Geçen gün, bir ajansın haberinde, Gazze’de devasa çöp yığınları içinde çöp toplayan birkaç çocuğa ait haber ve fotoğraflar paylaşıldı.
Haberi okur okumaz, bir kelam etmek için klavye başına geçtim de, Allah şahit, parmaklarım titredi.
Kendimden iğrendim desem yeridir. Kendimden, yaşadığım çağ ve coğrafyadan dahası…Bütün dünyanın gözleri önünde ve neredeyse canlı yayında sistematik bir katliam yapılıyor. Ve konuşması gerekenler susuyor, yer yer ölü taklidi yapıyor. İnsanlar 3 maymunu oynamıyorlar. Artık dört maymunu oynuyor insanlık alemi. Tamam konuşmayın, görmezden ve duymazdan da gelin. Ama nasıl hissedemezsiniz? Nasıl hissedemeyiz?

Gazze artık yalnızca bombaların düştüğü bir şehir değil, insanlığın vicdanının enkaz altında kaldığı bir coğrafya haline geldi. Her gün ekranlara düşen görüntülerde bir çocuğun korkuyla titreyen gözlerini, bir annenin cansız evladına sarılışını, açlıktan kemikleri belirginleşmiş bedenleri görüyoruz. Ama dünya, bütün bu acıları sanki sıradan bir haber bülteni izler gibi seyretmeye devam ediyor. Bu cümledeki ‘sanki’ kelimesi hem fazla hem de gereksiz sanırım.
Bugün Gazze’de çocuklar oyuncak değil, çöp topluyor. Okula gitmeleri gereken yaşta, bombaların gölgesinde plastik ve hurda arıyorlar. Küçücük elleriyle çöplerin arasında yaşam kırıntıları toplamaya çalışan bu çocukların tek suçu, savaşın ortasında doğmuş olmaları. Sekiz yaşındaki Fadi’nin “Bunun sağlığımı etkilediğini biliyorum ama yapmak zorundayım” sözleri, aslında insanlığın utanç cümlesidir. Dokuz yaşındaki Mahir’in “Burada olmaktan nefret ediyorum ama ailemin tek gelir kaynağı bu” sözleri ise çocukluğun nasıl çalındığının en ağır kanıtıdır.

Derimizle, kemiğimizle, ruhumuzla utanmamız gereken sadece iki örnek
Çocukların hayalleri parkta oynamak olmalı, çöplükte plastik toplamak değil. Anneler, evlatlarını toprağa vermek değil, onları geleceğe hazırlamak olmalıydı. Ama Gazze’de anneler çocuklarını morglarda arıyor, çocuklar ise hayatta kalabilmek için ölümün içinde çalışıyor. İsrail’in yıllardır sürdürdüğü ve aylardır şiddetini arttırdığı saldırılar yalnızca binaları değil, insan hayatını, umutları ve geleceği de yok ediyor. Hastaneler vuruluyor, okullar yıkılıyor, sığınacak yerler hedef oluyor.
En ağır bedeli ise her zaman olduğu gibi çocuklar ve kadınlar ödüyor. Binlerce çocuk yaşamını yitirdi. Binlercesi sakat kaldı. Hayatta kalanlar ise açlık, korku ve travmayla büyüyor. Bir nesil, dünyanın gözleri önünde yok ediliyor.

Daha da acısı, insan haklarından, özgürlükten ve çocuk haklarından söz eden devletler, Gazze söz konusu olduğunda derin bir sessizliğe gömülüyor. Uluslararası kurumlar rapor yayımlıyor, liderler ve bu gibi sorunlarla ilgilenmek ve çözmek konusunda sorumlu gibi davrananlar ‘endişeliyiz’ açıklamaları yapıyor.
Fakat o açıklamalar Gazze’de aç uyuyan bir çocuğun sofrasına ekmek olmuyor. Sessizlik bazen suç ortaklığıdır. Bugün Gazze’de yaşananlara sessiz kalan herkes, bu insanlık dramının gölgesini vicdanında taşımak zorundadır. Çünkü mesele artık yalnızca bir savaş değildir. Bu, insanlığın sınavıdır. Ve dünya bu sınavdan geçemiyor. Gazze’de çocuklar çöplerin arasında yaşam ararken, aslında bize kaybettiğimiz şeyi gösteriyor. Yani Merhameti.
Eğer bir çocuk savaşın ortasında “Tek dileğim onurlu bir hayat” diyorsa, o dünyada herkes biraz suçludur. Herkes biraz uzak düşmüştür onurlarından.
Bir gün savaş bitecek. Enkaz kaldırılacak. Şehirler yeniden kurulacak belki. Ama çocukların hafızasında kalan korku, kaybettikleri anne-babalar, yarım kalan çocukluklar kolay, kolay iyileşmeyecek. İşte bu yüzden Gazze yalnızca bugünün değil, insanlık tarihinin en ağır vicdan yaralarından biri olarak kalacaktır.