki de biraz buradan başlamalıyız.
İnsanlara yalnızca “Sorununuz nedir?” diye sormak yetmiyor.
İnsanların o soruya rahatça cevap verebileceği ortamı da oluşturmak gerekiyor.
Bir parkın kalabalık olması elbette önemli.
Ama bazen asıl mesele, o kalabalığın içinde kaç kişinin gerçekten konuşabildiği.
Çünkü kent dediğimiz şey yalnızca sokaklardan, parklardan ve binalardan oluşmuyor.
Kent biraz da insanların birbirlerinin yüzüne bakarak konuşabildiği yerdir.
Ve belki de bugün Diyarbakır’ın parklarda en çok ihtiyacı olan şeylerden biri, tam olarak budur:
Birbirimizi dinleyebilecek kadar rahat, sorunlarımızı birlikte konuşabilecek kadar cesur olmak.