Bir şehir büyüdükçe insanın hayatına daha fazla imkân girmesi beklenir. Daha fazla park, daha fazla oyun alanı, daha güvenli sokaklar, çocukların nefes alabileceği daha geniş alanlar…

Fakat şehirler büyürken bazen en çok çocukların dünyası küçülüyor.

Diyarbakır’ın her geçen gün yeni yapılarla, yeni sitelerle ve yeni yollarla genişleyen mahallelerine baktığımızda bunu görmek mümkün. Binalar yükseliyor, yollar uzuyor, nüfus artıyor.
Özellikle lüks diye adlandırılan semtlerden bahsetmiyorum bile.
Yolunuz düşerse göreceksiniz ne demek istediğimi. Bütün bu büyümenin içinde çocukların koşabileceği, bisiklete binebileceği, paten sürebileceği ya da arkadaşlarıyla saatlerce oyun oynayabileceği alanlar aynı hızla çoğalmıyor.

Oysa çocukluk biraz da sokaktır.
Bir apartmanın önünde kurulan küçük bir kale, kaldırımda oynanan bir oyun, mahallede bisikletle geçirilen saatler…
Bugün yetişkinlerin çocukluk anılarını oluşturan bu görüntüler, yeni kuşak için giderek uzaklaşıyor. Çünkü çocukların karşısında artık yalnızca betonlaşan şehirler yok. Ekranlar da var.
Telefonlar, tabletler ve bilgisayarlar çocukların odalarını dünyaya açarken, aynı zamanda onları gerçek dünyadan uzaklaştırabiliyor.

Sokakta arkadaşlarıyla buluşmak yerine ekran başında vakit geçiren çocukların sayısı arttıkça, oyun da değişiyor, arkadaşlık da. Elbette burada mesele teknolojiyi suçlamak değil. Asıl mesele şu: Biz çocuklara alternatif bir dünya sunabiliyor muyuz? Bir çocuk dışarı çıktığında güvenle oynayabileceği bir park bulamıyorsa, bisiklet sürebileceği alan yoksa, top oynayacağı yer araçlarla doluysa ve sokaklar onun için giderek daha fazla yetişkinlerin dünyasına dönüşüyorsa, sonunda yeniden eve dönüp ekranın karşısına geçmesi şaşırtıcı değil.

Bu nedenle çocuk parkları yalnızca belediyelerin yaptığı birkaç salıncak ve kaydıraktan ibaret görülmemeli.
Bir park, aslında bir mahallenin sosyal alanıdır. Çocuk orada oyun oynarken sosyalleşir, paylaşmayı öğrenir, beklemeyi öğrenir, kaybetmeyi ve yeniden denemeyi öğrenir. Kısacası hayatı öğrenir. Belki de şehir planlamasına bakarken kendimize daha basit bir soru sormalıyız:
“Bu şehirde bir çocuk bugün nerede oynayacak?”

Eğer bu soruya cevap vermekte zorlanıyorsak, şehirlerimizin ne kadar büyüdüğünün aslında çok da önemi yok.
Çünkü şehirleri yalnızca binaların yüksekliğiyle, yolların genişliğiyle veya nüfusun artışıyla ölçemeyiz. Bir şehrin gerçek büyüklüğü, çocuklarına ayırdığı alan kadar da anlaşılır. Ve belki de artık biraz yavaşlayıp etrafımıza bakmanın zamanı geldi. Şehir büyüyor. Ama çocukların dünyası küçülmesin.