Türkiye’nin en uzun soluklu, en sessiz ama en derinden yankılanan adalet çığlığı, bu hafta itibariyle 900. haftasına ulaştı. Dile kolay; tam 900 Cumartesi, binlerce gün, on binlerce saat...

Mevsimler değişti, hükümetler değişti, dünya değişti; ancak başta Galatasaray Meydanı olmak üzere kayıp yakınlarının oturduğu meydanların o soğuk taşlarına sinen büyük keder ve bitmeyen umut hiç değişmedi.
1995 yılının bir Mayıs sabahında, İstanbul’un Galatasaray Meydanı’nda birkaç kadın sessizce yere oturdu. Ellerinde kaybedilen evlatlarının fotoğrafları vardı. Kimi oğlunu arıyordu, kimi eşini, kimi kardeşini…

Devlet kapılarında cevapsız bırakılmış, karakollarda susturulmuş, mezarsız bırakılmış insanların yakınlarıydılar onlar. O gün başlayan sessiz oturma eylemi, yıllar içinde Türkiye’nin en uzun soluklu vicdan çağrılarından birine dönüştü.

900 hafta boyunca anneler, babalar ve kardeşler, sadece kayıplarını değil; bu ülkenin çiğnenen onurunu ve kaybedilen adaletini de omuzlarında taşıdılar. Bu eylem artık sadece bir 'kayıp arama' mücadelesi değil, Türkiye’nin karanlık geçmişiyle yüzleşmesi için dikilen bir hafıza kalesidir.

Her hafta o meydanda açılan fotoğraf kareleri, aslında toplumsal vicdanımıza tutulan bir aynadır. O aynada gördüğümüz, evladının bir kemiğine razı edilen anne ve babaların, babasının yüzünü hiç hatırlamayan çocukların ve devletin koridorlarında kaybedilen insanlığın suretidir. Ve tüm bu suskunluğun içinde çürüyen adaleti görürüz.

Eylemin fitilini ateşleyen olay ise gözaltında kaybedilen Hasan Ocak’ın işkence edilmiş bedeninin haftalar sonra kimsesizler mezarlığında bulunmasıydı. Hasan Ocak’ın annesi Emine Ocak’ın “Oğlumu bulun” diye yükselen çığlığı, sadece bir annenin feryadı olarak kalmadı, binlerce kayıp yakınının ortak sesi haline geldi. O günden sonra her cumartesi Galatasaray Meydanı’nda toplanan anneler, ellerinde fotoğraflarla tek bir soru sordular:
'Kayıplarımız nerede?'
Aradan geçen yıllar boyunca bu sessiz direniş büyük baskılarla karşılaştı. Meydan defalarca polis ablukasına alındı. Anneler yerlerde sürüklendi, gözaltına alındı, coplandı. Yaşlı bedenleriyle asfalt üzerinde sürüklenen annelerin görüntüsü, Türkiye’nin hafızasına kazındı. Özellikle 1999 yılında artan baskılar nedeniyle eylemlere bir süre ara vermek zorunda kalındı.
Ancak kayıp acısı susmadı. 2009 yılında yeniden Galatasaray Meydanı’na dönen anneler, bu kez daha kalabalık ama aynı hüzünle oturdular.
Cumartesi Anneleri’nin mücadelesi sadece Türkiye’ye özgü değil. Dünyanın birçok yerinde kayıplarını arayan annelerin hikâyeleri birbirine benzer.

Özellikle Mayo Meydanı Anneleri ile Cumartesi Anneleri arasında derin bir bağ vardır. Arjantin’de askeri diktatörlük döneminde kaybedilen çocuklarını arayan anneler nasıl yıllarca meydanlardan vazgeçmediyse, Türkiye’deki anneler de aynı inatla kayıplarının izini sürmeye devam etti. Çünkü dünyanın neresinde olursa olsun bir annenin ve babanın evladını arayış dili aynı.
Acının milliyeti, dini, kimliği yoktur.

Bu yıllar boyunca bazı dosyalar yeniden açıldı, bazı toplu mezarlar ortaya çıkarıldı, kimi kayıpların akıbetine dair bilgiler gün yüzüne çıktı. Fakat annelerin asıl talebi hiçbir zaman tam anlamıyla karşılanmadı. Çünkü onlar yalnızca kemik aramıyordu. Hakikat, yüzleşme ve adalet istiyorlardı. Çoğu dosya cezasızlıkla kapandı, zaman aşımına uğratıldı ya da karanlıkta bırakıldı. Yine de Cumartesi Anneleri’nin mücadelesi, Türkiye’de zorla kaybetmelerin inkâr edilmesini engelleyen en büyük vicdan hafızasına dönüştü. Bugün toplum, kayıplar meselesini konuşuyorsa bunda en büyük pay o meydanda sessizce oturan annelerindir.

Cumartesi Anneleri’nin en can yakıcı hikâyelerinden biri hiç kuşkusuz Cemil Kırbayır dosyasıdır. 1980 darbesinden sonra gözaltına alınan Cemil Kırbayır’dan bir daha haber alınamadı. Yıllarca oğlunun yolunu gözleyen annesi Berfo Ana, neredeyse bir asır süren ömrünü “Oğlum nerede?” sorusuyla geçirdi. Dönemin devlet yetkilileri dahi yıllar sonra Cemil Kırbayır’ın işkencede öldürüldüğünü kabul etmek zorunda kaldı. Ama Berfo Ana oğlunun mezarını göremeden hayatını kaybetti. Türkiye’de bir annenin en büyük trajedilerinden biri belki de buydu: Ölmeden önce bir mezar taşına dokunamamak.
Bir başka derin yara ise Hasan Ocak hikâyesidir. Günlerce işkence gördükten sonra kimsesizler mezarlığına gömülen Hasan Ocak’ın bulunması, devletin inkâr ettiği bir gerçeği ortaya çıkarmıştı. İşte Cumartesi Anneleri’nin mücadelesi tam da bu yüzden yalnızca bireysel bir yas değil, toplumsal bir yüzleşme çağrısıdır.

Fehmi Tosun…
Lütfiye Kaçar…
Vedat Aydın…
Mehmet Emin Ayhan…
Cüneyt Aydınlar…
Behçet Tutuş…
Mehmet ve Ali Tekdağ…
Osman Buluttekin…
Ve adını bilmediğimiz daha nice insan…

Gözaltına alınıp bir daha dönmeyen babaların henüz bebek olan çocukları, bugün 900. haftada babalarının yaşlarına geldiler neredeyse. Kendi çocuklarına, hiç tanımadıkları dedelerinin neden bir mezarı olmadığını anlatmanın ağırlığıyla o meydandalar. Aranan çocuklarını kendi elleriyle Devlet'e teslim edip bir daha da haber alamayan anneler...Hepsinin ağzından çıkan bir tek ve ortak cümle ;’Bize Bir Mezar Borçlusunuz...’

Cumartesi Anneleri’nin talebi, siyasetin çok ötesinde, insanlık tarihinin en kadim hakkıdır. Yas tutma hakkı. Bir ölüye son görevini yapabilmek, üzerine toprak atabilmek ve bayram sabahları bir taşın başında dua edebilmek...
Bu annelere 900 haftadır çok görülen şey, sadece bir avuç kemik değil, devletin kendi hatalarıyla yüzleşme iradesidir. Onlar, coplandılar, yerlerde sürüklendiler, meydanlardan sürgün edildiler ama 'hafıza, katillerden hesap sorar' diyerek bir adım bile geri atmadılar.

Bu büyük ve ağır eylemin belki de en etkileyici taraf şudur:
Kayıp yakınları hiçbir zaman intikam istemedi. Ellerinde silah değil, çocuklarının fotoğrafları vardı. Bağırmadılar, tehdit etmediler. Sadece oturdular. Sessizlikleri bazen en yüksek çığlıktan daha güçlü oldu. Çünkü bir annenin 'evladım nerede?' sorusuna cevap veremeyen bir toplum ve devlet, kendi vicdanıyla da yüzleşememiş demektir.
900 hafta…
Dile kolay. Bir ömürden uzun süren bir bekleyiş. Kimi anneler çocuklarını beklerken öldü. Fotoğrafları artık onların çocukları değil, torunları taşıyor. Ama Galatasaray Meydanı’nda, Diyarbakır Koşuyolu Parkında, Batman’da, Van’da her hafta ve İki haftada bir Urfa ile İzmir’de hâlâ aynı cümle yankılanıyor: 'Kayıplar bulunsun, failler yargılansın.' Cumartesi Annelerinin eylemi ve sessiz çığlığı, 'toplumsal vicdana çağrıdır'. Bir ülkede anneler ve babalar evlatlarının kemiklerini arıyorsa, orada kimse tam anlamıyla huzurlu ve özgür değildir.
Onların elindeki solmuş fotoğraflar, aslında bize emanet edilen birer onur madalyasıdır. 900. haftada yükselen bu sessiz çığlık, Türkiye'nin karanlığından aydınlığına giden tek yoldur:

Hakikat, Adalet ve Vicdan.