Yazın herkesin yolu bir gölgeden geçer mutlaka, gölgeyi üzerine giyer ve serinlemeye çekilir. Dicle’ye uğramak, Ongözlü Köprü ’de serinliğe koşmak, soğuk meyan şerbeti içmek şehrin şanındandır.

Gölgeler en çok bu mevsimde belirginleşir ve güzelleşir. Herkes bir gölgeye çekilmek ister; işte o zaman gölgelerin düştüğü yerler, mekânlar âdeta eskir, hatırlarla şenlenir, anlam kazanır. Yani rahata kavuşmanın da bir bedeli var ve bunu bu şehirde mühürlenmiş ağaçların gölgesinde görebilirsiniz. Avlular, eyvanlar, su kenarları, hanlar, kervansaraylar belki de yaz mevsiminde farklı bir havaya bürünürler ve gölge ile suyun anlamı, sözlüklerde ve şehirde iyice belirginleşir.

Diyarbekir’de kahve içmek isteyenlerin mekânı olan tarihi Sülüklü Han’ın avlusunda kocaman bir şemsiye gibi, her tarafı dallarıyla kuşatan bir dut ağacı vardır. Onun gölgesi, varlığı, tanıklıkları bir kimlik oluşturur. Her defasında bu ağaçla konuşuyor olarak buluyorum kendimi. Dalıyorum, dinliyorum, kelimeleri ağacın dallarından topluyorum, huzurla doluyorum.

Mezopotamya’da bazı şehirler güneşin altında büyür, bazıları ise gölgelerinde yaşlanır. Diyarbakır, şairlerin deyimi ile gölgelerini eskiten şehirlerden biridir. Yaz geldiğinde Sur taşları gün boyunca güneşi içine çeker, akşam olunca yavaş yavaş güneşi geri verir. İnsan, bir duvara yaslansa tarihin sıcaklığını sırtında hisseder. Taşın da kalbi vardır; bazen bir kitabın anlatamadığını bir sur duvarı anlatır. Olsun, sırtını bir anlatıya dayamak insana huzur veriyor yine de.

Yaz mevsimi Sur sokaklarına ağır ağır inerdi eskiden. Güneş, daracık sokakların üzerine bir ateş örtüsü sererken insanlar serinliği duvar diplerinde, avlularda ve dut ağaçlarının altında arardı. Çocuklar gölgeyi bir oyun arkadaşı gibi takip ederdi. Sabah bir duvarın dibinde başlayan serüvenleri, öğleden sonra başka bir ağacın gölgesinde sürerdi. Çünkü yazın Diyarbakır'da gölge de su kadar kıymetliydi. Sabahları eskiden kapıların önünde kadınlar görürdünüz, her birinin elinde bir süpürge vardı ve herkes evinin önünü süpürürdü. Bu ayinle ilgili, çok şey anlatır. Bizim kuşak bunu gördü, deneyimledi ve yaşadı.

Şimdi bu ritüel yok artık ya da çok azaldı.

Şehrin birçok yerinde dut ağaçları yükselirdi. Kimi avluların ortasında, kimi sokak başlarında, kimi de eski evlerin pencerelerine kadar uzanırdı. Sadece meyve veren ağaçlar değildi onlar. Her biri geçmişten kalmış sessiz bir hatıraydı. Çünkü Diyarbakır'ın unutulmaya bırakılmış emeklerinden biri de ipekböcekçiliğiydi. Bir zamanlar dut yaprakları hem gölgeydi, hem ağacın süsüydü; hem de evlerin içinde özenle büyütülen ipekböceklerinin ekmeğiydi. Kentin avlularında dut yapraklarının hışırtısına, koza örmeye çalışan küçük canlıların sessiz çalışkanlığı karışırdı. Bugün gölgesine sığındığımız dut ağaçları, aslında o günlerden kalan yaşayan tanıklardır.

Şimdi bu ritüel yok artık.

Ben bazen bir dut ağacına bakınca yalnızca ağacı görmem. Onun dallarında asılı duran eski yazları görürüm. Surlardan yükselen ezan seslerini, avlularda kurulan sofraları, damlarda uyuyan insanları, karpuz kokusuna karışan gece serinliğini görürüm. Her dut ağacı biraz da şehrin sakladığı zamanın bekçisidir. Gölgelerin serinliği, ağaçların o canlı havasındandır.

Şimdi yazlar yine geliyor. Güneş yine surların üzerine düşüyor. Fakat bazı gölgeler eksiliyor. Yerine betonun sert sessizliği yerleşiyor. Oysa bu şehrin ruhu yalnızca binalarında değil, altında dinlenilen ağaçlarında saklıdır. Bir ağacın gölgesi bazen bir meydandan daha geniş bir hatırayı barındırır.

Diyarbakır'ın yazlarını düşününce aklıma önce sıcak değil, gölge gelir. Çünkü insan yaş aldıkça güneşi değil, gölgesini hatırlar. Belki de hayat dediğimiz şey biraz budur; zamanın önünde yürürken gölgelerimizi eskitmek. Sur sokaklarında ağırlaşan öğle vakitlerini, dut dallarından düşen meyveleri, taş duvarlara yaslanmış sohbetleri geride bırakmak. Sonra dönüp bakınca, geçmişin bütün o sıcak günlerinin hafızamızda serin bir gölgeye dönüştüğünü görmek.

Şehirler de insanlar gibidir. Yaşlandıkça yüzlerinde çizgiler belirir. Diyarbakır'ın çizgileri surlarında, avlularında ve dut ağaçlarının gövdelerinde okunur. Belki bu yüzden bu kadim şehir hâlâ ayaktadır; çünkü geçmişini yıkıp atmıyor, gölgesinde saklıyor. Ve her yaz, eskiyen gölgelerini yeniden insanlara emanet ediyor.

Oysa Diyarbakır'ın eski yazları biraz da bekleyişlerden oluşuyordu. Çocuklar dut mevsimini beklerdi. Gençler damlarda başlayacak uzun yaz gecelerini. Yaşlılar gölgeyi. Anneler gurbetten gelecek bir mektubu. Herkesin bir beklediği vardı ve hayat o bekleyişlerin etrafında usulca akardı.

Doğu’nun gölgeleri, bir şarkı gibi örter üstümüzü: gölgeler de eskir elbiseler gibi…