Gülistan…Adı bile başlı başına bir ferahlık, bir umut, bir bahar kokusu. Gül bahçesi demek. İnsan ruhunu inciten değil, iyileştiren bir anlam taşır. Ama bu coğrafyada bazı isimler, taşıdıkları anlamın tam tersine dönüşür. Gülistan artık bir çiçek değil, eksik bir hayatın, yarım bırakılmış bir hikâyenin adı.

Ve bir gün, insanlığın bahçesinden bir gül koparıldı. Belki de tek bir gül değildi bu. Güllerdi…Tek tek koparılan, sessizce yok edilen, ardından yalnızca buruk bir koku bırakan güller…Dünyamız bu yüzden kirli kokuyor artık.

Çünkü her koparılan kadınla birlikte, hayatın o ince, o zarif dengesi biraz daha kararıyor. Bir kadının ölümü, sadece bir insanın kaybı değildir.
O, hayatın mutluluk grafiğinden bir çizginin siyaha boyanmasıdır. Ve o siyah çoğaldıkça, geriye umut adına ne kalır?

5 Ocak 2020…
Bir genç kadın, göz göre, göre kayboldu. okuduğu okul Tunceli’de. Munzur’un sessiz soğukluğunun tanıklığında sadece. Sanki buhar oldu. Sanki hiç var olmamış gibi. Keşke dili olsaydı Munzur’un ve dökülüverseydin ağzından Gülistan’ın hikâyesinin sonu. Arandı. Günlerce, haftalarca, aylarca…
Barajın derinliklerinde, soğuk suların içinde. Başka kayıplar bulundu o sularda, başka hikâyeler, başka acılar…Ama o yoktu. Gülistan yoktu. Sanki hiç olmamış gibi. Ve sonra ne oldu?

Dosyalar, raporlar, açıklamalar, protestolar…
Sloganlar atıldı: Gülistan nerede?’ diye.
Ama cevap hep aynı kaldı: Sessizlik.

Bu ülkede bazı sorular cevapsız kalmaya mahkûm sanki.
En çok da kadın cinayetleri konusunda sanırım.
Çünkü cevap vermesi gerekenler, duymamayı seçiyor. Görmemeyi, bilmemeyi… Oysa bir annenin yüreğinde yanan ateş, hiçbir rapora sığmaz.
Bir babanın gözlerindeki boşluk, hiçbir tutanağa geçmez. Bir kardeşin bekleyişi, hiçbir resmi yazıda yer bulmaz.
Ve biz…
Biz sadece izledik, izliyoruz ...
Kadınların isimleri, tek tek bir listeye dönüşüyor.
Rohin… Özgecan… Şule… Şemsê… Hêlin…
Her biri bir zamanlar nefes alan, gülen, hayal kuran insanlardı.
Şimdi ise birer istatistik.

Ne kadar korkunç bir kelime: istatistik.
İnsanı rakama indirgemek…
Acıyı sayıya dönüştürmek…

Bu coğrafyada kadın olmak, çoğu zaman hayatta kalma mücadelesine dönüşüyor. Sevdiğin için, ayrılmak istediğin için, kendi hayatını seçmek istediğin için… ‘Öldürülebilirsin, öldürülürsün.’

Ve çoğu zaman, bunu yapanlar cezasız kalır. Böylece devam edip gider kadın cinayetleri. Çünkü cezasızlık, en büyük teşviktir çoğu zaman. Ama yine de…
Bazen bir umut kırıntısı düşer karanlığın içine. Uzun bir aradan sonra, dosya yeniden açılıyor. Gözaltılar yapılıyor. Bir hareket, bir kıpırtı…

Ve insanlar seviniyor. Ne tuhaf değil mi? Bir kaybın, bir ölümün gölgesinde gelen küçücük bir gelişmeye sevinmek…Adalet ihtimaline bile sevinir hale gelmek…Ölüm ve sevinç.Yan yana durduğunda insanın içini parçalayan iki kelime.

Gülistan hâlâ yok.

Ama onu arayanlar, onun adını unutturmayanlar var. Belki de umut tam olarak burada başlıyor. Çünkü bir gün, bu bahçede yeniden güller açacaksa,
Bu, unutmadığımız, unutturmadığımız için olacak. Ve o gün geldiğinde,

Hiçbir gül koparılmayacak.