Uzun yıllara yayılan bir hapishane sürecinin ardından dışarıya çıkış, yalnızca fiziksel bir serbestlik değildir. Aynı zamanda insanın toplumu, tarihi ve kendisini yeniden okuma zorunluluğuyla yüzleşmesidir. İçeride geçen yıllar boyunca biriken incelemeler, dışarıdaki hayatla temas ettiğinde daha somut bir anlam kazanır.

Çünkü insan bazen duvarların içinde değil, asıl dışarıdaki görünmeyen duvarların içinde neyle karşı karşıya olduğunu daha net görür.

30 yıllık hapishane sürecinin ardından dışarı çıktım. Çıkalı yaklaşık 3,5 yıl oldu. Herhangi bir yapının içerisinde yer almasam da; bütün varlığımla bu çağın temel sorunlarını inceleyen, sorgulayan, bu alanlarda kitap çalışmaları yapan, köşe yazıları yazan ve olgusal bilgi paylaşımlarında bulunan bir yerde duruyorum. Çünkü yaşadığımız çağ, yalnızca siyasi krizlerin değil; insanın kendi özüyle, vicdanıyla ve hakikatle bağının koparıldığı büyük bir zihinsel kırılmanın çağıdır.

Bu ülkede onlarca yıl süren savaşların, ağır bedellerin, acıların ve büyük yıkımların içerisinden geçtik. İnsanlar öldü, şehirler sustu, anneler ağladı, gençlik çatışma dışında bir şey görmedi. Bugün gelinen noktada savaş sürecinin geri dönüşü olmayacak şekilde sonlandırıldığını Abdullah Öcalan’ın yaklaşımıyla birlikte görüyoruz. Böylesi tarihsel bir dönemde herkesin sorumluluğu büyüktür, kritiktir.

Mektubun Taşıdığı Sorumluluk

Hapishanede bulunduğum süreçte yaklaşık 100 mektup, dışarı çıktıktan sonra ise yaklaşık 10 mektup İmralı Adası’na Abdullah Öcalan’a gönderdim. Bu mektuplar kişisel talepler ya da bireysel beklentiler içermiyordu. İnsanlığın binlerce yıldır neden aynı tıkanmaları yaşadığını, toplumların neden sürekli kriz ürettiğini, özgürlük ve insanlık sorunlarının neden çözülemediğini sorgulayan; son 50 yıllık süreci kapsamlı biçimde değerlendiren ve çözüm önerileri sunan olgusal metinlerdi.

Çünkü bazen tek bir cümle, tek bir öneri, hatta tek bir kelime bile tarihsel süreçlerde kader değiştirici olabilir. Bu nedenle hiçbir çekince duymadan iletilmesi gerekenleri Abdullah Öcalan’a yazdım. Çünkü insanı, toplumu ve geleceği ilgilendiren bir konuda susmanın doğru olmadığına biliyorum. Bazı metinler yalnızca bir kişiye değil, bir dönemin zihinsel düğümlerine hitap eder.

Sessizliğin İçindeki Duvarlar

Gönderdiğim mektupların ulaşıp ulaşmadığını bilmiyordum. Bu nedenle yalnızca mektup göndermekle yetinmedim. Durumu Asrın Hukuk Bürosu avukatlarına, Öcalan’ın vasisine hem yazarak hem telefonla anlattım. Mektupların içerdiği algısal ve idraki çözümlemeleri ve önerileri aktardım. Ancak hiçbir geri dönüş olmadı. Bunun üzerine durumu İmralı heyet üyelerine hem yazılı hem sözlü biçimde ulaştırdım.

En son 30 Nisan Perşembe günü İmralı heyetinde yer alan bir heyet üyesiyle yaptığım görüşmede düşüncelerimi açık ve net biçimde ifade ettim. Şunları söyledim: “Öcalan’a gönderdiğim mektuplar bireysel değerlendirmelerden oluşmuyor. Bu metinler, insanlığın gelişim tarihini, toplumsal tıkanma alanlarını ve son elli yıllık sürecin ortaya çıkardığı kırılmaları ele alan kapsamlı değerlendirmeler içeriyor. Aynı zamanda mevcut sorunlara dair çözüm arayışlarını da barındırıyor. Bu nedenle söz konusu mektupların kendisine ulaştırılması önemli bir ihtiyaçtır.

Görüşmede ayrıca, bu düşünceleri yalnızca postane aracılığıyla gönderilen mektuplarla sınırlı tutmadığımı; köşe yazılarımda da aynı meseleleri sürekli gündeme taşıdığımı ifade ettim. Çünkü mesele yalnızca bir iletişim kurmak değil; geçmişten bugüne biriken sorunları daha derinlikli bir zeminde tartışabilmektir.

Bu metinlerin ilgili yere ulaştırılması, yalnızca kişisel bir talebin karşılık bulması değil;

gerçeğin izinin,

varlığın görünür kaydının,

yaşamın ölçülebilir yüzünün ve olanın tanıklığının

muhatabına ulaşması açısından önem taşımaktadır. Çünkü burada ifade edilenler düşünsel yorumlar değil;

dış gerçekliğin yankısını taşıyan,

deneyimin somut izlerinden süzülen,

zihinden bağımsız bir hakikat gerçeğinin

görünür hâle gelmiş sayılabilir katmanlarıdır.

Bu nedenle söz konusu katkının yerine ulaşması, bireysel bir beklentiden öte; gerçeğin çıplak katmanına temas eden bir bilincin duyulabilmesi açısından önem taşımaktadır.

Bu mektupların ulaşıp ulaşmadığına dair bilgi almanızı rica ediyorum,” dedim.

Bana verilen cevap ise şuydu: “Karar alınmış. Başkana selam dahil hiçbir şey iletilmiyor.

Adeta tornadan çıkmış bu cevabın, en azından 20 yıllık bir “müktesebatı” olduğu biliniyor.

Ayrıca bu söz yalnızca bir cevap değildi. Aynı zamanda içinde yaşadığımız iletişim krizinin özeti gibiydi. Bugüne kadar gönderdiğim mektuplara ilişkin herhangi bir geri dönüş alamamış olmamı yalnızca kişisel bir durum olarak değerlendirmiyorum. Çünkü benzer biçimde düşüncelerini, birikimlerini ve çözüm niyetlerini ulaştırmak isteyen çok sayıda insanın da aynı sessizlik içinde kaldığı aşikardır.

Bu nedenle kaleme aldığım metinleri yalnızca kendi adıma yazılmış metinler olarak değil; uzun yıllardır biriken toplumsal hafızanın, ortak yaşam alanının ve dile getirilemeyen birçok iç sesin taşıyıcısı olarak görüyorum. Belki de bu mektuplar, doğrudan ifade edilemeyen sözlerin, görünmeyen birikimlerin ve içte kalan soruların bir tercümesi niteliğindedir.

Ayrıca cezaevinde bulunduğum dönemde de benzer şekilde ulaşma girişimlerim olmuş, tüm bu çabalara rağmen herhangi bir geri dönüş almamış olmam da bu durumun yalnızca bugüne özgü olmadığını göstermektedir.

“Karar Alındı” Cümlesinin Ağırlığı

Bu cümle uzun süre zihnimde kaldı. Çünkü burada insan ister istemez bazı sorular soruyor: Kararı kim alıyor? Bir düşüncenin iletilip iletilmeyeceğine kim karar veriyor? Bir insanın selamının bile aktarılmaması hangi anlayışın sonucudur? Ve en önemlisi; tarih boyunca insanlık en büyük kırılmaları tam da bu görünmeyen filtre mekanizmaları nedeniyle yaşamadı mı?

Bazen bir toplumun kaderini büyük ordular değil, küçük iletişim eşikleri belirler. Bir mektubun okunmaması, bir önerinin aktarılmaması ya da bir cümlenin yerine ulaşmaması dışarıdan küçük gibi görülebilir. Ama tarih bazen en büyük kırılmaları küçük ihmallerin üzerinden yaşar. Çünkü iletişim yalnızca haber taşımak değildir; iletişim aynı zamanda toplumun nefes alma biçimidir. Nefesi kesilen toplumlar ise zamanla kendi iç hakikatini kaybetmeye başlar.

İletilmeyen Şey Aslında Nedir?

Burada mesele yalnızca bir mektubun yerine ulaşıp ulaşmaması değildir. Asıl mesele, irdeleyen bilgi ve önerilerin hangi eşiklerden geçerek görünür olabildiğidir. Çünkü bir toplumda insanlar inceleme ve sorgulamalarını gerekli gördükleri yerlere ulaştıramıyorsa, orada yalnızca fiziksel değil zihinsel bir tıkanma da vardır.

Benim göndermeye çalıştığım şey yalnızca birkaç sayfadan oluşan metinler değildi. İnsanlığın binlerce yıldır yaşadığı çıkmazları inceleyen, savaşların neden tekrar ettiğini sorgulayan, özgürlük ve toplumsal çözüm alanlarını anlamaya çalışan, yorumdan çok kanıta dayanan çalışmalardı. Fakat bazen düşüncenin kendisi değil, ona giden yollar engellenir. İnsanlık tarihi yalnızca yasakların değil, iletilmeyen önemli bilgilerin de tarihidir.

Bugün belki de en büyük sorun budur: İnsanların birbirine gerçekten ulaşamaması, sözün yolunun kesilmesi ve hakikatin çeşitli filtrelerden geçirilerek zayıflatılması… Çünkü iletinin dolaşımı engellenirse toplum zamanla kendi iç sesini kaybeder. Kendi sesini kaybeden toplumlar ise başkalarının gürültüsü içinde yaşamaya mahkûm olur.

Barış Süreçlerinin Görünmeyen Duvarları

Savaşlar yalnızca silahlarla sürmez. Bazen iletişimin kesilmesiyle, bazen insanların birbirini duyamamasıyla, bazen de hakikatin kontrollü biçimde dolaşıma sokulmasıyla sürer. Tarih boyunca birçok barış süreci açık çatışmalardan çok görünmeyen iletişim duvarları nedeniyle zayıfladı. Çünkü insanlar birbirine ulaşamadığında yalnızca mesafeler büyümez; kuşkular, korkular ve yanlış anlamalar da büyür. Oysa barış yalnızca silahların susması değildir. Barış aynı zamanda insanların birbirine ulaşabilmesidir. Bir toplumda anlamsal bilgiler korkmadan dolaşamıyorsa, insanlar seslerini gerekli yerlere ulaştıramıyorsa, orada sessizlik vardır ama gerçek anlamda huzur yoktur.

Bu nedenle iletişim alanlarında bulunan herkesin sorumluluğu büyüktür. Çünkü bazen bir mektup yalnızca bir zarf değildir; bir toplumun geleceğine dair taşıdığı küçük ama hayati bir ihtimaldir.

Bir Selamın Bile Önemi Var

Ben bir selamın bile önemli olduğunu düşünenlerdenim. Çünkü insan bazen uzun metinlerden değil, küçük bir hissedişten güç alır. Bir selam; “yalnız değilsin” demektir. Bir selam; “toplum hâlâ irdeliyor, sorguluyor, düşünüyor” demektir. Bir selam; “insanlık hâlâ hissediyor” demektir… Ve bu selam; 40 yıllık hisseddişlerin hem toplama hem özetidir.

Bu yüzden o selamı gönderen kişinin kim olduğu çok ‘önemli’ değildir. Bir anne olabilir, bir öğrenci olabilir, bir işçi olabilir ya da bir esnaf olabilir. Önemli olan toplumun içinden çıkan hissin yerine ulaşabilmesidir. Çünkü bazen toplumlar büyük kırılmaları savaşlardan değil, hissizleşmekten yaşar. Bir selamın bile iletilmediği yerde insanlar zamanla yalnızca birbirinden değil, kendi vicdanlarından da uzaklaşmaya başlar. Ve insanın vicdanıyla arasına giren her duvar, geleceğin kararmasına neden olur. Bu durumu siyasi alanın hem duruşunda ve hem de toplantı ve kurumlarında görmek mümkündür.

Devlet Sorumluluğu

Devlet sorumluluğu açısından da, Abdullah Öcalan ile ilgili iletişim süreçlerinde mektup ve benzeri iletilerin hukuka uygun biçimde, keyfi engellemelere yer verilmeden muhatabına ulaştırılması elzemdir. Bu süreç, hem kurumsal işleyişin şeffaflığı hem de iletişim kanallarının sürekliliği açısından önem taşır.

Geciken Hakikatin Bedeli

Hayati meseleler gerektiği gibi ele alınmadığında, düşünceler ve öneriler ilgili yerlere ulaştırılmadığında bedeli ağır olur. İnsanlık tarihi biraz da bu bedellerin yüzüdür. Küçük gecikmelerin devasa toplumsal sorunlara dönüştüğü sayısız örnek vardır. Bugün yaşadığımız coğrafyada siyasetin nasıl tıkandığı, insanların ekonomik ve ruhsal olarak nasıl boğulduğu ortadadır.

Yaşam, fark etme alanlarını açabilmektir. Bu alanların önündeki engeller aşılmadığı müddetçe hakikatin görünür olma şansı zayıflar.

Mektuplarımın mutlaka kabul edilmesini istemedim. Önce görülmesini, okunmasını ve değerlendirilmesini istedim. Bu nedenle önce yerine ulaşıp ulaşmadığını öğrenmek istedim. Çünkü görülmeyen sorgulama ve öneriler hemen ölmez; ama gecikir. Ve bazen geciken hakikat, toplumlara çok ağır bedeller ödetir. Belki de artık en büyük ihtiyaç daha fazla konuşmak değil; gerçekten birbirine ulaşabilmektir.

Anadolu ve Mezopotamya coğrafyası, dünyayı kıskandırabilecek kadar güzel, güçlü, derin ve kapsayıcı bir coğrafyadır. Bu topraklarda yaşayan insanlar da en az bu coğrafya kadar huzurlu, özgür ve refah içinde yaşamayı hak etmektedir. Duyarlılık istemek ise insan olmanın en temel taleplerinden biridir.

Ve unutulmamalıdır ki; bu açıklığın önünü açan her yaklaşım tarihin akışını ileri taşır. Ancak onu kapatan, daraltan ya da görünmez kılan her tutum yalnızca bugünün değil, doğrudan tarihin karşısına dikilmiş bir duruştur. Ve tarih, bu tür duruşları unutmaz; zamanı geldiğinde kendi hesabını sessiz ama kesin biçimde görür.

Dolayısıyla suskunluğa mahkûm edilen mektuplar… İnsanın insana ulaşma hakkının engellendiği, hafızanın, sevginin, hakikatin ve toplumsal ruhun sessizce yaralandığı derin bir çöküşü anlatır. Bunu yapanlar tarihsel hakikatimizin hesap muafiyetine haiz değildir.