Günümüz dünyasında bazı kelimeler var ki, anlamlarını yitirip birer ‘öfke’ ya da ‘dalga geçme’ moduna dönüşmüş durumda. Bunların başında da ‘tiyatro’ geliyor. Hoşumuza gitmeyen her olay için hemen aynı refleks:
‘Yine tiyatro oynanıyor…’
Oysa tiyatro dediğimiz şey, insanın kendisiyle yüzleştiği en kadim aynalardan biridir. Antik Yunan’dan bugüne, sahnede gördüğümüz şey başkası değil; çoğu zaman kendi karanlığımızdır. Aristoteles’in ‘katharsis’ dediği şey de tam olarak budur: ARINMA.
Şimdi, bir ağızdan ve en yüksek sesle soralım: Entrika, manipülasyon ve ucuz kurgu ne zamandan beri tiyatro oldu? cevap vermesi gerekenler, cevap veremeyecek tabii ki. Asıl mesele şu aslında, gerçeklik hissi zayıf olan her şeye ‘tiyatro’ demek, tiyatroya yapılmış en büyük haksızlıktır. Şimdi gelelim bu tiyatro konusuna ne için değindiğime. Dünyanın en büyük ‘demokrasi ihracatçısı’ rolüne soyunan Amerika Birleşik Devletleri, uzun zamandır sahne ile gerçeği birbirine karıştırıyor.
Vietnam’da, ‘özgürlük’ götürme iddiasıyla girilen savaşın nasıl bir trajediye dönüştüğünü Vietnam Savaşı’nın kendisi hâlâ anlatıyor. Irak’a ‘kitle imha silahları var’ denilerek girildiğini ve sonrasında o silahların bulunamadığını unutan var mı? Ya Afganistan’ı Küba’yı, Kamboçya’yı, Libya’yı, Guatemala’yı ve daha birçok mazlum coğrafyayı…
Ama her seferinde sahne aynı: Senaryo büyük, iddia büyük, sonuç… tartışmalı.
Aslında tartışmalı değil, gün gibi açık ama işte karşı taraf ABD olunca, sus-pus herkes. Gelelim bugüne.
ABD başkanının bir etkinlikte uğradığı iddia edilen ‘suikast girişimi’ üzerine yapılan yorumlara bakıyorsunuz; dünya ikiye bölünmüş durumda.
Bir kısmı ciddiyetle ele alırken, diğer kısmı bizim buraların o meşhur cümlesini kuruyor: “Yav he he…”
İtiraf edelim, sahne biraz fazla ‘kusursuz’. Güvenlik had safhada. Organizasyon milimetrik planlanmış. Ama bir şekilde senaryonun dramatik anı da eksik değil.
İnsan ister istemez düşünüyor: Madem böyle bir ‘gösteri’ yapılacaktı, neden daha iyi bir senaryo yazılmadı? Hani James Bond filmlerinde bile inandırıcılık için daha fazla uğraşılıyor.
İşin ironik tarafı şu:
Tiyatro, gerçeğe yaklaşmak için vardır. Burada ise gerçek, tiyatrodan kaçıyor.
Belki de sorun şurada yatıyor; Yıllardır dünyanın dört bir yanında ‘oyun kurucu’ olmaya alışan bir akıl, artık kendi kurgusuna daha fazla güveniyor.
Yani kendi yalanına o kadar çok inanıyor ki, gözün içine içine batan eksiklikleri görmezden geliyor.
Ama unutulan bir şey var: Seyirci eskisi kadar saf değil. Ortadoğu’da yıllardır süren kaos, müdahaleler ve ‘düzen kurma’ adı altındaki yıkımlar, insanların hafızasında derin izler bıraktı. Bugün atılan her adım, artık sadece izlenmiyor; sorgulanıyor da aynı zamanda.Ve en başa dönelim. Her şeye ‘tiyatro’ demeyin.
Çünkü tiyatro, insanı kandırmaz. Aksine, insanın kendine yalan söylemesini zorlaştırır.
Kokuşmuş entrikaları, ucuz senaryoları ve inandırıcılıktan uzak hamleleri ‘tiyatro’ diye adlandırmak, bu kadim sanata yapılabilecek en büyük saygısızlıklardan biridir. İnsan bazen gerçekten şunu demek istiyor:
‘Tiyatroya kurban olun… Amma ne olur tiyatroya benzemeye çalışmayın.’
ki, benzeyemezsiniz.