Bir halkın diline dokunmak, yalnızca kelimelerine dokunmak değildir.

Bir halkın geçmişine, hafızasına, çocukluğuna, mezar taşlarına, ninnilerine ve dualarına dokunmaktır. Çünkü anadil; insanın dünyaya açıldığı ilk kapıdır. İnsan önce annesinin sesini tanır, sonra hayatı. İlk korkusunu, ilk sevincini, ilk duasını kendi diliyle yaşar. Bu yüzden anadil ana sütü gibidir; insanın ruhuna karışır. Hiçbir güç onu bütünüyle söküp atamaz.

Dil; sadece iletişim değildir. Dil, bir halkın yüzyıllar boyunca taşıdığı acının, aşkın, direnişin ve umudun adıdır. Bir halk kendi diliyle güler, kendi diliyle yas tutar, kendi diliyle direnip yeniden ayağa kalkar. Eğer bir dil susturulursa yalnızca sözcükler kaybolmaz; bir tarih sessizliğe gömülür, bir kültür yetim bırakılır, bir halk kendi aynasına yabancılaştırılır.

Kürt halkının yüreğinde en derin yaralardan biri işte budur:
Kadim bir dilin inkâr edilmesi… Mezopotamya’nın bağrından kopup gelen, binlerce yıllık insanlık hafızasını taşıyan bir dilin yok sayılması…
Bir annenin çocuğuna kendi diliyle seslenmesinin suç gibi görülmesi…
Bir çocuğun okul kapısında kendi dilinden utanmaya zorlanması…
Bir halkın kendi diliyle eğitim istemesinin “tehdit” sayılması…

Oysa anadil istemek bölücülük değil, insan olmaktır. Bir halkın kendi diliyle yaşamak istemesi suç değil, en doğal hakkıdır. Çünkü insanın dili onun evidir. İnsan en çok kendi dilinde insandır. En derin acısını da en büyük sevgisini de kendi dilinde hisseder. Kürtçe bu coğrafyanın en eski nefeslerinden biridir.

Dicle’nin sesinde vardır, Mezopotamya’nın taşlarında vardır. Dengbêjlerin ağıtlarında, anaların dualarında, sürgün yollarındaki gözyaşlarında vardır. Bu dil; yoksul evlerin soba başlarında, yas evlerinde, dağ köylerinde, göç yollarında yaşayarak bugüne geldi. Yasaklarla boğulmak istendi ama ölmedi. Çünkü bir halk dilini yalnız ağzıyla değil, kalbiyle taşır.

Bugün Kürtçe konuşmak yalnızca bir dil konuşmak değildir; hafızayı savunmaktır. Bir halkın tarihine sahip çıkmasıdır. Kendi varlığına “ben hâlâ buradayım” demesidir. Hiçbir devletin, hiçbir ideolojinin, hiçbir baskı düzeninin bir halkın anadilini yasaklama hakkı yoktur. Çünkü dil yasağı insan ruhuna vurulan prangadır. Bu, yalnız hukuksuzluk değil; aynı zamanda vicdansızlıktır. Bir halkın diline düşmanlık etmek, o halkın varlığına düşmanlık etmektir.

Bizler biliyoruz ki diller de insanlar gibidir: Doğar, büyür, çoğalır…
Ama baskı altında bırakılırsa yavaş yavaş solmaya başlar. Ve bir dil öldüğünde yalnız kelimeler ölmez; insanlığın bir rengi eksilir.
Bu yüzden Kürt halkı kendi diline sahip çıkmalıdır. Evinde, sokakta, okulda, pazarda, şarkısında, masalında, çocuğunun isminde Kürtçeyi yaşatmalıdır. Çünkü dil yaşarsa halk yaşar. Dil susarsa hafıza susar.

Kadınlar bu mücadelenin en güçlü taşıyıcılarıdır. Çünkü bir halkın dili önce annenin dudaklarında büyür. Bir annenin susturulduğu yerde halkın geleceği de karartılır. Bu nedenle anadile sahip çıkmak aynı zamanda annelere, çocuklara ve geleceğe sahip çıkmaktır.

Biz hiçbir halkın diline düşman değiliz. Çünkü her dil insanlığın ortak hazinesidir. Türkçe de değerlidir, Arapça da, Ermenice de, Süryanice de…
Ama Kürtçenin yok sayılması, bu coğrafyanın hafızasının inkâr edilmesidir.

Artık bilinmelidir: Anadil bir lütuf değildir. Pazarda seçilecek bir seçenek hiç değildir. Anadil bir halkın doğuştan taşıdığı varoluş hakkıdır.
Ve bizler diyoruz ki: Bir halkın dili yasaklanıyorsa, orada adalet yoktur.
Bir anne çocuğuna korkarak kendi diliyle sesleniyorsa, orada özgürlük yoktur. Bir çocuk okulda kendi dilini saklamak zorunda kalıyorsa, orada insan hakları eksiktir.

Çünkü anadil; ana sütü kadar helal, toprak kadar gerçek, vatan kadar kutsaldır